Gökdelen Sevdası-I

Gökçekimi

Hayata dair düşüncemiz bizi sokaklara salmıştı. Necip Fazıl’la birlikte, kül rengi bulutlarla kapalı gökler bacaları kollayan yıldırımları hatırlatırdı bize. O zamanki anlayışımıza göre asalet, kaldırımlara ‘yoldaş’ olabilmekti.

‘İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık;
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar!’

Şairaneliğin, okumuş aydın olmanın tam hazzına varacaktım ki, halkımız ‘kaldırım mühendisi’ diye bir meslek icat etti. Aşağılayıcı ne varsa ima eden. İşsiz, güçsüz, parasız, pulsuz, serseri bir kaybetmişliği içeren. Bu genel anlayışın arasında kaldırımları yoldaş edinemezdim artık. Bir baltaya sap olmalı, ailenin ukdelerini gideren bir meslek ve buna layık bir mesken edinmeliydim. Üstelik başkalarından daha çok çalışmak zorundaydım, büyükşehire yerleşmek isteyen köyden gelmiş biri olarak.

Fakir çocukluğumuzun zorunlu ikâmeti avlulu evler, bugün çok zenginlerin ulaşabileceği bir lüks. Belki atalarımız bunu bildikleri için o avlulara ‘hayat’ diyorlardı. Şehirlerde insan gibi yaşamak, parmağını dokununca çalışmaya başlayan akıllı evlerden birine sahip olmakla sağlanabiliyor artık. Tam akıllı evler çok pahalı, bunlara ancak multimilyonerler oturabiliyor derseniz, halka yarım akıllısı da yeter. Kombili, çamaşır, bulaşık makinesi, ankastresi ile sıcacık, ‘kutu’ gibi bir ev. Sefertasları gibi üst üste yığılsa da.

İnsanlık asansörü icat etmeseydi bu kadar yüksek binalar yapılamazdı. Gökdelene sahip ülkeler, çağdaş mimaride zirveye çıkanlar. Beton, çelik, cam, tuğla ve ayna gibi malzemeler, maddi anlamının ötesinde metafizik bir parıltı ile yansıtıyor şehrin siluetini. Bu devasa binalar, Mısır piramitleri gibi tanrısal bir iddia taşıyor aynı zamanda. Gökdelen bile inşa edemeyen, başka hiç bir ülkeyle yarışa giremezdi. Hepsi o daracık kabinin ayakları yerden kesen, üst katlara taşıyan marifetiyle nasip oldu ölümlü insanlara.

Yerçekimi bizi toprağa, doğaya, beşeriyete çekiyordu. Neanderthalden bir üst aşamaya. Oysa homo sapiens olabilmesi, insanlığa terfi etmesi, hele kemalâta ulaşması, gökçekimine kapılmakla mümkün. Geçmiş çağlarda kuşları kıskanırdı insanlar, yükseklerden ‘kuş bakışı’na sahip değiliz diye. Miracımız artık asansörle, füzeyle, roketle, uçakla olabilir. Hiç kimsenin olağanüstü görümleri, arş-ı âlâya taşıyan burak’ı yok. Herkesin emrine giren teknoloji var. Sıradan ve günahkârlar bile uçabiliyor artık. Kuşbakışı konumlara ulaşabiliyor.

Büyük Olmak!

Gökdelen yerdeki insanın ne kadar küçük, aciz ve olduğundan daha önemsiz görünmesine yol açar. Tepeden bakmak öyle mi ya? Hükmettiği alana göz gezdiren sultanlar gibi duyumsatır. Oysa halk olmak ne kadar zor. Ya da çok kolay. Sürekli toprağa basıyor çünkü. Yukarı bakmak için başını geriye atıp duruşunu bozması gerekir. Gerçeklerle yüz yüze gelebilmek, aynı hizada kalabilmek masal oldu artık. Tanrıya yönelen eller duada gökyüzüne çevrilir. Artık bütün bedeni ile yukarıya yönelmek zorunda insan. Oysa ben gökdelenden bakarken her şey belli belirsiz görünüyor. Sorunlar, krizler, fakirlik ve acılar.

İstikbal göklerdedir, diyordu resmi ideoloji. Vehbi Koç bile 1946’da ‘Amerika’ya ilk gidişte insan yine de bir altüst oluyor. O yıllarda Türkiye’deki binalar en çok dört beş katlıydı. Amerika’da ilk kaldığım otelde ise odam 17. kattaydı, aşağı baktığım zaman başım dönmüştü. Yüz iki katlı “Empire State” binası (Amerika’nın) ne kadar büyük bir ülke olduğunu derhal’ anlatan sembollerdi.(Vehbi Koç Anlatıyor-Bir Derleme, YKY. İst.2018S.127)

Çin ABD ile rekabete girdiğini Şanghay’da 88 katlı Çin Mao Kulesini inşa ettiğinde haber vermişti aslında. Bina, ölçüleri, Çin kültüründe refahın sembolü olan “8” sayısının katları şeklinde tasarlanmıştı. Daha sonra Singapur gökdelen inşa ettiği gibi son katına eklenen havuzla, denizin sonsuzluğunu taşımıştı göklere. Dubai’deki Burc el Arap zenginliğin simgesi sayılıyor bugün. Ve Türkiye geçmişteki holding ve bankaların sahip olabileceği bu lüksü orta sınıfa mesken olarak sunan inşaat devrimi ile katıldı bu yarışa.

