Reva

  (Taze Sancı Sokağı)

Vişne boyalı evin soğuk gölgesinde yatar, cumbalı akşamlardan sıyrıltılı, Taze Sancı Sokağı.

Rutubet semiren ıhlamur ağacının pencere yakasında, elleri pelur, nevresim takarken taze kahve rehasında, henüz yeni ağarmıştır perdeler…

Fesleğen fısıltılı zarafeti kolalı dantel ezerken, dudağında ısladığı damla sakız lezizlerden, reçine şerbetli pudra şekeri döken saydam teniyle, daha yeni reşit oldu o mahcup ve şireli gözler…

Yandığında revan saçlar; suyu ısınır musibetlerin, canı kaynar, camlarını kırar bütün rehavetler, kalbin tek şeritli kasislerinde, örselenir tüm sükutlar…

Kumral, hiç bu kadar kumral olmamıştı. Çamaşır seriyordu, öne renkli arkaya beyaz umutlardan maşalı, mahur elleriyle, dönüp dönüp baktı rüzgar…

Reva perdeyi kaparken yağmur yağıyordu, tüm iyonları ayrıştı hayatın, sendeledi porselen yüklü rafine acılar, ambalajından çıktı gam kasavet, devrildi kum saatleri, darmadağın oldu elem ve keder…

Yağmur dindiyse, perdeler güneşi koynuna, sıcağını Reva alır, göğsünde ılıttığı polyester kılıfları sarkıtmış, teninde tedirgin bir tahrik ağınmıştır. Bal damlıyor ağzından riyaların, Reva’nın dudağı kan kırmızı, şeytan çekişli günaha ateşler sarkıtır…

Bu konak nikotin sarılı sancıları içine çekmiş, sofrasında karbonhidrat, glikoz ve acı hayat, perçinlemiş lezzet işgalini basenlerine, ateş perileri basmış magma kusan arzularla, Reva her gece zaferanlarla kutsanmış. Bir defa ölsün bu tahkir korku, bin defa öykünmeden. Ruhsatını ver Ey Azrail, Azaziller gelmeden…

Ne zaman geçsem önünden bu hayal evinin, erimiş bakırlardan yıldızlar dökerek belirir. Burkulma ya ramak kalmış rana gözleriyle, penceresi muşamba çakılı hayatın içinden, sanki inerek bana gelir…

Reva en korkunç tenhalarda en leziz muamma, küçülürken kadife gecelerde, daha değmeden dilleri pamuk şekerlerine, en yapışkan belalar bile pastel pastel  erir…

Reva ateşlerin en ıslak yerinde, kızıl tende kalıcı bir yara. Gözleri gölgeye yaslanmış gül soluklu mahşer mevsimi. 

Ama iki nokta arası en kısa mesafeden sıkılmış kurşunlar gibi, yan kesici asfalt kuşlarıyla, kumrular gibi uçuşuverdi…

Kumral hiç bu kadar üryan olmamıştı, ardına kadar açıldı ecel kapıları, yazgı yazıyordu; önü tatlı sonu acı çığlıklara batmış müstehcen elleriyle, kül saçarak koştu goncalızlar, sağnak sağnak çöktü istila Bütün kapıları kapadı. Reva, iliğine kadar tüketti acıları, mecalsiz dudaklarında…

Ben bu caddeleri, bu sokakları, bu hayatı  daha önce izledim. Araya çok reklam koyar, seyyar satıcıların sefil sedaları. Yoksa  zımba gibi aklımdaydı tükenmiş kör talih, çiğnenmiş hayaller, birde Reva’nın kumral saçları…

Rutubet temaslı çabuk akşamların dar hatıralarında, yine bu sokaktan sen geçmiştin bir gün. Etrafını süzmen eski masumiyetindi, o bildik hain kuruntuların aktığı yerde, yabancıydı koynundaki göz, senden ayrıydı yüzük parmağında kanayan ışıltı, karşı kaldırımla selamlaştı gölgen, öldüren yürüyüşünle kayboldu hayallerim…

Senden sonra bu sokaktan kimler geçti kimler, her şey aynı, rutubet bile…
Sen, bir sonraki durakta binecek olan, umudum kaldın…

Erkan BOZKURT

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir