Pal Sokağı Çocukları

Ortaokul yıllarımda izlemiştim, Pal Sokağı Çocukları filmini… Çocuk zihnim filmin büyüsüne o kadar kapılmıştı ki elimden gelse Woody Allen gibi beyaz perdeye atlayacak, senaryonun hilafına oyunculara müdahale edecektim. 

Pal, Budapeşte’nin kenar mahallelerinde yer alan bir sokağın adıydı. Film, bu yoksul sokakta yaşayan çocukların oyun alanı olarak kullandıkları tarlaya sahip çıkmak için verdiği mücadeleyi anlatıyor. Pal Sokağı Çocukları kendilerini sürekli tehdit eden ‘Kızıl Gömlekliler’ karşısında oyun alanlarını korumak amacıyla askeri düzen içinde bir teşkilat kurar. Lider ruhlu Boka, teşkilatta askeri bir rütbe alabilmek için her türlü fedakârlığa katlanan Nemeçek, hain Gereb ve farklı rütbelerde onlarca çocuktan oluşan askeri birlik… Her iki taraf da arsada söz sahibi olabilmek için bir savaş oyunu oynamaya karar verir. Yetişkinlerin hakemlik ettiği, kuralları katı, cezaları sert olan bir oyundur bu. Düşman eline düşen zavallı Nemecek, Kızıl Gömlekliler tarafından soğuk havada buz gibi suya atılır. Hastalanan çocuk savaşı yarıda bırakmak zorunda kalır. Kıssayı diraz etmeyelim, film hazin bir sonla biter. Fedakâr ve gözü kara Nemeçek sayesinde savaş kazanılır ancak hastalıktan kurtulamayan Nemeçek, askeri bir rütbe ile ödüllendirildiğini göremeden vefat eder. Daha da kötüsü, savaş oyunu biter bitmez arsada bir inşaat başlar; çocukların ölümüne bir mücadeleyle kazandıkları oyun alanı birilerine peşkeş çekilmiştir.

Taa ergenlik çağlarımda severek izlediğim Pal Sokağı Çocukları filminin aslında bir hikâyeden uyarlama olduğunu öğrendiğimde üniversiteye gidiyordum. Kitabı okuduğumda koca adam sayılırdım ama hissiyatım sanki ergenliğine takılı kalmış bir çocuğa aitti. İşte artık anılara sığınma yaşlarının eşiğindeyim ama içimdeki çocuk, bir yandan Macar yazar Ferenc Molnar’a ve kitabı filme çeken Zoltan Fabri’ye teşekkür ederken diğer yandan hala Nemeçek için üzülüyor.

1878 doğumlu Ferenç Molnar’ın, bugün modern dünyanın en büyük çıkmazlarında biri haline gelmiş olan şehirleşmeye ilişkin sorunları çok erken fark etmiş olması ve el kadar çocukların masum hayallerini çalan muktedirlerin rant için ne denli alçalabileceğini bize de göstermesi takdire şayan değil mi sizce de? Şehirlerdeki rant kavgasına ilişkin bizim çektiğimiz ilk film, bildiğim kadarıyla, 1978 yılına ait. Yani biz, Ferenç Molnar’dan yaklaşık 80 yıl sonra fark etmişiz, durumun vahametini.

Senaryosunu Yavuz Tuğrul’un yazdığı Sultan filmini Kartal Tibet yönetmiş; başrollerde de Türkan Şoray ve Bulut Aras var. Film, acımasız bir rant kavgası içinde imkansız bir aşk hikayesi anlatıyor, izleyiciye. İstanbul’da bir gecekondu mahallisinde hayat mücadelesi veren ve dört çocuklu dul bir kadın olan Sultan’ın (Türkan Şoray) karşısında muhtarın yakışıklı ve zampara oğlu Kemal (Bulut Aras) vardır. Yoksul mahallenin zenginlerinden sayılan Kemal, kaç kızın canını yaktıktan sonra gözünü Sultan’a diker. Yetim çocuklarından başka bir şeyi düşünmeyen Sultan’ın aşkla meşkle işi yoktur. Sultan’ın kalbi Kemal’in, gecekondusu da Kemal’in muhtar olan babasının hedefindedir. Muhtar, bu yoksul insanların gecekondularını el altından birer ikişer yok bahası alıp rantiyecilere peşkeş çekmektedir. Yakınlardan geçecek olan yoldan dolayı fukara mahalledeki arsalar değerlenmiş ve rant, kodamanların iştahını kabartmaktadır. Gönlünü Kemal’e gecekondusunu da muhtara kaptırmak istemeyen Sultan, hem malı hem de namusu için dişe diş, göze göz savaşır, kadın başına. Sultan’ı kandıramayacağını anlayan muhtar ve rantiyeciler, gecekondu için hileli bir yıkım kararı çıkartır. Yazık ki muktedirlerin sürekli işbirliği içinde olduğu şehrin kodamanlarıyla başa çıkma imkânı yoktur, zavallı kadının. Muhtar, mahallelinin kimini kandırarak kimini de hileli kararlarla güç kullanarak çıkartır, gecekondularından. Şehrin bu modern eşkıyaları hile ve desisede sınır tanımaz… Filmin çekildiği yıllarda İstanbul’un başka bir köşesinde İsmet Özel’in  ‘Üç Frenk Havası’ başlıklı şiirinde bas bas bağırması hazin bir tevafuktur:

şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
kaypak ilgilerin insanı, zarif ihanetlerin

Filmin sonunda Sultan’la beraber mahallenin bütün sakinleri, şehrin daha uzağında, başlarını sokacakları iki göz gecekondu yapabilmek için yeniden çileli bir yolculuğa çıkar. Film bittiğinde seyircinin tek tesellisi, Kemal’in sadece tensel bir zevk için yalanla başladığı aşkının gerçeğe dönüşmesi ve Sultan’ın çileli hayatında derdini bölüşebileceği bir desteğe kavuşması olur.

Garibanın, fakir fukaranın hakkını yemekle yetinmiyor; onları sürekli uzağa, daha uzağa kovuyoruz. Bırakın aynı sokağı aynı mahallede bile oturmak istemiyoruz, onlarla. Belli ki yolda sokakta karşılaşırsak işlediğimiz suçu hatırlatacak olmasından korkuyoruz. Televizyonlara ya da sosyal medyaya yansıyan görüntülerine bile kızıyor, inkâr etmek için olmadık bahaneler uyduruyoruz. Küçük insanların aynasında kendi yüzümüzü görmek utanç verici… Böyle bir utançla yüzleşebilmek de her babayiğidin harcı değil…

Üzülerek söylemeyim ki Sultan’ın çileli yolculuğunun sonu da yok. Güç bela yeni bir Pal Sokağı inşa edenler, gecekondusunun bahçesine diktiği ağaçların daha meyvesini yiyemeden başka bir yere taşınmak zorunda kalıyor…

Gurbetin, acının ve yalnızlığın yorduğu Refik DurbaşÇırak Aranıyor’ şiirinde kendi nasibine hep hasret düşmesinden yakınır:  ‘Hasret hep bana / bana mı düşüyor usta!’. Peki, yenilgi hep Pal Sokağı Çocuklarına mı düşüyor?

Mustafa SARI

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir