Ortaklaşa Kültürden, Bireyci Kültüre Geçebilmek…

Kültür, çocukluk döneminden başlayarak öğrenilir. Her birey kendi kültürel öğrenme kalıpları içinde hayatı ve olayları algıladığından, karşılaşılan sorunlara yönelik değerlendirmeler, zihinde konumlandıran kültür yapısı ile çözümlenir. Bu sürece “öğrenme süreci” denir.  

Sosyolog Hofstede’ye (1928-2020) göre, bazı kültürlerde grubun ya da toplumun ortak inançları ve değerleri, bireyin düşüncelerinden üstün tutulur. Bu kültürlere “kolektivist” ya da “ortaklaşa davranışçı” kültür denir. Bazı kültürlerde ise bireysel çaba, inanç ve değerler, grup ya da toplum menfaatlerinden üstün tutulur. Bireyin onurunu, değerini önemli sayan kültürler ise “bireyci” kültürler olarak tanımlanır.

Ortaklaşa davranışçı ve bireyci kültürler arasındaki farkları sosyologlar söyle sıralamıştır: Kolektivist kültürlerde: İnsanlar geniş ailede dünyaya gelirler. Kişinin kimliği ait olduğu toplumsal gruba bağlıdır. Çocuk, “biz” kavramına dayalı düşünmeyi öğrenir. Uyum, ön planda tutulur, çatışmadan uzak durulur. Eğitimin amacı, bir şeyin nasıl yapılacağını öğrenmektir. Diploma, yüksek statü gruplarına girmeyi sağlar. İşveren- işçi ilişkileri ahlaki değerlere dayanır. İşe alma ve terfi, bireyin içinde bulunduğu gruba bağlılığına ve toplumsal gruba sadakatine göredir. İlişkiler, görevden önce gelir. Bireyci kültürlerde ise: İnsanlar çekirdek ailede dünyaya gelirler. Kimlik, bireye bağlıdır. Çocuk, “ben” kavramına dayalı düşünmeyi öğrenir. Düşünerek aklından geçenleri söylemek, dürüst kişinin özelliğidir. Eğitimin amacı, nasıl öğrenileceğini öğrenmektir. Diploma, ekonomik değeri belirler ve benlik saygısını arttırır. İşveren- işçi ilişkileri karşılıklı sözleşmeye ve saygıya dayanır.  İşe alma ve terfi, bireylerin yeteneklerine bağlı olarak, liyakat ve ehliyet kurallara göredir. Görev, ilişkilerden önce gelir.

Bu farkları biraz daha açabiliriz: Ortaklaşa davranışçı/kolektivisit kültür üyeleri yaptıkları işlerde ya da davranışlarında sürekli olarak çevrenin onayını ararlar. Baskın toplumsal grubun, bunu meşrulaştıran toplumun onaylamadığı tutum ve davranışlardan kaçınırlar. Toplumsal davranış normlarının dışına çıkamazlar. Bu şekilde topluma aykırı davranışlar önlenir ama toplumsal değişme yok denecek kadar azdır. Ortaklaşa davranışçı kültür üyeleri Hofstede’nin cümleleriyle “doğuştan itibaren, kendilerini hayat boyu koruyacak ve bu nedenle koşulsuz sadakat bekleyen, güçlü ve kapalı biz gruplarıyla bütünleşmişlerdir.”

Diğer tarafta yer alan, bireyci kültür ise “bireyler arasındaki bağların gevşek olduğu ve yalnız kendi ve yakın aile üyelerinin bakım ve belirli bir yaşa kadar sorumluluğunu üstlenildiği kültürdür.” Bireyci kültür üyesi başkasına değil, kendine ve bağımsızlığına güvenir. Bu doğrultuda özgüvenini geliştirir. Kendi geleceğini çalışarak belirler, yaşam tarzını kendi kaderiyle seçer, kendini ilgilendiren konularda kimseden izin almaya ihtiyaç duymaz. Bireyci kültürde, eğitim kurumu da niteliği de buna göre şekillenmiştir: Çalışkanlık, başarı, öncülük, bağımsızlık ödüllendirilir. Tartışmalarda uyum yerine eleştiri, fikir paylaşımı yerine aykırı fikirler desteklenir. İş yerlerinde grup sadakati istenmez, onun yerine bireysel verimlilik değerlendirilir.

Şimdi de Hofstede’nin “güç mesafesi” kuramı üzerinden, bu iki kültürün kaynaklarını bulalım:

“Güç Mesafesi”nin çok olduğu Doğu kültürlerinde, “Baba/Amir/İşveren” otoriterdir ve son sözü onlar söyler. Aile üyelerine/memurlara/işçiye ise “koşulsuz itaat” düşer. Otoritenin buyrukları, nedenleri sorulmadan yerine getirilmelidir. Buyruğa karşı gelme ya da onu eleştirme, saygısızlık sayılır. Hatta daha yüksek derecede, “hainlik” olarak görülür.  “Saygı, itaat ve sadakat” en önemli ahlaki değerlerdir. Yine güç farkının büyük olduğu bu kültürlerde “eğiten ile eğitilen” arasındaki hak, görev ve yetki farkı da büyüktür. Eğitene itiraz etmek, söz verilmeden konuşmak, beklenmeyen sorular sormak saygısızlık sayılır. Eğiten, sınıfta tek söz sahibidir, öyle kabul edilir. Ona yönelik eleştiriler hoş karşılanmaz. Benzer durum gündelik yaşamın diğer alanlarında da gözlemlenir. İş yerlerinde makamlarda bulunan “üst”lerle, alt görevlerde bulunan “ast”lar arasında iletişim süreci de güç aralığı etkisine göredir. Güç mesafesinin büyük olduğu bu kültürlerde, iktidar ve güç farkı nedeniyle, ilişkiler dikeydir. Yüksek sesle konuşan amir ya da güç sahibi, astına korku salar ve ona “belirsizlikten kaçınma” sinyali verir. Astın söz dinlemeyip herhangi bir konuda karşı gelmesi saygısızlık kabul edilir. Anadolu kültürlerinde “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” sorusunun bir başkasına sık sorulmasının nedenlerinden biri bu yüzdendir. Bu ifadeyle “Sen ast olarak çalışan kişi! Benim ne derece üst birisi olduğumu bilsen, başına gelecekleri düşünür ve bu şekilde davranmazsın!” cümlesinin soru halidir. Böylece ast olan birey, yerini-konumunu bilecek, asla üstünü eleştirmeyecek ve de ona herhangi bir konuda hesap sormayacaktır (!)

Güç mesafesinin az olduğu kültürlerde ise bireyler, kişilerarası etkileşim süreci daha yatay bir konumdadır ve amirler, iktidar ile güç ilişkilerini sosyal etkileşim sırasında daha az yansıtırlar. Bağırıp çağırarak emirler yağdıran bir amir, güç mesafesinin az olduğu kültürlerde komik sayılır. Yüksek sesle konuşmak genellikle bu kültürde hoş karşılanmaz.

Bu noktada, ortaklaşa davranışçı kültüründen bireysel kültüre geçmedeki zorluklardan birini yine Hofstede’nin “belirsizlikten sakınma” psikolojisi üzerinden açıklayalım:

İnsanlar arasında güç mesafesinin doğmasına ve birbirini ötekileştirmeye sebep unsurlardan birisi, belirsizliğin oluşturduğu “korku ve endişe” halidir. “Bilinmeyenden korkmak” bütün insanlar için geçerli, ortak insani bir duygudur. Hofstede “Bireylerin tanımadıkları durumlar karşısında kendilerini tehdit altında hissetme dereceleri, belirsizlikten sakınma düzeyleridir,“ demektedir. Yüksek derecede belirsizlikten sakınan/ korkan/ endişe eden kültürlerde amir ya da üst, her konuda yetkin kişi olarak algılanır/algılatılır. Bilgiç tavırlar takınan amir/üst ya da eğitici biri, bireyler tarafından takdir edilir ve onlardan fazlaca çekinilir. Bireyler, amirin veya eğiticinin bilgisine sığınarak, onların söylediklerini doğru kabul eder; belirsizlik ve endişeden kurtulur (!)