Zamanın Ruhu

Altmış yaşına kadar gökdelenleri eleştiriyordum. “Bana maddeyi verin, ondan bir dünya kurayım!” diyen Kant’ı yanlış anlayan bu gösterişe hor bakıyordum. Elimizde çimento vardı, biz ondan beton bir dünya kurduk, diye… Belki de ulaşamadığı ciğere pis diyen yoksunluktu bunun sebebi. Önemli olan imkânın varken yaptığın tercihler ve reddettiğin modernlikler imiş.

Ne var ki, ikâmet ettiğim ilk dairemin öngörümü, pencereden baktığım parkı binalarla dolduran imar değişikliği kapattı. Buradan üçüncü katta bir başka eve taşındım. Ana caddenin hemen arkasında bir sokakta idi. Ufku açıktı. Ana caddedeki binalara yeni bir kat çıkma hakkı tanınınca önümüzdeki apartman duvara dönüştü bizim için. Neredeyse elimi uzatsam balkonunda oturan komşumla tokalaşabilirdim. Tepem attı, imar rantına karşı çıkacağım bir mücadele yolu, arayabileceğim hukuki haklar yoktu. Para hırsına kurban gidip mağdur olmaktansa, param sebil olsun, kararına vardım.

Lansman Fiyatı

Gittim 40 katlı bir gökdelenin 27. Katından bir daireye yazıldım. Yazıldım diyorum, daha ortada bina mina yok. Büyük reklamlarla, ünlü oyuncularla günlerce süren tanıtımdan sonra haberdar olduğum projeden ‘lansman fiyatına’ daire aldım diye havalardayım. Lansman demek, ilk tanıtıma koşan sazanlar anlamına geliyor. Fiyatlar ilanlarda yer almıyor çünkü. Projeye koşan her sazana ayrı bir fiyat söylüyorlar. Komşular olarak aramızda bir vesile ile farklı fiyatları öğrenirsek, satış temsilcisi, şerefiye farkı diyor, bize sizinki bahçeye bakıyor, diğerine ana caddeye bakıyor, diyor. O açıkladıkça satın aldığımız daireden dolayı her birimize dünyanın en şanslı ailesiymiş duygusu yaşatıyor. Böyle prezantabl elemanları istihdam ettikleri için bile tebriki hak ediyor, müteahhit firmalar. Özellikle devre mülk pazarlayanlar, tanıtım gezisi, yemek ikramı derken ruhunu kabzediyor davetlilerin. Herkesin içinde, yok eşine doğum günü hediyesi, yok evlilik yıl dönümü, deyip avlıyorlar keklik gibi. Sonradan cayma hakkımızı kullanmaya kalkıyoruz, aklımız başımıza gelince. Fakat ne mümkün? Elimizi kaptırmışız bir kere, kolumuzu kurtaramıyoruz.

Ben de belediyelerin imar değişikliği ile mütevazı evimin önüne beton duvarlar çekti diye bir öfkeyle koşmuştum bu lansmana. Bir umut, öngörümü kapanmaz bir mesken aşkından. Gerçi daha proje halinde. Satış ofisinde görkemli bir maketini yapmışlar, rezidansın. İçlerinde en stratejik bloğun 27. katındaki 111 nolu güneye bakan şu daireyi istiyorum, dedim bir kere. Muharebede siper seçen kumandan edasıyla. Dönülür mü artık bu sözden? Satış temsilcisi elindeki kumandaya bastı. Maketin bir katı aydınlandı. Tamam, işte bu, diye heyecanlandım. İki üç santimlik o imgeden insan nerelere yolculuk yapıyor? Maketten daire satın alanlar bilebilir ancak. Peşinatı verip taksitler için senetler imzalanınca satış sözleşmesi tamamlandı. Allah mahcup etmesin, duaları ile el sıkıştık.

Allah Mahcup Etmesin!

Müteahhit projeyi gerçekleştirirse, ben de taksitleri ödersem, rezidansta oturacağım. Müteahhit de ben de mahcup olmayacağız inşallah. Türkiye’de yarım kalan projeler, paraları toplayıp kaçan müteahhitler, iflas edenler, ellerinde satış sözleşmeleri ile mağdur olan alıcılar, zihnimin bir köşesinde. Verdiğim paralar, imzaladığım senetler gerçek, satın aldığım fiktif bir vaat. Ortada yok, maddi olarak göz önünde değil, hepi topu karton ve alçıdan bir maket! Bu gerçeği anlayınca birden o kadar parayı nasıl bulurum, endişesi sardı beni. Günlerce karabasan gibi çöktü omuzlarıma. Evi satarım, diyorum, otomobili. Allah, yardımcısı olur, yuva kuranın. Kumara, sefahate, israfa harcamıyorum ya parayı. Ailenin saadetine yatırım yapıyorum. Bir yandan yaya kaldın, toplu taşımaya mahkûmsun, diyor içimde bir ses. Olsun, diyorum ev almak mesele.  Yine alırım, diyorum bir şekilde otomobili.

Hayat insanı iddiasından vurmadan bırakmıyor. Kınadığı başına gelmeden. Makete bakıp ev aldığım için huzursuzum, kendimdeki gökdelen iştahına şaşkınım. Bu kadar sağlamcı, hukuki ihtilafların farkında biri olarak sazan gibi peşinat ödeyip senetleri imzalayan gafletimden utanıyorum bir yandan. Ciddi gerekçelerin var, diyor içimdeki satıcı, yoksa alıcı mıydı? Ne yapsalar ufkunu kapatamayacak belediyeler artık. Uzaktan kuş bakışı şehrin bütün ışıkları görüş alanında. Bir ömür boyu yaptığın birikimle ancak 27. Kattan bir daire alabildin. Gökdelende katlar yükseldikçe dairelerin fiyatı belli bir oranda artıyor çünkü. Sitede 40. katta oturanların ayrı bir havası var. Hatta tanışırken ‘40. kat!’ diye göğsünü gererek takdim ediyor kendini. Sen yine orta yolcu sayılırsın. Ortanın üstünde bir yerdesin ne de olsa.

Bu Bir Mutluluk Hikâyesi Değil

Her büyük proje gibi bir zulüm hikâyesi yatıyormuş bu inşaat rantının altında.

Halkımız büyükşehirlere göçtüğünde gecekondular yapmıştı. Evden önce ağaç dikerek bir yere aidiyeti doğayla iç içe yaşamak diye anladığından. Büyükşehir Belediyesi, güçlü bir holding işbirliği ile elele vermiş, gecekonduların dönüşümü için düğmeye basmışlar. Derme çatma evler, karmakarışık sokaklar, toz toprak içinden tertemiz, tapulu dairelere geçileceği vaadiyle akılları çelmişler.  Hemen inşaata başlayıp, daracık dairelerle tıkış tepiş bloklarla gecekondu sahiplerini site dedikleri bir alana toplamışlar. Artık holdingin elinde toplanan parçalı tapularla bütünleşmiş tek bir ada tapusu var. 2000 dairelik 14 bloktan oluşan bir projenin önünde hiçbir engel kalmamış. İktidar yanında olmasın insanın, her yerden imkân yağar, hiçbir engel durduramaz seni.

Pazarla Beni, İfna Et! Fenafissatış Olayım!

Kendi güzel aklı kıt mini etekli kızların kapıda karşıladığı satış ofisi, projenin örnek dairelerini de sergiliyor. Fore kazık, 9 derece depreme dayanıklı binada, kullanılan eşyalar, İtalya’dan, Polonya, İspanya, Tayvan’dan malzemelerle gözlerimizi kamaştırıyor. Sanki uzay çağında Mars’ta inşa edilen bir koloniye geçiş yapacağız. Gözlerimiz parlıyor, bilincimiz kamaşıyor ofiste. Boş vakit bulunca koşuyoruz zaten buraya. Neden derseniz? Bize önemli insan, mutluluğa koşan aile resmi çiziliyor sürekli.

Gerçek mi diye bir merak içinde inşaatın yükselip teslim edileceği günlerin özlemiyle yatıp kalkıyoruz. Seyretmeye doyamıyoruz, karkas inşaatı bile. Artık pikniğe filan gitmiyoruz. İnşaatı gören bir yere ailecek oturup çekirdek çitlerken bakıyoruz önümüzde yükselen gökdelenlere.

Hafriyat, temel, hazır beton, derken, çimento demir arasında sadece gökdelen yapılmıyor. Biz de yapılıyoruz taş toprak arasında.

(Devam Edecek)
(Yazar yaşarsa, yazmaya derman bulursa, eşref saati gelirse)

Mustafa EVERDİ

2 Comments

  1. Ramazan Özer Reply

    “Halka yarım akıllı evler” çok bile.
    “İnsanın kemalata ulaşması gökçekimiyle mümkün.” Gökçekimi ilginç bir tabir olmuş. İstemezük, Veysel gibi bizim sadık yarimiz topraktır.(devam edecek. yazar yaşarsa, yazmaya takati olursa.. ) inşallah diye anladık. Sağlıklı, uzun ömürler dilerim.

  2. nurettin çalışkan Reply

    bir çağdaş bulamadım çağsızım, ruhum da nefsim de sızım sızım, yırtındım göğü delemedim , şu şehir çölünde hep damsızım

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir