Kıvılcım her ne kadar Paris’te çakılmış olsa da İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin merkezi çok geçmeden Selanik olacak(1907) ve Paris’te Ahmed Rıza’nın yönettiği cemiyet, Selanik’te Talat Bey’in kurduğu örgütle birleşerek ihtilalci bir yapıya kavuşacaktır.
Burada şu küçük ayrıntıyı es geçmeyelim! Paris’e yerleşen Jön Türkler, Quartier Latin semtinde yaşıyorlardı. 5. bölgedeki Sainte-Geneviève tepesinde, Lüksemburg Bahçeleri yakınında ve Sorbonne Üniversitesi’nin karşısında bulunan Pantheon, Paris’in en büyük anıtlarından biridir. Pantheon, ülkenin büyük adamlarının gömüldüğü yerdir. Farklı alanlarda ünlenen ve Fransa’yı gururlandıran şahsiyetler orada yatmaktadır.

Pantheon: “Büyük adamlar, vatan size minnettar”
Bu nedenle, ön cepheye yakından bakarsanız, David d’Angers‘ın ilginç kabartmasının yanındaki iri yazıyı da görebilirsiniz: “Büyük adamlar, vatan size minnettar”. Kahramanlara saygı duymaya çağıran bir sesleniş bu. Galeriler arasında dolaşırken Jean-Jacques Rousseau, Voltaire ve Descartes‘ın mezarlarını görebilirsiniz. Yan sokaklarda ikâmet eden Jön Türkler her gün Pantheon önünden geçerken bu yazıyı okuyor ve bir gün Türkiye’nin kahramanları olmayı hayal ediyorlardı.
Şehirdeki canlılığı görmek için bugün otobüsle karşı tarafa geçiyoruz. Metro ile seyahat ederseniz bu imkânsız. Bu sayede duraklara -ezici çoğunlukla- erkek ve asker isimleri verildiğini hemen fark edeceksiniz. Turistlerin düştüğü hatayı burada özellikle belirtmek isterim. Paris’i anlamak için her semte ayrı bir gün ayırın!
25 dakika sonra ‘gözden uzak’ bir muhite varıyoruz. Şaşılacak bir durum yok, çünkü harika manzaraları, muhteşem binaları, müzeleri veya çok güzel yerleri olmadığı için şehir rehberlerinde bile ismi geçmez. Ayrıca muhitin itibarı da yerlerde sürünmektedir. 1869’da Mark Twain, burayı “sarayları, heykelleri, bahçeleri ve çeşmeleriyle muhteşem Versailles’ın tam zıttı” olarak tanımlar: “Küçük, dar sokaklar; oynayan pis çocuklar; onları yakalayıp döven tutarsız kadınlar; zemin katta insafsız satıcıları olan çirkin mağaralar (…), ikinci ve üçüncü el kıyafetleri depolardan çalıp yok pahasına satan karaborsacılar… Bu dar, çarpık sokaklarda yedi dolara bir adamı öldürür ve cesedini Seine nehrine atarlar… Faubourg St. Antoine semtinde sefalet, yoksulluk, ahlaksızlık ve suç el ele yürür ve tanıklar yüzünüze bakıp arsızca sırıtırlar.(DTV Reise Textbuch Paris, 1990, s. 295).
Faubourg St.Antoine, bir zamanlar demirciler, marangozlar ve tamirciler semtiydi. Günümüzde görsel sanatçılar, tasarımcılar ve iletişim uzmanları ağırlıklı olarak -Bastille çok yakın- bu bölgeye yerleşmişler. Tabii, Bastille Meydanı söz konusu olunca 1789 Fransız Devrimi’ni hatırlamamak imkânsız. Çünkü çoğumuzun aklına devrim ateşini fitilleyen Bastille Baskını gelir. Devrimden sonra yıkılan Bastille hapishanesi bu meydanda bulunuyormuş. [Bastille bir otel gibi kullanan Marquis de Sade tüm romanlarını bu hapishanede yazmış, ne ilginç değil mi?]
Faubourg St.Antoine
Yine “Yurtdaş Hakları Beyannamesi’‘nin okunduğu Kurucu Meclis, sarayın dibinde yer alan ve kralın kış aylarında atına bindiği ‘Salle du Manège’de toplanmıştır! Sanırım daha sonra bu kapalı mekân “Jakobenler Kulübü” olarak kullanılmış ama Napolyon’un hışmına uğrayıp yıktırılmış. Şimdi üzerinden Rivoli Caddesi geçiyor, Jarden des Tuileries’in hemen yanından. Rue de Rivoli, Ahmet Mithat Efendi’nin Cellat isimli romanında ismi geçen Konkord (Concorde) Meydanı’na çıkar ki yaklaşık 3 km. uzunluktadır.
İki dedem de marangozdu. İkisinin de oğullarından biri şehrin en iyi iç mimari ustası olarak yetiştiler. Amcam, 80’li yılların başında Ege sahillerinde yükselen lüks otellerin dekoratörlüğünü üstlendi. Dayım 70’li yılların ortasında soluğu Paris’te aldı. İşte onun da çalıştığı Faubourg-St-Antoine’daki mobilya atölyeleri, 16. yüzyıldan itibaren yeni keşfedilen kıtalardan Avrupa’ya getirilen kıymetli keresteleri kullanarak isim yapmışlar.
Kurucu Meclis’in toplandığı mekan Salle du Manège yok artık!
Paris Şehir Müzesi’nde (Musée Carnavalet), 18. yüzyıldan kalma pek çok ürün sergilenir ve bunların önemli bir kısmı kesinlikle Faubourg St.Antoine’de imal edilmiştir. Bu bölgede o zamanlar yaklaşık 800 küçük işletme açılmış. Örneğin müteşebbis Jean-Henri Riesener‘in -soyluların lüks eşya taleplerini karşılayan- 30 atölyesi vardı. Sarayın ve özellikle Marie Antoinette’in tercih ettiği bir üreticiydi. Kraliyet sarayı için yaptığı mobilyaların çoğu 1793 yılında devrimciler tarafından satılır ve şu anda İngiliz müzelerinde sergilenmektedir. 20.yüzyılın ikinci yarısında bile Faubourg Saint-Antoine, Fransız mobilya sektörünün kalbi sayılıyordu. Ancak mobilya üretimi bugün sadece birkaç atölye ile sınırlı kalmıştır.
Dolaşırken tesadüfen önüme ilginç bir mekân çıktı: Cour Reuilly. Parisli “Bobo”ların takıldığı küçük cennetlerden yalnızca bir tanesi. Çok yakın bir dost veya tanıdık bir rehber ile içeri girmeniz mümkün ancak. Göze çarpmayan bir kapının ardında, küçük renkli evleri, asma bahçeleri ve asil kedileriyle çok özel bir dünya uzanıyor. İç avlu yeşillikler ile kuşatılmış ve dış dünyadan uzak pitoresk oturma alanları yaratılmış. İçeriye “sade bir vatandaş” olarak girdiğim için mutlu olmalı mıyım bir türlü karar veremedim. Her iki durumda, Bastille ile Faidherbe-Chalgny(Metro) arasındaki cadde boyunca dolaşmak ve mümkün olduğunca etrafı izlemek zevk veriyor insana.

Mösyö Simon babasının yanında usta olarak çalışan dayımı hatırlattı
Faubourg-St-Antoine’daki hızlı büyümenin olumsuz yanı, işçiler açısından, sefil çalışma koşullarıydı. Bu işletmelerde eskiden loncaların sağladığı sosyal güvence de eksikti. Fransız Devrimi’nden hemen önce ekonomik kriz keskinleşir. Bu durum Fransız Devrimi’ni tetikleyen ilk olaydır. Ve bu olay -Bastille Baskını gibi- isyankâr Faubourg Saint-Antoine’da tesadüfen gerçekleşmedi. Mesela devrim arifesinde ekonomik krizden çıkış arayan girişimcilerden biri olan Mösyö Reveillon, 23 Nisan 1789’da fabrikasında çalışan 300 işçinin ücretlerini % 25 oranında düşüreceğini açıklar. Louis XVI hükümeti, en azından, temel gıda maddelerinin, özellikle de ekmek fiyatlarının düşürülmesi için şehir sınırlarında alınan (octroi) verginin kaldırılmasını önerir. Elbette, Kral XVI. Louis bunu yapabilirdi. Ancak hazinenin tam takır olduğu göz önüne alındığında, vergiden vazgeçilemedi. Ve işçilerin isyanı böyle başladı: Şehir merkezine doğru yürüdüler, patronların kuklalarını yaktılar, evleri ve fabrikaları işgal ettiler, binaları ateşe verdiler ve mal sahipleri canlarını zor kurtardı. Örneğin Reveillon, Bastille hapishanesine sığındı. Ancak daha sonra, düzeni yeniden sağlamak için bir muhafız alayı devreye girdi. Çıkan olaylarda kaç kişinin öldüğü hâlâ bilinmiyor.

Bastille Meydanı
Victor Hugo, “Sefiller” adlı romanın ilk bölümünde burada kurulan barikatları kısaca anlatır. İnsanlık tarihinde pek çok olay, şöhretlerini, 14 Temmuz 1789’da Paris Bastille Baskını gibi sonraki gelişmelere borçludur. O günler bu tür olaylar ‘vaka-i adiye’ sayılıyordu. Faubourg Saint-Antoine’daki işçiler ve zanaatkârlar, 19. yüzyılın tüm devrimlerinde ve ayaklanmalarında önemli rol oynadılar. Mark Twain, Paris kitabında bundan şöyle bahseder: “Devrimleri başlatan insanların yaşadığı yer işte burası. Ne zaman yapılacak bir iş olursa, yapmaya hazırdırlar. Barikat kurmak, boğaz kesmek ya da bir kişiyi nehre itmek gibi tuhaf zevkleri var.”
Mimar Haussmann muhtemelen bu gerçeği benzer şekilde gördü. Bu yüzden Paris’i 20 ayrı bölgeye ayırdığında, ana ekseni isyankâr semtin göbeğinden geçirdi. Böylece kuzey kısmını 11. Arrondissement’e ve güney kısmını 12. Arrondissement’e bağladı. Yeni belediye binaları, devrimci eylemlerin hazırlığını önlemek üzere birbirlerinden çok uzakta inşa edildi.
Aslında Haussmann’ın 19. ve 20. Arrondissement’e bölünmüş “kızıl” Belleville’de de uyguladığı bir yöntem bu. Özetle, Paris’in başka hiçbir bölgesi, Faubourg Saint-Antoine kadar zengin ve olaylarla dolu bir devrimci geçmişe sahip olamaz.
Fransız Devrimi, siyasi kültürde derin ve kalıcı izler bıraktı. Alman tarihçi Reinhart Koselleck‘in vurguladığı gibi, o zamandan beri “devrim” kavramı dünya tarihinde bir “aktör” haline geldi. Devrimi bu derece önemli kılan şey, Bastille baskını ya da Kralın idamı değildi. Onlar sadece gözle görülen olaylar. Atılan sloganlar, tartışılan kavramlar ve savunulan ilkeler asıl etkileridir. Liberalizm, muhafazakârlık, milliyetçilik, sosyalizm… Bu ideolojilerin hiçbiri Fransız Devrimi’nden önce bilinmezdi. Ayrıca kitleler halk olarak anılmaya başlandı, egemenlik yetkisi ulusa geçti.
Semtte birkaç mobilya atölyesi kalmış
Medeniyet kavramı da “barbarlık” terimine zıt olarak 18. yüzyılda Fransa’da kullanılmaya başlandı. Bu şekilde, Avrupalı olmayan toplumlar medeniyetsiz olarak nitelendirildiler. Anglo-Sakson dillerinde, medeniyet, kültür ile eş anlamlıdır, sadece Almanlar “kültür” ve “medeniyet” arasında ayrım yaptılar.
Bu kavrama ilk tepki verenlerden biri de Ahmet Mithat Efendi oldu. Onun hikâye kahramanı aracılığıyla “medeniyet başka şey, dini inancın emrettiği kurallar ve içerisinde yaşanılan toplumun ahlaki değerleri başka şey” diyerek yapmış olduğu tespit, modernleşme serüvenimizde kimliğimizin “başkalaşmadan” ve dokumuzun “bozulmadan” nasıl muhafaza edebileceği sorusunun yanıtı sayılabilir.
Ulus ve ırk kavramını ortaya çıkaran Fransız İhtilâli, Osmanlı kimliğini de derinden sarsmıştır. Cemil Meriç‘in tespitiyle “Doğu’nun ölümü” gerçekleşmiştir. 19. yüzyıl, Osmanlı Devleti’nin himayesi altındaki farklı etnik unsurların kendi kimliklerini “keşf” etmesiyle ve ne kadar çabalarsa çabalasın bu süreci durduramayacağı ve siyasi gerçeklerle yüzleşmesi gerektiğini anlamasıyla geçmiştir.
Bastille Hapishanesi’nin bulunduğu alan kaldırım taşları ile işaretlenmiş
Tabii ki medeniyet tasarlanarak kurulmaz, ilkin şartlar oluşur. Şifrelerini, yani yapı taşlarını düşünürler hazırlar. Bu noktada Ahmet Mithat, siyasi ve sosyal değişim arzu etmez; bireylerin eğitim süzgecinden geçirilerek Batı ilmini ve yöntemini Osmanlı toplumunda tahsis etmekle modernleşmenin mümkün olabileceğini savunur. Romanlarında toplumsal dokuyu ve özü koruma çabası görülür.
Terazinin bir kefesinde ilim ve teknik(Batı), diğer kefesinde ahlak ve adalet(Doğu) bulunmaktadır. Bu karşıtlık – her zaman olduğu gibi – kadın üzerinden tartışılır. Özellikle 1876 yılında yayımlanan “Paris’te Bir Türk”, Ahmet Mithat Efendi‘nin Doğu medeniyetinin Batı medeniyetinden üstün olduğunu savunmak amacıyla yazdığı bir romandır. 400 yıllık üstünlük duygusunun yarattığı psikolojik körlük yeni olguyu tam olarak kavrayamadığını gösteriyor.
İnsan aklı, buhran yıllarında gerçeği ortaya çıkarmak için uğraşmaz, hayatta kalmak için mücadele eder. Elbette mantık ve duygu etkileşim halindedir ancak Genç Osmanlılar ve Jön Türkler eziklik duygusunun bir tezahürü olan “oryantalizm” hastalığına henüz yakalanmamışlardır. Zihinlerde ne Batı’yı biz uygarlaştırdık ne de Batı’nın her şeyi sapkındır tavrı revaç bulur. Bakışları sadece olaylara ve olgulara dayanmaktadır. Ancak kültürantropolog Claude Lévi-Strauss‘un vurguladığı gibi, dünya ile ilişkiler çok yönlü ve toplumsal düzeyde gelişirler.
Sosyetik gençlerin takıldıkları bir mekân
Örneğin; Paris’e giden roman kahramanı Nasuh, hem Batılı kadınların ilgisini çeker, hem de onlara Doğulu kadını öve öve bitiremez. Ama en sonunda kendi rızasıyla Müslüman olan Virginie ile evlenerek İstanbul’a döner. Bu tarihten itibaren yazılan tüm romanlarda nedense Batılı kadınlar hep Müslüman olurlar.
Batı ve Doğu karşılaştırması romanların belkemiğini oluşturur ki oryantalist ve okzidentalist fikirlere sıkça rastlarız. Doğu’nun temsilcisi Nasuh, medeniyetini doğrularıyla anlatma çabaları içerisinde görülür. Batılı arkadaşları ile cumhuriyet, hukuk ve hürriyet konuları üzerine uzun tartışmalara girişir. Bu sohbetlerde Doğu ‘medeniyetine‘ yöneltilen suçlamalar yine Nasuh tarafından savunularak makul hale getirilmeye çalışılır.
1876-1878 yılları arasında toy bir diplomat olarak Paris’te bulunan Abdülhak Hamit ise tam ters köşeye savrulur. Özgürlük, keyfilik ile karıştırılır. Hamit, Paris’i oluşturan bütün unsurları (kadınlar, parklar, nehirler, bahçeler, gökyüzü, mimari, edebiyat) bir hayret ve şaşkınlıkla karşılamıştır!
![]()
Özellikle “Divaneliklerim” başlıklı şiir kitabında 19. yüzyıl Paris yaşamına ait sosyokültürel yapılar çok güzel betimlenir:
Git de bir kerre gör seyâhatle
Ne kadar hoştur âh o Şanzelize
…
Gündüzün daimâ şebîh-i seher;
Gece bir burcu andırır ol yer. (Şanzelize, s.125)
Büyük bir şehirde modern hayat ile kır hayatının iç içe geçmesi onu oldukça etkilemiş gözükmektedir:
“İşte geçti şömendöfer de hele!
İki dağ ortasında seyret anı.
Harekâtındaki sadalar ile,
Şimdi bir nehre benziyor dumanı” (Monmoransi, s.133)
Sosyete yaşamında “Süslü” olarak anılan Paris sefirimiz Halil Şerif Paşa, aynı yıllarda erotik tablolar koleksiyonu oluşturma merakındadır. Bu koleksiyona İngres’in “Türk Hamamı” (1862), Courbet’in iki kadını yatakta gösteren “Uyku” (1866) adlı eserlerini katmış olan Paşa’nın, Courbet’e 1866’da “Dünyanın Kökeni” adlı tabloyu da sipariş veren kişi olduğu düşünülür.
Halil Şerif Bey ve Jeane de Tourbey
Görgü tanıklarına göre, Halil Paşa bu tabloyu salonundaki yeşil bir perdenin arkasına gizlermiş. Bu tablo daha sonra psikanalist Jacques Lacan tarafından satın alınacaktır. Halil Paşa’nın tablo koleksiyonundan birçok parça bugün Musée d’Orsay ve Musée du Louvre’da sergilenmektedir. Abdülaziz devrinde Hariciye(1872-1873), II. Abdülhamid devrinde Adliye (1877) Nazırlığı yapan Halil Paşa, Prens Napolyon’un genelevden kurtarıp kendine metres yaptığı Jeane de Tourbey ile evlenir. Bu sayede devrin ünlü yazarları Flaubert ve Renan ile tanışır. Ancak kadın, Paşa İstanbul’a geri çağrılınca onunla gitmez. Konuyu dağıtmış değilim. Türk münevverlerinin medeniyete bakışlarının kadın algısına bağlı olduğuna işaret etmek istedim. Bu yaklaşım zihin yapımızla ilgilidir çünkü. Said Halim Paşa‘ya göre, Türk düşüncesi tarihte iki büyük kırılma yaşamıştır: İlki 16. yüzyılda Araplaşarak, sonuncusu 19. yüzyılda Batılılaşarak. Ancak ikinci sürecin başarısızlıkla sonuçlandığı anlaşılıyor. Bu gerçeği dönemin iki önemli ismi üzerinden açıklamaya çalıştık.
Peki, iki ‘münevver’ insanın bakış açıları arasındaki farkı nasıl izah edebiliriz? Çünkü Alman aydınlarının aksine ‘civilisation’ olgusunu yanlış anladılar; Alman aydınlar yeni olguyu “yüksek kültür” olarak tanımlarken, Tanzimat ile birlikte ‘medeniyet’ diye bir kavram uydurduk. Batılı müsteşriklerin etkisiyle Türk ve İslam Medeniyeti kavramlarıyla tanıştık. Hâlbuki bizim bir kültürümüz vardı, ‘civilisation’ Batı ile sınırlı ve ona özgü yeni bir gelişmeydi. Ki çağdaşlık mefhumu ile bu yanlış anlaşılmayı kısmen gidermek istedik. Öyleyse, Ahmet Mithat ile Abdülhak Hamit, Paris gerçeğine niçin ‘analitik’ yaklaşamadılar. Bunun ilk kırılma ile doğrudan bağı bulunmaktadır. Maveraünnehir’de İslamlaşırken Arap örfüne direnen ve her alanda yükselen Türkler, Anadolu’da aynı başarıyı yakalayamaz. Bu tespit Batılılaşma için de geçerlidir.
Her şeyden önce Doğu aklı özne odaklıdır, dolayısıyla değer yüklüdür. Tercihlerin kavranılması anlamında akıl yürütülmediği için bilgi faydasız kabul edilir. Alınan her karar iyi-kötü ya da güzel-çirkin ekseninde ahlâkî bir tavırdır. Bu nedenle değişime ‘objektif’ bakılmaz ve değerlendirilmez. Her şey geçmiş ile kıyaslanarak yorumlanır. Gelişmeler eskiden bağımsız ve ayrı düşünülemez. Her yeniliği geçmişe indirgeyen bir zihniyet artık işlevselliğini kaybetmiştir.
Ünlü Rivoli Caddesi
Elbette her çağın kendine özgü karmaşası ve sorunları vardır. Ancak aydınlar çağlarıyla kurdukları canlı bağdan ötürü rağbet görürler. Mesela, medenî ve medeniyet kavramlarını, Mustafa Reşid Paşa ile başlayan bir gelenek yüzünden (tercüme hatası yok bence) kültür hadisesi ile karıştırdık. Almanlar aynı hataya düşmediler ve ‘civilisation’ kelimesinin Almanca karşılığı hâlâ yoktur.(Bkz. Norbert Elias, Uygarlık Süreci -I) Peki, ya Ziya Gökalp, millet, milliyet ve medeniyet kavramlarının şehirli olduğunu bilmesine rağmen neden boy ve soy birliği üzerinde durmuştur?
Oğuzların boy teşkilatı ile modern çağ ile ortaya çıkan ‘ulus’ kavramı arasında acaba nasıl bir irtibat kurdu? Bilmiyoruz.(Bkz. Türkçülüğün Esasları, Garba Doğru bölümü) Yine uzun yıllar Paris’te bulunan Yusuf Akçura(1899-1903) ve İsmail Gaspıralı(1872-1874) milliyetçilik fikrini “çağdaşlaşmak” esasına dayandırırken Nihal Atsız “ırkçılık” ideolojisine bağlamıştır.
Evet, özne değil nesne, değer değil ilke üzerinden hayatı okuyan ve yorumlayan çağdaş dünyanın başkenti Paris’teyiz. Ve yolumuz çok uzun…

Jardin des Tuileries
Alaattin DİKER

Elinize sağlık Alaattin Diker bey… İnci enginün Halide Edib”in Eserlerinde Doğu Batı Meselesini inceler… Sinekli Bakkal’da Rabia ile evlennek için İtalyan Peregrini müslüman olur…
Konkord meydanına ilişkin bildiğim tek şiiri Oktay Rıfat çevirmiş:
aç bi-ilaç, el ayak buz;
bir başına meteliksiz,
kımıldamadan duruyor
concorde meydanında
on altısında bir kız
öğle vakti on beş temmuz…
İyi çeviri… Tebrikler 👏👍