Diğer taraftan, belirsizlikten sakınma derecesinin düşük olduğu, korkutmanın/endişenin olmadığı kültürlerde ise olumlu sosyal psikoloji tüm bireylere yansır: Bireylerde sakin ve kontrollü davranışlar gözlenir. Bu tür kültürlerde her alanda ayrıntılı kurallara/otoriterliğe gerek görülmez. Karşılaşılabilecek sorunlarda, kural koymak yerine, insanlar arasında uzlaşıyla bir yol bulunur. Kanunlar da genel toplumsal şartları düzenler, ayrıntılar insanlar arasında müzakereyle ve yorumla çözümlenir. Ayrıca belirsizlik derecesi düşük olan bu kültürlerin üyeleri, amirlerin veya eğiticilerin her şeyi bilmediklerini ve uzmanlıkları dışında kalan şeyleri bilmek zorunda olmadıkları kabul ederler. Amir ya da eğiticiler de baştan itibaren her konuda her şeyi bilmediklerini bilerek, baskıcı ve otoriter bir tutum sergilemezler. Taraflar arasında fikir ayrılığı çıkarsa, bireyler görüşlerini açıkça ifade edebilir ve taraflar birbirleriyle saygılı bir şekilde tartışırlar.

Hofstede, yapmış olduğu tüm araştırmalarda, Batılı ülkelerin bireycilik kültürü taşıdıklarını ve bu ülkelerde belirsizlikten kaçınmanın düşük olduğunu, Doğu kökenli ülkelerin ise ortaklaşa davranışçı eğilim gösterdiklerini ve belirsizlikten fazlaca kaçındıklarını gözlemlemiştir.

Sonuç olarak, iki kültür arasında belirgin farklılıkları bu şekilde sıraladıktan sonra başa dönebiliriz: Bir kültürün toplumsal etkileşim sürecine katılan bireyler, kendi kültürel normlarını ve kurallarını ailesinden, okuldan ve sosyal çerçeveden öğrenirler ve bu şekilde pratik hayatta uygularlar. Kültürün büyük kısmı öğrenilmiş davranışlardan ibarettir, denebilir. Çocukluk döneminde bireysel nitelikte kültürün öğrenilmesi çok önemlidir, İstenen doğru davranışları kazanabilmek, ortaklaşa davranış kültürünü değil, bireyci kültürü güçlendirmekle mümkün olabilir. Çünkü avantajlarını açıklamaya çalıştığımız gibi bireysel kültürleri gelişmiş toplumlar, doğru ve yanlış cetvelini daha akılcı çözümlemelerle bireyler aralarında tartışarak bulurlar. Toplum üyeleri etkili iletişim yoluyla gerçeklerle yüzleşir, karşılıklı saygıyı ve anlayışı geliştirirler. Zira bireyler arasındaki güç mesafesi az olduğunda, her türlü fikrin özgürce konuşulmasına imkân vardır. İletişim engelleri ortadan kalktığında, korkuya, eşitsizliğe ya da ötekileştirmeye dayalı haksız davranışlar da azalır. Bireyler kendilerine olan özgüvenle hayat tercihlerini yaparlar ve sorumlulukları üzerine alırlar. Toplum içinde eşit yaşayan bireyler, itaat ve sadakat dar boğazından çıkmış olarak, liyakat ve ehliyet eksenli seçimler yaparlar. Bireysel kültürün gelişmesine izin vermeyen topluluklarda görülen ortaklaşa davranış hatalarına toplum -önceden yeterince kritiğini yaptığı için- pek fazla düşmez. Bireysel kültürü kazanmış toplumlar, toplumsal grupların hataları yüzünden bireylerini, toplumun bekası için feda etmezler. Topluluktan topluma dönüşmeyi başarmış tüm bireyler, herkesin haklarını ve özgürlüklerini, insan onurunu her yerde ve her zaman korurlar.

Metin KAZAN

Kaynak
Kitap: Mehmet Şişman, Örgütler ve Kültürler,Pegem Yayıncılık, 2002, Ankara.
İnternet: https://d22dvihj4pfop3.cloudfront.net

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir