Hz. MUSA’NIN SİYASAL SİSTEMLE MÜCADELEYE GİRİŞİ
Firavun, İsrailoğullarının doğan erkek çocuklarını öldürmekte, kadınlarını sağ bırakmaktadır. Ataerkil toplumlarda tüm mücadeleler erkekler üzerinden yürümektedir. Bu durumu dikkate aldığımızda Firavun ’un neden erkek çocukları öldürdüğünü daha iyi kavrarız. Çünkü erkek nüfus, Firavun sistemi için tehlike arz eder. İkinci olgu ise, gelmesi beklenen peygamberin doğan çocuklar içinden çıkmasını engellemektir.
Firavun, İsrailoğullarından yeni doğan erkek çocuklarını öldürüp kadınlarını da sağ bırakmaktadır. Musa, bu öldürme olayında annesi tarafından bir sandığın içine konularak nehre bırakılır. Firavun’un karısı Asiye, sandıktaki Musa’ya sahip çıkar ve onu korumaya alır. Firavun sistemi, dinsel/büyüsel bilgi, bilimsel ve bürokratik mekanizma, ekonomi-politik olmak üzere üçlü bir mekanizma üzerine kurulmuştur. Bu sistemde Haman, din-bilimsel bilgiyi ve bürokratik egemenliği, Karun ekonomi-politiği ve kapitalist mekanizmayı, Firavun ise politik iktidarın egemenliğini icra eden figürlerdir. Bu sistem tam tamına üç bin otuz (3030) yıl sürmüştür. İşte Musa (as) bu sistemin içinde yetişmiş, sistemin tüm özelliklerini gözlemle fırsatına sahip olmuştur. Sistemin içinde, Asiye’nin koruması altında bir “prens” olarak yetişen Musa (as), sistemi yakından tanımaktadır. Bu güçlü sistem karşısında, sistemle mücadele etmenin o kadar da kolay olmadığının farkındadır. Fakat kendisinin bu ortamda yetişmiş olması, sistemin zaaflarını yakalamasına imkân sağlamıştır. Bu sistemle yapılacak mücadelenin kolay olmadığını gayet iyi bilmektedir. Bu nedenle bir yolculuğa çıkacak, bilginin peşine düşecek, toplumu örgütleyecek mekanizmaları keşfedecek, kardeşi Harun’u yardımcı olarak talep edecek, örgütlediği Mısır muhalefetinin içendeki yaşlı/aksakallıları tespit edip onlarla ittifak yapacak vb.
Sistemde, Firavun karizmatik bir kişiliğe sahip Tanrı-Kral’dır. Tüm karizmatik kişilik tiplerinde tanrısal bir ego her zaman mevcuttur ve bu ego kendisini dayatır. Haman, din-bilimsel, teknik ve bürokratik bilgiyi tekelinde bulunduran bir popülizme sahiptir. Karun, iktisadi/kapitalist bir fenomen olarak ekonomi-politiği icra eden yapıdır. Bu mekanizmanın etrafında toplumu konsolide eden sihirbazlar vardır. Sistemin işleyişinde sihirbazlar toplumsal mühendislik yapmaktadırlar. Karizma, kapitalizm ve despotizm iç içe geçmiş, birbirlerini besleyen bir mekanizma olarak sürekliliği sağlamaktadır. Musa’nın ilim yolculuğunda aldığı eğitim, bu sistemin yapısını hedef alan bir eğitimdir. Musa (as), beyani bilgi (söylem, kavl-ı leyyin) sistemini kullanarak Firavun’u, irfani bilgi (sezgisel derinlik) sistemini kullanarak halkı ikna etmeye çalışacak, burhani bilgi (deneysel, rasyonel) sistemini kullanarak sihirbazları devirecektir. Biraz daha açalım: Musa (as), silahlara sarılmadan sözün gücünü (beyan) kullanarak karizmaya ve Tanrı-Kral’a, rasyonel deliller (burhan) kullanarak Haman ve sihirbazlara, edebini/irfanını (kavl-i leyyin) kullanarak sistemin tamamıyla bir mücadeleye girişir. Onun hedefinde bu mekanizmalar üzerinden yükselen Tanrı-Kral anlayışına bağlı kutsal iktidar vardır. İşte Musa (as), gençliğine kadar sistemin sarayında kalmış, sistemi iyi analiz etmiştir fakat bu sistemle mücadele etmek için bilginin rehberliğine ve ona yardım edecek kişilere ihtiyacı vardır. Bu nedenle yolculuk başlar…
Hz. Musa (as), gençlik çağına geldiğinde şehirde gezdiği bir sırada Mısırlı bir Kıpti ile İsrail oğullarından İbrani biri arasında meydana gelen kavgada İbrani olanın Musa’yı yardıma çağırmasıyla Hz. Musa, Kıpti’yi bir yumrukla devirir ve adam orada ölür. Fakat Musa yaptığından, milliyetçi tutumundan dolayı hemen pişman olur ama iş işten geçmiştir. Yani Musa, milliyetçi bir katil olmuştur! Kavgada suçlu olan kişi, Musa’nın kavminden olan İbrani olan kişidir. Musa, olayın iç yüzünü öğrenmeden, ulusalcı/milliyetçi bir duyguyla hareket etmiş ve haklı olan bir insanın canına kıymıştır. Oysa Musa’nın burada adaleti gözetmesi gerekirdi fakat Firavun sisteminin köleleştirdiği İbranilerin mazlum durumu bu sorgulama fırsatını Musa’ya vermemişti. Ertesi gün yine bir kavgada İbrani olan aynı kişi Musa’yı yardıma çağırır fakat Musa bu defa yardım etmez yani milliyetçi tavrını terk eder. Birinci olaydaki ulusalcı tutumundan pişmanlık duyan Musa’nın bu dönüşü muhteşem olur. (Bu süreçte Musa daha peygamber değildir.) Bu durum sadece ilk sahabe nesline bir ders değil, aynı zamanda ulusalcılığa batmış her dönemin genel bir mantığını verir bize. Kasas suresindeki bu olayın anlatıldığı 14-22. ayetlerin kapsadığı pasajın tamamı şöyledir:
Derken, [Musa] erginlik çağına ulaşıp [zihnen] iyice olgunlaşınca, kendisine [doğruyla eğriyi birbirinden ayırmaya yarayan] güçlü bir muhakeme yeteneği ve ilim verdik; iyiliğe yatkın olanları Biz işte böyle mükâfatlandırırız. Ve (Musa), halkının [şehirde olup bitenden] habersiz [evlerinde oturdukları birgün] şehre indi ve biri kendi halkından, ötekisi düşmanlarından olan iki adamın birbiriyle kavga ettiğini gördü. Kendi halkından olan kişi düşman tarafından olan kişiye karşı o’nu yardıma çağırdı; bunun üzerine Musa onu yumrukla devirip işini bitirdi. [Ama hemen sonra kendi kendine:] “Bu düpedüz Şeytan’ın işi!” dedi, “Doğrusu o [insanı] yoldan çıkaran apaçık bir düşmandır!” [Ve] “Ey Rabbim!” diye dua etti, “Ben kendime yazık ettim! Beni bağışla.” Ve [Allah] da o’nu bağışladı. Çünkü O çok acıyıp esirgeyen gerçek bağışlayıcıdır. “Ey Rabbim!” dedi (Musa,) “Bana bahşettiğin nimetler hakkı için bir daha asla suçlulara arka çıkmayacağım!” Böylece, ertesi sabah, korku içinde çevresini gözetleyerek yine şehirde dolaşıyordu; bir de ne görsün, dün kendisinden yardım isteyen adam [yine] o’nu [yardımına] çağırmıyor mu! Musa, [bu sefer] ona: “Sen gerçekten apaçık bir azgınmışsın!” dedi. Bununla birlikte, yine de ikisinin de [ortak] düşmanı durumundaki kişiyi tam yakalamak üzereyken, bu sonraki: “Ey Musa!” dedi, “Dün öldürdüğün adam gibi beni de öldürmek mi istiyorsun? Senin tek amacın, haksızlıkları düzelten biri olmak değil, ülkenin başına zorba kesilmek!” Tam o sırada şehrin öteki ucundan bir adam koşarak geldi ve “Ey Musa!” dedi, “[Ülkenin] ileri gelenleri seni öldürmek üzere hakkında görüşüyorlar; hemen çık git; şüphesiz ben senin iyiliğini isteyen kimselerdenim!” Bunun üzerine [Musa] korku içinde çevresine bakınarak ve “Ey Rabbim, zalimlere karşı beni koru!” diye dua ederek oradan uzaklaştı. Ve Medyen’e doğru yola çıkarken [kendi kendine]: “Umarım, Rabbim beni [böylece] doğru yola yöneltir!” dedi.
MUHALEFETE YENİ BİR BAKIŞ
Hz. Musa, egemen sisteme karşı bir muhalefet hareketi başlatmış ve şehrin içinde her gün gezerek toplumu örgütlemektedir. Bu nedenle sıkı bir takibata alınmış, hakkında istihbarat faaliyetleri yürütülmektedir. Bu muhalefeti, sistemi tehdit etmeye başlayınca egemenler, onun öldürülmesine karar vermiştir. Burada bir an için duralım ve Musa’ya “sistemi ele geçirmeye çalıştığını” söyleyen Kıpti olan kişiye bakalım. Musa’nın tavrına karşılık Kıpti olan kişi şunu söylemektedir: “Senin tek amacın, haksızlıkları düzelten biri olmak değil, ülkenin başına zorba kesilmek!” Bu suçlama Musa’nın, adaleti sağlamak için sistemi devirmek üzere hareket ettiğini açığa vurmaktadır. Ama Musa’nın mücadele yöntemi olan milliyetçi/ulusalcı metot dorğu değildir. Sistemin baskı ve zulümlerine karşı takip ettiği bu metot şu açılardan yanlıştır: Birincisi, milliyetçi/ulusalcı bir yaklaşım diğer toplumsal muhalefet kesimleri açısından dışlayıcıdır. Bu yöntemle Musa, haksız bir şekilde suçsuz olan birini öldürmüştür. Haklı bir dava, haksız bir konuma düşmüştür. İkincisi, muhalif bir hareketin temel amacı ve önceliği sistemi ele geçirmek değil, sistem üzerinde tüm muhalif kesimlerin katılımını ve desteğini arkasına almış bir baskı ve denetim oluşturmak olmalıdır. Üçüncüsü, entelektüel bir birikim olmadan egemen sistemlerle mücadele edilemez. Dördüncüsü ise toplumsal kesimlerin ikna edilmesi gerekir. Adalet ve özgürlük talebi, kozmopolit bir toplumsal yapıda sadece belli bir ırka, ideolojiye, gruba, cemaat ve tarikata indirgenmemelidir. Egemen baskıcı sistemler ne kadar zalim olursa olsun bunlarla yapılacak mücadelede takip edilecek olan yöntem ahlaki, akli/entelektüel, adil, kuşatıcı ve bu temeller üzerinden yükselen bir meşruiyet zeminine sahip olmalıdır.
- Aklilik/Entelektüel Birikim: Kasas suresinin on dördüncü ayetinde Musa’nı gençlik çağına gelince “Furkan” yeteneğiyle donatıldığını belirtir. Furkan, iyiyle kötüyü, doğru ile yanlışı, haklı ile haksızı vs. birbirinden ayırt etme becerisidir. Bu beceri ancak derinlikli bir eğitim öğretim sonucunda oluşacak olan entelektüel bir donanımla mümkündür. Müslüman toplumlardaki camia ve cemaatlerin her seferinde patır patır dökülmelerinin temelinde bu entelektüel derinlikten yoksun oluşlarıdır. Kısacası sağlıklı bir muhalefet ancak entelektüel bir birikim ve donanımla mümkündür. Musa’nın Hızır’dan ders alması bunu gösterir. Toplumsal alanda ise ortaya konulan talepler makul olmak zorundadır.
- Ahlakikilik: Ahlakın temel ilkelerine riayet, toplumsal bir muhalefetin örnekliğini ve itibarını sağlar. Yalan, popülizim, adam kayırmacılık, rant, rüşvet vb. ahlaki olmayan tutum ve davranışlar her toplumsal muhalefetin çürümesine ve itibar kaybına neden olur. Toplumun gelenek ve göreneklerini, inançlarını, yaşam tarzını vs. dikkate almayan bir yapı toplumsal taban bulamaz. Toplumsal bir örgütlenme, toplum karşısında şeffaf, denetlenebilir, tüzüğü, yönetmeliği vb. özellikleri açık olmalıdır. Çokluk demokrasini esas alan, karizmatik liderliğe dayanmayan örgütlenme modelleri ancak varlıklarını devam ettirebilir
- Vicdanilik: Tüm toplumsal kesimlerle diyalog halinde olmak, ortak projeler üretmek ve herkesin talebini dikkate almak vicdani bir duruşa sahip olmakla mümkündür. Vicdanilikte temel ilke “mazlumun da zalimin de dini sorulmaz.” Mazlum kim olursa olsun yanında, zalim kim olursa olsun karşısında yer almaktır.
- Adalet: Adalet tekelleştirilemeyen bir olgudur. Belli bir grup, camia, cemaat, tarikat, sivil toplum örgütü vb. çıkarlarını ve güç devşirmesini sağlayan bir hareket tarzı adil olamaz. Adalet talebi, toplumsal tüm kesimleri kuşatan bir yaklaşımla ele alınmalıdır. Farklılıklar ötekilik değil, zenginliktir. Temel ilke “farklılık” ilkesidir. Herkesin bireysel, toplumsal ve kamusal ortak talepleri adalet çerçevesinde “ma’ruf, maslahat ve makasıd” ekseninde değerlendirilmelidir. Ma’ruf, ortak değerleri; maslahat, kamusal ortak yararları; makasıt, kamusal ortak amaçları temsil eder.
- Kuşatıcılık: Kendi entelektüel zeminini ve birikimini, amaç ve hedeflerini ilk dört ilke üzerine kuran bir toplumsal hareket ancak o zaman tüm toplumsal kesimler tarafından kabul görür ve kuşatıcı olabilir. Bu kuşatıcılık çerçevesinden hiç kimseye, dini, ideolojik vb. angajmanlar uygulanamaz.
Tarih boyunca ortaya çıkan tüm egemenlik ve iktidar biçimleri –istisnalar hariç- genel olarak otoriterdir. İktidar ve egemenlik, doğası gereği baskıcıdır. Bu baskı karşısında toplumsal kesimleri koruyacak tek mekanizma o toplumun aydın, ulema, âlim ve entelektüel birikimidir. Bu nedenle, âlimler, peygamberlerin varisleridir. İktidar baskısı karşısında toplumu savunmayan bir aydın, ulema, âlim ve entelektüel bu unvanları hak etmez. Tarih, insan doğasında var olan ‘iktidar olmak ve muhalefet etmek’ diyalektiğinden hareket eder. Tarih bir bakıma bu iki olgu arasındaki gel-gitlerdir ve gerilim halinde cereyan eder.
Çok uluslu şirketlerin, sermaye gruplarının, güçlü ekonomik örgütlenmelerin esir aldığı modern ulus devlet aygıtı altında yaşayan toplumlara nefes alabilecekleri bir ortamı sağlamak ancak derinlikli, estetik, ahlaki bir eleştiriyle mümkündür. Silahlara sarılmadan sözün estetik ve ahlaki söylemini ve bu söylemin derinliğini kazanmış entelektüel bir birikim olmadan insanlık, yirmi birinci yüzyılda tüm umutlarını ve inançlarını kaybetmiş bir hurafeye dönüşecektir. Vakıadaki post modernizim/post kapitalizim, insanlığın tüm mega anlatılarını silip süpürmüş gibi görünse de en nihayetinde bu da tüm insanlığın büyük oranda bunu isteyerek veya istemeyerek benimsediğini gösterir. İktisadi, sosyal, ekonomi-politik adaleti sağlamaya matuf, her muhalif hareket, camia, cemaat bütün insanlığı hesaba katmak zorundadır. İslamcı-Muhafazakâr disiplinciliğin ve vaaz dilinin despotik aynılaştırmaya tabi tutarak biçimlendirdiği ve bunun üzerinden kurşun asker devşirdiği toplumsallık dönemleri geride kalmıştır. Gelinen noktada İslamcı söylem de sol söylem de kavramsal, entelektüel ve paradigmatik açıdan tükenmiştir. O halde yeni bir dilin imkânlarını ortaya koymak, yeni kavramsal ve entelektüel paradigmalar inşa etmek zorunludur. Klasik örgütlenme modelleri, teknolojinin ve bilişim ağlarının her tarafı sararak denetim altına aldığı genel insanlık durumunda baskı altına alınmış bireylerden bir hareket devşirmek mümkün değildir. Yapılması gereken bu yöntemin acilen terk edilerek insanlığın tamamını kuşatan derinlikli entelektüel üretimlere girişmek ve bunu insanlara sunmaktır. Belki o zaman “la ilahe illallah” ile bireylerde ve toplumlarda içsel sarsıntılar meydana gelebilir. “Günün insanı, bankalara borçlu, tv-bilgisayar ekranlarına mahkûm, polisle tehditli ve güya seçme hakkıyla oyalanır olmak üzere “4 bağlı” hale sokulmuştur: BORÇLU-EKRANLI-KORKULU-TEMSİLLİ.” (A. Negri). Bu gerçeklik durumunda insanlarda bireysel sarsıntılar meydana getirebilecek bir dil ve söylem üretilmediği müddetçe, okuyacağımız her Musa-Hızır kıssası bir hikâye, kutsalın huzurlu kıyısındaki bir inanç narsizmi ve tarihsel bir nostaljiden öteye bir anlam ifade etmeyecektir.
Gürgün KARAMAN
Not: Bir sonraki yazı, KAMUSAL CİNSİYET AYRIMCILIĞIYLA MÜCADELE BAŞLIYOR: MUSA MEDYEN’DE!”

Son Yorumlar