- İlhami Durmuş’un “Sümerlilerin Kökeni ve Kültürü” makalesini, Abdizâde Hüseyin Hüsameddin Efendi’nin “Amasya Tarihi”, Firudun Ağasıoğlu’nun, “Taşbaba-Türk’ün Taş Yaddaşı” kitaplarını okumuştum. Hüsameddin Efendi, Amasya’nın kadim zamanda Turanî bir halk tarafından kurulduğunu ifade etmekteydi: “Kapadokya’nın kısm-ı şarkîsinde meskûn olan Amasîtler, Akvâm-ı Şarkiyye-i Kadîme nâm eserinde müverrih Morgan’ın tasrih eylediği üzere Turanîlerden olup bir kelime-i Turanîyye olduğu sabit olan ‘Amâs’ adlı bir kimsenin evlâdlarına denir. Amasya hükümdarı İli Hân’dır. Tarihçilerin ‘İliyon’ dedikleri İli Hân’ın Hitit hükümdarı Batur Hân ile pederi Saru Hân zamanlarında yaşadığı ve uzun müddet Amasya hükümdarı olduğu belirtilir.”Firudun Ağasıoğlu ise “Urmu Teorisi”ni öne sürerek Türklerin Ön-Asya kökenli bir millet olduğunu ve ilk vatanlarının da Doğu Anadolu-Azerbaycan-Mezopotamya (iki nehir arası) bölgesini kapsadığını ifade etmekteydi. İlhami Durmuş ise Sümerlerin kültürünün M.Ö. 4.500’lere tarihlenen Anav Kültürü (Taşkent) ile bağlantısının bulunduğunu ifade etmişti. Sümerlerin Subarlar ile aynı konfederasyon içerisinde yer aldığını, bu kavmin M.Ö. III. bin yılın ortalarında güneye doğru yayıldığını, Türk olduğunu belirtiyordu. Ulaştığım metinler ilk Türklerin Anadolu’da yaşadıklarını gösteriyordu. Türkler bilinenden çok daha eski zamanlarda Anadolu’yu yurt tutmuş, Avrupa ve Asya’ya da bu coğrafyadan yayılmıştı. Bu düşüncemi “Nübüvvet Tarihi Ekseninde Türk Tarih Tezi” (2022) kitabımda artık açıkça ilan edebilmiştim. Okuyucumu tamamen kaybedeceğim, kitaplarımı yayımlayamayacağım dönemin geleceği düşüncesi en büyük kaygım idi. Gece gündüz çalışıyor, sürekli okuyup yazıyordum.
- “Nübüvvet Tarihi Ekseninde Türk Tarih Tezi” (NTETTT) kitabımda yaptığım işlerden biri, kendi tezimle “Kemalist Türk Tarih Tezi”nin yarım bıraktığını düşündüğüm argümanlarını tamamlamaktı. Atatürk, 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 130. toplantısının birinci oturumunda yaptığı konuşmada Türklerin kökenini Hz. Nuh’a dayandırmakta ve “Türk milletinin ceddi âlâsı olan Türk namındaki insan, ikinci eblülbeşer Nuh Aleyhüsselâmın Oğlu Yafes’in oğlu olan zattır” demekteydi. Bu konuşmanın yer aldığı Meclis tutanağına ulaşıp, fotoğrafını da kitabımda yayımladım. Atatürk 1922’de Türklüğü Hz. Yafes’ten başlatırken 1932’de ortaya koyduğu “Kemalist Türk tarih Tezi” (KTTT) ile “nebevî geçmişteki Türklük” yaklaşımını terk etmiş; Etrüsk, Hitit, Sümer uygarlıklarının “Türk menşeli” olabileceği görüşünü kabul etmişti. Anlaşılacağı üzere Hanif Türk’ün ikinci cildi sayılabilecek olan “Nübüvvet Tarihi Ekseninde Türk tarih Tezi” kitabının başlığı bilinçle seçilmişti. Başlığı böyle seçmemin en büyük handikabı, (KTTT)’yi olduğu gibi kabul ettiğim algısı oluşturabilecek olmasıydı. Oysa amacım tamamen farklıydı; bunu tarihe not olarak düşmek istedim. Şöyle bir cümleye de yer verdim: “Hanif Türk tezi, Türkiye’de birbiriyle çatışmalı olan tarih anlayışlarını daha üst bir paradigma içinde eritmek üzere aşmayı amaçlamaktadır.” Yanlış anlaşılma riskini göze almış, yürümeye devam etmiştim. Böylece Türk-İslâm Terkipli Milliyetçilik (TİTM), Türkçü-Turancı Milliyetçilik (TTM) ve Kemalist Anayasal Türk Milliyetçiliği (KATM) ekollerinin tarih anlatılarını kuşatan bir bütünTürkçü tarih düşüncesi inşa etmeye yönelmiştim.
- “Nübüvvet Tarihi Ekseninde Türk Tarih Tezi” kitabının meselelerinden bir diğeri de Ziya Gökalp’in “Türk” tanımına eleştiri idi. Ziya Gökalp’in Türklüğü “dini dinime, dili dilime benzeyen” şeklinde tanımlamasının Macarları, İskandinav halklarını (Odin’in kavmini), Hazarları, Gagavuzları Türklük dışı bıraktığını ifade etmekteydim. Ziya Gökalp’in etkisiyle milliyetçi ekollerin Selçuklu-Osmanlı tarihini esas alması, Türk tarihini Oğuzların tarihi içinde anlamlandırmayı zorunlu kılmıştı. Böylece “Türk milleti” denilen Oğuzcu varlık, devlet töresini Hun-Göktürk teşkilatlanmasından, dini inancını Muhammedî İslâm’dan alarak Türklerin diğer (Karluk, Kuman-Kıpçak, Peçenek, Yakut, Bulgar) boylarından üstün ve seçkin bir varlığa kavuşmuş olmaktaydı. İslâm dışı Türk boylarının listesine bakınca, Gökalp’in Türklük tanımında dışarıda bıraktıklarının sayısı, içeride bıraktıklarından fazla olduğu görülüyordu. Böyle bir yaklaşım Türk milletinin Oğuz boyu dışında kalan parçalarını da zımnen Türklükten düşürmek anlamına gelmekteydi. Gökalp’e kızmıyordum; ama onun tanımının üzerine inşa edilmiş onlarca yıllık milliyetçi literatüre bakınca, bir şeylerin yanlış gittiğini görmemek imkânsızdı. 2022’de dile getirdiğim bu argümanı “BütünTürklüğün Ötüken Ruhu – Heterarşik Yazılar” kitabımda 2025’te hayli geliştirdim ve “Oğuzcu Türkçülük-Milliyetçilik” fikrini eleştirdim.
- Muhatap olduğum aydın çevreler İslâmcılık ve Türk-İslâm Terkipli Milliyetçilik ekollerine mensup bulunduğundan (NTETTT) kitabımı yoğun İslâmî retorikle yazmam gerekiyordu. Bu retoriği kullanmak İslâmî dil ile düşünen okuyucunun düşünce tasavvuruna Türkçü tarih ve toplum mantalitesini aktarabilmek için kaçınılmazdı. Örneğin “ümmetçi milliyetçi” okuyucuya, “Türkiye Cumhuriyeti bir ‘ümmet devlet’tir” retoriği ile konuşuyordum. Bu retoriğe kimse itiraz edemezdi. Zira Yusuf Akçura gibi lâik bir Türkçü bile Türkiye Cumhuriyeti Milleti’nin “İslâm Milleti” olarak İstiklâl Savaşı verdiğini ifade etmişti. Bana göre Türkiye’deki İslâmcı aydınların Arap halklarına Türkiye Cumhuriyeti’ne destek vermelerini isteyerek “ümmetçilik” yapmaları gerekirdi. Yani Araplar Türkçülük ideolojisine hizmet ederek ümmetçi olabilirdi. (NTETTT) kitabımda “Abbasiler tarihin ilk Türkçü hareketini kurmuştur” diyerek bu düşüncemi de ortaya koymuştum. Fakat İslâmcılar tam tersini düşünüyordu. Aslında düşüncelerimi analiz eden biri, tarih boyunca Töre üzere yaşayan Türklüğü “İslâm Milleti” olarak tasavvur ettiğimi de teslim edebilirdi. “Hanif Türk” kitabımdan beri ifade ettiğim husus, eski Türklerin “Tek Tanrıcı” olduğu ve onlara “peygamberler gönderildiği” idi. En nihayetinde bu boylara Zülkarneyn gönderilmiş, at yetiştiriciliği ve demircilik öğretilerek “göçer-evli uygarlık” sistemi içinde bir “Müslüman toplumsallık” inşa edilmişti. Fakat (NTETTT) kitabımda “İslâm”, “şeriat” olarak ele alınmamakta, “Ed-Din” anlamıyla muhtevalandırılmaktaydı. Ne yazık ki muhataplarımın hiçbiri kitabımı zikrettiğim muhtevayla tetkik etmemişti. Sesim yankısız kalmıştı, boşluğa ve meçhule gidiyordu.
- Her kitabımda, bir sonraki kitabımın içeriğine dair bazı ipuçlarını bırakıyordum. Nitekim (NTETTT-2022) kitabımda amaçladığım hususlardan birinin Yusuf Akçura’nın 1904 yılında, Mısır’da yayımlanan “Türk” adlı gazetede yayımladığı “Üç Tarzı Siyaset” makalesini aşma denemesi olduğunu ifade ettim. Bu amacıma “Lâiklik Bağlamında Üç Türkçü Devrimci: Yusuf Akçura-Sultan Galiyev-Attila İlhan” (2025) kitabım ile ulaşmaya muvaffak oldum. Yine (NTETTT-2022) kitabımda, “Hanif Türk paradigması İslâm toplumlarında tekfir ve ötekileştirme hareketlerini engelleyecek bir dinî anlayışla tefekkür etmektedir. Günahın imana zarar vermeyeceğini akaid ilkesi olarak benimseyen bu sistemde ‘dinde zorlama yoktur’ ilkesi esastır” ifadelerine yer vermiştim. Bu ifadelerimi sistematize eden kitabımı da “Kuzey Müslümanlığı ve Türk-İslâm Milliyetçiliğinin Eleştirisi” (2025) başlığıyla yayımlayabildim. (NTETTT) kitabında retorik düzeyde “Turancılık” fikrini de eleştirdiğimi dile getirdim. Bunun nedeni, Türkiye’yi dışta bırakacak “Turancı” ideolojilerin önünü kesme düşüncesiydi. Geçmişte “Macar Turancıları”, “Japon Turancıları” ortaya çıkmıştı. İngilizler Rusya’ya karşı “Turancılığı” yaymaya çalışmıştı. ABD’nin de “Turancılık” fikriyatını jeo-stratejik gerekçelerle kullandığı bilinmekteydi. Biz’e ait bir “Turancılık” fikrinin geliştirilmesi meselesini kaleme almayı erteleyip “Türk Milleti”nin nübüvvet tarihi ekseninde tanımlanmasını önceledim. Turancılığı reddetmek değil, önce kimin Türk olduğunu bilmek gerekiyordu. Bu soruyu sormak bile başlı başına bir cesaret işiydi.
- “Kuzey Müslümanlığı” kitabımda “ed-Din” ile “Şeriatlar” arasında fark bulunduğunu dile getirmiştim. Buna göre tarih boyunca Müslüman halkların kıblesi farklılık gösterebilirdi. Nitekim Hz. Peygamber’in ilk kıblesi Kudüs’e doğru iken, Medine’ye hicret ettikten sonra Mekke’ye dönmüştü. Keza eski Müslüman toplumların günde iki vakit namaz kıldığı hususu pek çok ilahiyatçı tarafından dile getirilmişti. Ayrıca Hz. Peygamber’den önce yaşamış Hanif şahısların kıldığı “namaz” hakkında bazı makalelere ulaşmıştım. Bu namazların formları Hz. Peygamber’in bildirdiği namazların formlarından uzak görünmekteydi. Elde ettiğim tüm verileri bütüncül anlamda tefekkür ettiğimde eski Türklerin en azından bir kısmının “Hanif Müslüman” sayılması gerektiği fikrine geliyordum. Ayrıca Selefîlikten Mâtürîdîliğe geçmiş bulunmam nedeniyle de geçmişteki Türk halklarının ibadetlerindeki eksikliklere rağmen “Tek Tanrıcı” inançları nedeniyle “Müslüman” olarak nitelenebileceğini düşünüyordum. Bir üçüncü husus da şuydu: Eski Türkler muhtemel ki Yahudi ve Hristiyan halklar ile karşılaşmışlardı. Hikmet Tanyu, Gagavuzların Tek Tanrıcılığı terk etmediklerini, domuz yemediklerini, kurban kestiklerini yazmıştı. Keza Tanyu, Hazarların da İbranî olmadıklarına, Türk Töresi’ni koruduklarına işaret etmişti. Bu bilgiler ışığında şöyle bir açıklama modeli geliştirilebileceği fikrine vardım: Hz. Peygamber’den önce yaşamış veya Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği İslâm kendisine ulaşmamış Tek Tanrıcı Hristiyan veya Musevi Türkler için “Hanif” demek mümkündür. Bu çıkarımı Varaka b. Nevfel hakkındaki rivayete dayanarak yapmaktaydım. Zira Varaka “Hanif Hristiyan” idi. Hz. Peygamber’e onun ahiretteki durumu sorulmuş; O da müspet yönde cevap vermişti. O halde Hz. Peygamber öncesi dönemde yaşamış Tek Tanrıcı Türkler hakkında da müspet düşünmek için engel bulunmuyordu. Bu sonuca yalnız ulaşmıştım; yalnız da kalacaktım. En büyük korkumun okuyucu kaybetmek değil, söylemesi gereken şeyi söylememek olduğu bilinciyle yürümeye devam ettim.
Lütfi BERGEN

Son Yorumlar