Eğitimle ilgili “Simurg’un Ders Notları & Hayat Üzerine Felsefi Konuşmalar” ve “Sorun Sistem mi? & Eğitime Zihniyet Temelli Bakış” adlarıyla iki kitabınız yayımlandı. Bu kitapları yayımlama amacınız neydi? Hangi saikler sizi kitap çalışmasına itti?
Evet efendim. Kitaplarımı yazma gerekçelerimi okumak fiili ile birlikte ele alıp şöyle ifade etmeye çalışayım:
Dertli olmak, duyarlı olmak, toplumun geleceğine hizmet etmek ne demek? Hayatın anlamını, değerini keşfetmeye çalışmak, dahası olmak, varolmak ne demek? İnsan ve ideal ne demek? Bir insanın yetişmesine, toplumun dönüşmesine az da olsa katkı sağlamak, karşılıksız vermek, sevmek ne demek? Hayat karşısında tavır almak, bir duruşa sahip olmak, sormak, sorgulamak ne demek? Yaşadıklarının, biriktirdiklerinin zihninde ve gönlündeki akislerini süzmek ve sunmak ne demek? Hâsılı:
Dünyaya gelmeye değmiş olması ne demek?
Hayata not düşmek ne demek?
İşte kitaplarımın ve eğer mümkün olursa bundan sonrakilerin yazılma gerekçesi ve hikâyesi yukarıdaki sorularda saklı.
Okumak ve de yazmak, bana göre insan olmanın en önemli alametifarikası.
Cemil Meriç şöyle diyor: “Okumak, iki ruh arasında âşıkane bir mülâkat, kitap ise denize atılmış bir şişe. Asırlar, kumsalda oynayan birer çocuk. İçine gönlünü boşalttığın şişeyi belki açarlar, belki açmazlar.”
Okumak; günlük işlerin gailesinden, hayatın sığlığı ve sıradanlığından, menfaatperestlerin benliklerinden kaçıp mağaraya sığınmak. Yazmak ise, okumak fiilini çağıran bir edim. Ya da okumak, yazmak fiilini tetikleyen bir muharrik. Oku; arın, dol. Oku; düşün, yaz.
Söyleyecek sözü olmak, yazacak fikri olmak başlı başına bir değer. Üstelik cesaret de gerektirmekte. Dinleyeni/okuyanı olup olmaması ise bir bahsi diğer. İhsan Fazlıoğlu’nun ifadesi ile “kişinin söyleyecek bir şarkısı varsa dinleyici aramaz; bilir ki söz menzile girerse çölde dahi bir dinleyici çıkacaktır. Ya da şöyle (söyleyelim), hiçbir kulağı varsaymadan kişinin kendi şarkısını terennüm edebilmesi, yaşama cesaretinin zirve bir ifadesidir. Niçin? Bu Ülke’de ilmî, felsefî, edebî vb. her türlü teşebbüs çölde şarkı söylemek kadar cesaret işidir de ondan.”
Yani, sorunuza bir tek ve yalın bir cevabım yok. Yazma gerekçemi umarım ifade edebilmişimdir.
Kitaplarınızın isimlerinden hangi konuları ele aldığınız bir parça anlaşılsa da içeriklerinden kısaca bahseder misiniz?
Memnuniyetle.
“Simurg’un Ders Notları & Hayat Üzerine Felsefi Konuşmalar” adlı kitabımız roman formunda yazıldı. Basitçe felsefeye giriş de sayılabilecek kitap, felsefenin üç ana alanı olan; Varlık, Bilgi ve Değer (etik, estetik) alanlarını içeriyor. Bu alanlar ele alınırken karşılıklı diyaloglar ve içsel konuşmalar şeklinde eğitim, kültür ve modernleşme sürecimiz, çağın getirdiği bunalımlar karşısında yaşadığımız içsel sıkıntılar, düşünsel çalkantılar gibi meseleler ele alınmaya çalışıldı. Kitap felsefî metinler içerdiğinden okuyucuyu sıkmama adına şiir dilini de kullanmaya çalıştım. Üslup olarak da buyurucu bir eda değil, daha ziyade okuyucuyu düşünmeye davet edici ve kendi yolunu bulmasına az da olsa katkı sağlayabilecek bir yaklaşım benimsendi. Zira düşüncelerini mutlak hakikatlermiş gibi, hatta tabirimi hoş görün, ayet edasıyla serdedenleri hep soğuk bulmuşumdur. Okuyucuya verilmek istenen güçlü mesaj olarak da, “Simurg” metaforundan faydalanılarak insanın bu dünyadaki yolculuğunu bir bilgelik yolculuğuna dönüştürme çabası gösterebilmesinin kıymeti vurgulanmaya çalışıldı. Romanın mekânı ise genel olarak okul, özelde de öğretmenler odası ve sınıf olarak seçildi. Kitabı farklı kılan en önemli hususlardan biri, gerek metin içlerindeki kitap tavsiyeleri ve gerekse kitabın kaynakçasında verilen, faydalanılan eserlerin listesi ile okuyucuya zengin bir okuma listesi sunuyor olmasıdır.
“Sorun Sistem mi? & Eğitime Zihniyet Temelli Bakış” adlı kitabımız ise genel olarak “eğitim” meselesi üzerinde duruyor. Özelde ise bizim eğitim sistemimizin tarihi arka planı, gelişim süreci ve açmazları bütüncül bir yaklaşımla ele alınmaya çalışılıyor. Özellikle de buhranda olan “okul modeli” mektep-medrese bağlamında ve batılılaşma hamlelerimiz kapsamında irdeleniyor. Ayrıca bir takım tahlil, tespit ve aksayan yanlara çözüm olabilecek öneriler de kitapta yer alıyor. Kitapta çağcıl sorunlar olan “Veri Mülkiyeti” ile bozulan çevre kapsamında “Ekolojik Değişim” konularına da değiniliyor. Akademik bir formda yazılmaya çalışılan kitabın yine eğitim alanına dair zengin bir kaynakçası bulunuyor.
Hocam, ülkemizde eğitimle, eğitim sistemleriyle ilgili birçok kitap yayımlanıyor. Sizin kitaplarınız piyasadaki kitaplardan hangi yönleriyle ayrılıyor?
Eğitim üzerine çok kitap yazılıyorsa bu iyiye işaret, kanaatimce daha da çok yazılmalı. Okuduklarım ve yazdıklarım kültür, medeniyet, eğitim, modernleşme serüvenimiz üzerine. Sebebi hikmeti de şu: Lise yıllarımdan beri hep, “Medeni toplumlar camiasının neden uzağında kalmışız?” sorusu kafamı kurcalayıp durmuştur. Öğrenim hayatım boyunca ve mesleğimi icra ederken işin teorik boyutu ile uygulama kısmını mezcedip kendimce çıkarımlarda bulunmaya, dolayısıyla kafamı kurcalayan soruya cevap aramaya çalıştım, halen aramaya devam ediyorum. Yani mesleğimi icra ederken sistemin işleyişinin bir parçası olarak bir de işin teorik kısmını ihmal etmeden, yani kafamı kurcalayan sorunun cevabının modernleşme ya da Batılılaşma serüvenimizden azade olmadığından, tarihi arka plana da bakarak teori ile pratiği mezcedip dağarcığımı zenginleştirmeye gayret ettim. Ve şunu gördüm: Problemin çözümüne gidecek yolu, eğitim ve kültür sahasında yapılacak çalışmalar açabilecektir.

Bu çalışmaların odak noktasında da, kültürümüzün felsefileşmesine katkı sağlayacak ve zihniyetimizi tahlil edecek çalışmalar olmalıdır diye düşünmekteyim. İşte kitaplar bu dağarcıktan süzülenlerin bir yansıması. Bu bakımdan kitaplarımın teori ile pratiğin mezcedilmesi sonucu hâsıl olanları içeriyor olması benzerlerinden önemli bir farkı oluşturuyor diye düşünüyorum. Kitaplarımızı farklı kılan bir diğer husus ise eğitime ve eğitim sistemimize dışarıdan, akademiden ya da merkezden değil bütüncül bir yaklaşımla içeriden bakışı yansıtıyor olmalarıdır.
Peki, Hocam. Az önce “felsefileşmiş kültür” ve “zihniyet” kavramlarını kullandınız. Zihniyet üzerinde daha sonra duracağız ama “felsefileşmiş kültür” derken kastınızın ne olduğunu biraz açar mısınız?
Felsefileşmiş kültür, en temelde, hayat telakkisinin mutlaklaştırılıp kapalı uçlu hale getirilip dondurulmamış kültür demek. Yaratıcı düşünebilen bireylerin değer üretebilmesi demek. Geleneği, geleneğin değer olarak imlediklerini yaşanılan çağda, o çağın birikimini de kuşanarak yeniden ihya edebilmek demek. Soran, sorgulayan, analitik düşünebilen yeniden inşa ediciler eliyle düşünce, bilgi, bilim, sanat vb. üretebilen kültür demek. Yani varlık ve hayat tasavvurunu bir toplumun sürekli güncelleyerek diri tutması, bunun yanında derinleşmesi, incelmesi demektir felsefileşmek.
İkinci kitabınızın alt başlığı “Eğitime Zihniyet Temelli Bakış”. Hocam, zihniyet temelli bakış derken neyi kastediyorsunuz. Burayı açar mısınız?
Zihniyet, bir coğrafyada yaşayan insanların nesiller boyu yaşayışlarının etkisi ve şekillendirmesiyle varlığa, insana, hayata, meselelere ortak ya da benzer bakışını ifade eden bir kavramdır. Zihniyetin oluşmasında kültür içerikleri, yani gelenek-görenek, değer yargısı, ahlak anlayışı, din anlayışı, ideoloji, eğitim vb. belirleyicidir. Zihniyet, toplumun yaşayışında soyut diyebileceğimiz düşünme ve inanma tarzı ile ahlakı, somut olarak görülen, giyim-kuşamı, toprağa yerleşme biçimi, trafik düzeni, çevreye yaklaşımı, atık toplama düzeni vb. gibi, soyut-somut bir bütün olarak belirginlik arz eden ve diğer toplumlardan farklı olan karakterini yansıtır. Bu anlamda zihniyet toplumun karakteridir denilebilir.
Zihniyet kap gibidir ve içine neyi doldurursanız o kabın yani zihniyetin şeklini alır. Zihniyet, bireyin düşünce dünyasında yer etmiş şablonlar, kalıplardır ve değiştirilmesi kolay değildir. O sebeple, temelde bir zihniyet değişimi içerdiğinden toplumsal değişim oldukça zordur.
Erol Güngör, İslam’ın Bugünkü Meseleleri adlı eserinde bizim de bir parçası olduğumuz İslam dünyasının bugün yaşadığı problemlerin temelinde zannedildiğinin aksine siyasi ve ekonomik problemlerden ziyade kültürel ve zihniyet temelli açmazlar bulunduğunu söyler.
Bu anlamda, Batı’dan alınanlar beklenen sonucu vermedi çünkü yeni bir bakış açısı kazanamadık. Sadece meşgul olduğumuz malumat değişti, zihniyetimiz aynı kaldı. Kap gibi olan zihniyetimize boca edilen her şey onun şeklini aldı. Dolayısıyla hayatımızda pek de bir şey değişmedi. Üstelik modern dünyayı anlama ve yeni bir bakış açısı kazanma konusunda acze düşen geleneksel anlayışımız da tarumar olduğundan muvazenemiz bozuldu. Biraz ondan biraz bundan kendi içinde dahi tutarlı olmayan, bizi aydınlatmayan bir karışımla karşı karşıya kaldık. Ne kendimizi anladık ne de iktibas ettiğimiz Batı’yı.
Eğitim sadece belli zamanlarda bir sistem dâhilinde belli okul vb. merkezlerde uygulanan pedagojik bir süreç midir? Tam olgunlaşmış, kemale ermiş bir eğitim modelinden bahsedilebilir mi? Neler söylersiniz?
Eğtim sürecinden ne anlaşılması gerektiği hususunda yelpaze çok geniş ancak ben eğitimi “Buğday Metaforu” ile açıklıyorum. Şöyle ki:
Buğdayın özünü teşkil eden embriyon kısmına “Rüşeym” denilmekte. Rüşeym, tohumun üremesini ve çimlenmesini yani büyüyüp gelişmesini sağlayan bir nevi hayat kaynağı olarak işlev görür. Buğday insanlık tarihinde çok önemli bir yere sahip. İnsanlık buğday sayesinde yerleşik hayata geçebilmiş ve tarımı geliştirerek medeniyet inşa etme becerisini göstermiş. Üstelik bizim kültürümüzde, “Dolu başak eğilir.” denilerek hikmetli insanın, yani eğitimle belli bir olgunluğa erişmiş insanın nasıl bir tavır sergilemesi gerektiği de buğday üzerinden izah edilegelmiş.
Eğitim de toplumlar için “Rüşeym” gibi benzer bir role sahiptir. İyi kurgulanmış, aksaklıkları ve gelişim süreci sürekli gözlenen bir eğitim sistemi toplumun gelişmesine, serpilmesine imkân sağlar. Böyle bakarsak eğitim, insanoğlunun hayat yolculuğunda ya da beşerden insana yükselme çabasında elinden tutan en önemli yardımcıdır, denilebilir.
Pedagoji terbiye bilimi demek. İnsanın olgunlaşma süreci ömür boyu sürdüğünden terbiye (eğitim) anlamında okulu aşan yanları vardır eğitimin. Örgün eğitim sisteminde ise öğretim denildiğinde pedagoji sadece insana nasıl öğretileceği ve öğretilenlerin ne kadarının öğrenildiğinin nasıl ölçüleceği hususlarıyla ilgilenir. Elbette örgün eğitimin terbiye ya da olgunlaşma boyutu da var.
Efendim, tam olgunlaşmış başka bir deyişle dört başı mamur bir eğitim düzeninden hangi toplum olursa olsun bahsetmek mümkün değil. Ancak kıyasen daha iyi eğitim sistemlerinden bahsetmek mümkün. Tam olgunlaşmış bir eğitim sistemi mümkün olmadığına göre olgunlaşma yolunda merhale katetmiş eğitim sistemlerinin özellikleri neler olabilir, birkaç cümleyle ondan bahsedelim izninizle.
Eğitim, bizdeki yaygın kanıya göre, bireyin zihni melekeleri ile yeteneklerini geliştirmesine destek sağlama, bu anlamda da önce bir üst öğrenime hazırlama, sonra da meslek edinme süreci olarak algılanmaktadır. Yani iyi bir okula yerleşme ve bir de iyi bir meslek edinme süreci. Oysa esasta eğitim, toplumun temel davranış kalıplarının farkında, medeni, nazik, ahlaki değerlere sahip şahsiyetli bireyler yetiştirmek süreci olmak durumundadır. Elbette sonuçta da kazanç getirecek bir meslek sahibi de olunması gerekir.

Mahir bir heykeltıraş nasıl ki kayayı yontarak, kabalıklarını atıp ondan herkesin gıpta ile baktığı bir sanat eseri ortaya çıkarıyorsa, eğitim de bir yönüyle öğrenciyi eğip bükmeden, kabalığını atarak içindeki cevheri ortaya çıkarma ve bu cevher yönünde neşvünema edebileceği koşulları sağlama işidir.
Eğitimin bir diğer işlevi ise önceki nesillerin ulaştığı, oluşturduğu, kurguladığı; bilgi, anlayış, açıklama ve anlamlandırmaları yeni nesillere dayatmak değil; bireyin akletme kabiliyetini geliştirerek muhakeme edebilmesini sağlamak ve böylece; önceki nesillerin ürettiklerine bilinçli bir şekilde bağlanan ya da yepyeni şeyler üreten bireyler yetiştirebilmektir. Tüm bunların hâsılı olarak şöyle diyelim:
Eğitim, bir yandan insanın potansiyelini keşfetmesi ve geliştirmesi için uygun ortam sağlamak, diğer yandan düşünebilmesine, vicdan, ahlak ve karakter gelişimine katkı sağlamak, bir diğer yandan da olabildiğince erdemli (ilkeli) bireylerden müteşekkil bir toplum inşa etmek süreci olarak anlaşılabilir.
Bireyin ahlaklı, erdemli, bilge, mutlu olabilmesi yeteneklerini kullanabilmesi ile yakından ilgilidir. Kişi yeteneği olan bir alanda, becerilerini kullanabilirse huzur duyar ve huzur verir. Yani erdemli hayatın temelinde, bireyin potansiyelini kullanıp hayatta neşvünema bulması yatar, diyebiliriz.
İşte, olgunlaşma yolunda epey mesafe katetmiş eğitim sisteminin sağlaması gereken hususlar kısaca ifade ettiklerimden ibaret.
Hepimizin malumu olduğu üzere modern dünyada insanlar eski zamanlara nazaran kurumların, mesleki ve bürokratik zorlamaların, politik algıların baskısı altında. Ortalıkta görünmeyen bir sistemle çevrilmiş durumdayız. Böylesi bir dünyada eğitim sistemini kurgulayanların, eğitime yön verenlerin nelere dikkat etmesi gerekir? Hangi dinamikler eğitime yön verirken göz önünde bulundurulmalı?
Evet, zor bir soru ancak kısaca benim penceremden manzaranın nasıl göründüğünü izaha çalışayım:
Öncelikle şunu söylemeliyim: Her şeyden önce şimdi ya da gelecekte eğitime yön verenlerin, eğitim sistemini kurgulayanların kültürel ve entelektüel kalibrelerinin oldukça gelişmiş olması gerekir. Çünkü kurgulayacakları sistem bu derinlikle maluldür. Daha sonra, eğitim her ne kadar politik bir alan olsa da mümkün olduğunca politik etkilerden arındırılmaya çalışılmalıdır. Pedagoji ilminin ve yönetim ilminin temel doğruları kapsamında gerekli yaklaşımlar sergilenmelidir. Bir toplumun eğitim sisteminin ne denli olgun olduğu o toplumun entelektüel düzeyi ile de yakından ilgilidir. Dolayısıyla toplumun entelektüel birikimi eğitim sistemine yansıtılabilmelidir.
Hocam ülkemizdeki eğitim sistemi ile ilgili tartışmalar sürekli yapılır. Ülkemiz için başka ülkelerin eğitim sistemleri beğenilir. Finlandiya modeli, Polonya modeli, Prusya (Almanya) modeli… Siz bu tartışmalarla ilgili neler düşünüyorsunuz? Ülkemiz için dışardan bir model alınmalı mı?
Efendim, maalesef söylediğiniz doğru. Uzun zamandır hazır elbiseyle yetinmeye çalışıyoruz ama olmuyor, olmaz. Başka milletlerin tecrübeleri elbette önemlidir, onlar incelenir, onlardan faydalanılır ancak olduğu gibi alınamaz, bu mümkün değildir de zaten. Çünkü her toplum kendi geleneği, kendi ihtiyaçları ve kendi zihniyet dünyasına göre kurumlarını düzenler, çözümlerini üretir. Başkalarının kendi gereklerinden hareketle ürettikleri çözümler size felaket de getirebilir. Yapılması gereken kanaatimce şudur: Kendi geleneğimize yaslanmalıyız, ancak bu, pür anlamda mümkün değil. Bu bizim açmazımızdır. Çünkü geleneğimiz acze düştüğü için farklı tecrübeleri araştırıyoruz. Geleneğimizde olan ve çağın gereklerine aykırı düşmeyen -ölü ya da ayak bağı olanları ayıklayıp- diri hususlarla başka milletlerden aldıklarımızı mezcedip yeterli mayalanma süresini beklemek icap eder. Ardından da yeni bir terkibe ulaşmamız gerekir. Ancak o zaman bize ait bir şeylerden bahsedebilir ve sorunlarımızı daha kolay çözebiliriz. Bu noktada bir şey daha çok önemli, o da, bir zihniyet inkılabına da ihtiyacımız olduğudur. Tüm bu çalışmaları bu kapsamda da yürütmek gerekir.
Eğitimle ilgili sonu gelmeyen tartışmalardan biri de okul-medrese tartışması. Tartışma aynı zamanda içinde yoğun bir gerginlik de barındırıyor. Bu gerginliğin bir ucunda da modernleşme maceramız var aslında. Neler düşünüyorsunuz bu hususlarda?
Evet, Osmanlının son 300 yılı ile Cumhuriyetin 100 yılında yapılanlar ele alındığında bunların hiç biri yenileşme çabalarımızdan azade değil. Bahsini ettiğiniz tartışma sizin de belirttiğiniz gibi içinde yoğun bir gerginlik de barındırıyor ve gerginlik günümüzde de zaman zaman hissedilebiliyor. Tartışmada medrese geleneksel zihniyeti temsil ederken okul (mektep) modern zihniyeti temsil etmekte. Esasında bütün mesele Türk toplumunun açmazlarına çare arama ihtiyacından doğmuş. Bu arayışta kilit kurumların başında eğitim yer aldığından tartışma okul-medrese bağlamında süregitmiş.
Medrese içine düştüğü skolastik zihniyet dolayısıyla gözden düşmüş. Skolastik zihniyet aklı mahkûm ve tutsak eden üstat otoritesini ve belli başlı kitapların hatmedilmesini esas alıyordu. Medresenin rolü yeni bilgiler ortaya koymaktan ziyade eskilerin kurduğu dünyayı sürdürmeye dayanıyordu. Bunun da en kestirme yolu önceki nesillerin ortaya koyduklarını sorgulamadan yeni nesillere aktarmaktan ibaretti. Bu durum düşünceyi dondurmak, akıp gitmekte olan zamanın ve hayatın uzağında kalmak anlamına geliyordu. Bunu aşmak için Batıdan okul modellenmiş ama skolastik zihniyetin ortadan kaldırılması için Batı’dan alınmak istenen ilmi zihniyet ne yazık ki istenilen düzeyde yerleştirilememiştir. Bu tartışmalar ve gerginlikler artık geride bırakılmalı ve mevcut okul modelinin geliştirilmesi üzerine odaklanılmalıdır.

Son zamanlarda dünyada zorunlu eğitim, okul gibi hususlar çokça tartışılıyor. Zorunlu eğitime hayır, okulsuz toplum gibi kitaplar da yayımlanıyor. Neler söylersiniz bu tartışmalarla ilgili?
Evet, bahsini ettiğiniz kitaplar, Ivan Illich’in Okulsuz Toplum ve John Taylor Gatto’nun Eğitim Bir Kitle İmha Silahı, Zorunlu Eğitimin Karanlık Dünyasına Bir Yolculuk kitapları. Konu ile ilgili başka kitaplar da var.
Okulla ilgili tartışmalarla başlayalım izninizle.
Okula yapılan eleştirilerin odağında, Prusya askeri devletinde ilk kurgulandığında ona yüklenen rol var. Bugün okulun rolü ve fonksiyonu epey farklılaşmış olsa da kuruluş felsefesi bağlamında eleştirenlerin temel uzlaşısı, okulu kuran iradenin temel niyetinin; açıktan açığa vasat zihinler yetiştirmek, çocuğun iç dünyasını tarumar etmek, öğrencilerin liderlik vasıflarına sahip olmalarını engellemek, yumuşak başlı ve yetersiz vatandaşlar yetiştirmek ve tüm bunların hâsılı olarak da nüfusu idare edilebilir kılmayı amaç edinmek olduğu şeklindedir.
Ivan Illich okul modeline getirdiği eleştirileri 1960’ların Amerika’sına bakarak yapar. Haksız da değildir. Ona göre, “öğrenme edimi okul ortamında gerçekleşen formel eğitim sonucu ortaya çıkmaz, belki okul belli ölçüye kadar öğrenmeye yardımcı olabilir ama öğrenme çoğunlukla okul dışında gerçekleşmektedir.” Bugün başarılı olmuş insanların hikâyelerine bakarsak bu yargının yanlış olmadığını söyleyebiliriz. Peki, okulun dışında öğrenme nasıl gerçekleşir? diye soracak olursak, kısaca şunları söyleyebiliriz: Başta elektronik ortam olmak üzere, arkadaş grupları, doğal çevreyle etkileşim, ilham veren kişiler vb. Okulu kaldırmak mümkün değil, şayet yerine ihtiyacı karşılayacak yeni bir yapı koymazsak. Yakın gelecekte böyle bir şey görünmediğine göre okulun yüksek duvarlarını aşıp öğrenme modellerimizi okulun dışına taşıyacak yeni yaklaşımlara ihtiyaç bulunmaktadır.
Zorunlu eğitim konusunda ise şunları söyleyebilirim:
John Taylor Gatto, zorunlu olarak belli bir yıl devam edilen okulun çocukluk çağını sunî olarak uzattığını söylemektedir. Gatto’da tıpkı Illich gibi okul dışı öğrenmeye dikkat çeker ve “farklı, yenilikçi, ilham kaynağı olabilen insanların -düşünür, sanatçı- büyük çoğunluğunun okulun dışında yetiştiğini”, ifade eder.
Örgün ve yaygın eğitim boyutuyla birlikte ele alırsak eğitim, ömür boyu sürmektedir. Zorunlu eğitimin ne kadar süreceği meselesi üzerine yapılan tartışmaların seyri, bu sürenin kayıp mı kazanç mı olduğu algısına göre değişebilmektedir. Şayet niteliği düşük bir model söz konusuysa süreyi uzun tutma yadırganmaktadır. Böyle bir modelin süreyi uzun tutmasının tek rasyonel temeli, genç kuşaklara istediğini elde edebilecek imkânları sağlamanın uzağında kalındığından, kanlarının deli aktığı çağı herhangi bir kaza ve belaya sebep olmadan atlatabilmeleri için oyalanarak geçirmelerini sağlamak gibi görünmektedir. Niteliği yüksek bir eğitim modelinde ise süre pek de gündeme gelmemektedir. Ama her halükarda ve hemen hemen her uygar toplumda okul modeli tartışılmaktadır.
Hocam, ülkemiz gerçeklerini de göz önünde bulundurarak bizim için okulsuz eğitim, zorunlu olmayan eğitim gibi konularla ilgili tartışmalar yapılabilir mi? Yerinde mi bu tür tartışmalar?
Bizim sosyolojik gerçekliğimize, zorunlu olmayan eğitim ya da okulsuz eğitim gibi tartışmaların şimdilik pek uygun düşmeyeceği kanaatindeyim. Ama biz ihtiyaçlarımıza daha uygun cevap verebilecek tarzda okul modelini nasıl farklılaştıracağımız ve zorunlu eğitimin dozu üzerinde mutlaka yeni tartışmalar ve yaklaşımlar geliştirmemiz gerekir.
Bütün teorilerin, sistemlerin ötesinde mevcut eğitimi, eğitim sistemimizi değerlendirin desek neler söylersiniz?
Mevcut eğitim düzenimizi bana göre en temelde iki açıdan ele almak gerekir: Eğitimin nicel boyutu ve eğitimin nitel boyutu olarak. Nicel anlamda şunu açık yüreklilikle ifade etmeliyim ki Türk eğitim sistemi bina, malzeme, araç-gereç bakımından sorunlarını büyük ölçüde aşmıştır. Elbette ki nicel hususları daha da iyileştirmek mümkündür ama en azından nicelik sorun olmaktan büyük ölçüde çıkmıştır.
Niteliğe gelince bu başlı başına devasa bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Elbette ki niteliği yüksek eğitim sunan okullarımız yok değildir, ancak sistemimiz, bütün eğitim kademelerinde yüksek bir standardı yansıtmamaktadır. Nitelikli eğitim hususunda bölgeler ve okullar arasında ciddi dengesizlikler vardır. Eğitimin niteliği denilince, başta öğretmen ve eğitim yöneticilerinin niteliğinin anlaşılması gerekir.
Devamında da okul ortamındaki; öğretmen-öğrenci, öğretmen-idare, öğretmen-öğretmen, öğretmen-veli, idare-veli vb. kesimler arasındaki ilişkiler ağının niteliği anlaşılmalıdır. Okulda nitelikli eğitim için, idare ve öğretmenlerin el ele vererek oluşturacakları kurum iklimi çok önemlidir. Buna karşın, okula gereğinden fazla rol yüklemek de eğitimcilere ve okula haksızlıktır. Nitelikli eğitim, nitelikli okulun yanında aile, medya, çevre vb. gibi onu destekleyen unsurların niteliğiyle de yakından ilgilidir.

Son olarak neler söylersiniz?
Efendim, son olarak şunları söyleyelim:
Toplumların akıbetini belirleyen en önemli unsur yaşattığı değerlerdir. Bireye kıymet veren, özünün gelişmesine imkân sağlayan, temel insanî değerlerle bezenmiş ve gerçeğe, bilgiye, doğal hayata, varlığa saygıyı aşılayan toplumlar serpilip gelişir.
Bu bakımdan iki ortamda yaşatılan değerler son derece önemlidir. Bunlardan birincisi, çocuğun içinde yetiştiği aile ortamında yaşatılan değerler, ikincisi de, çocuğun eğitildiği eğitim ortamı, okul ve sınıf ortamında yaşatılan değerlerdir.
Bu ortamlarda yaşatılan değerlere bu açıdan büyük bir özenle yakından bakmakta sayılamayacak kadar çok fayda vardır.
Bana bu fırsatı verdiğiniz için size ve tüm dibace.net ailesine çok teşekkür ederim.
Biz teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Erol ÖZDEMİR
- 1970’de Sürmene’nin Zeytinli köyünde doğdu.
- Yukarı Çavuşlu Köyü İlkokulunu, Sürmene Lisesinde de ortaokul ve liseyi tamamladı.
- Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümünde okudu.
- Felsefe alnında Yüksek Lisans yaptı.
- Ayrıca Kamu Yönetimi Okudu.
- Felsefe öğretmenliği ve yöneticilik yaptı.

Son Yorumlar