SABİR RÜSTEMHANLI’NIN ESERLERİNDE  ZAMAN  VE KİMLİK SORUNU

2016 yılında Almanya’da “Şafak Sökmeden” isimli altı bölümlük bir film vizyona girdi. Film Avrupa’da beğeni ile karşılanarak bir kaç ödül aldı. Alman Yönetmen Marie Schrader, filmde özenli bir çalışmayla ünlü yazar Stefan Zweig‘in 1936 yılından 1942 yılına kadar olan hayatını etkileyici bir anlatımla izleyicilere sunmayı başarmıştır denilebilir.

Stefan Zweig ülkesinin ve Avrupa’nın faşizmin pençesinde kaybolduğunu “Dünün Dünyası” isimli eserinde çok çarpıcı bir şekilde anlatır. Asla yıkılamayacağı düşünülen Avusturya İmparatorluğu, hızlı gelişen ve sanayileşen Avrupa, ardından ortaya çıkan anlamsız savaşlar, ölümler ve çöküşler… “Dünün Dünyası“, insanlara hayatın aniden nasıl evrildiğini, dönüştüğünü ve insanı aldattığını çok güzel ve akıcı bir dille anlatır.

“Şafak Sökmeden” isimli filmde ise Stefan Zweig eşi Lotte ile birlikte Brezilya’da  el üstünde tutulsalar da ülkelerinin yok olduğunu ve artık eve, ülkeye dönüşün asla mümkün olamayacağı duygusu içindedirler. 22 Şubat 1942 tarihinde Rio de Janeiro‘nun yaklaşık 50 kilometre kuzeydoğusundaki Petrópolis’te intihar ettiklerinde geriye herkese ders olacak bir mesaj bırakırlar. O mesaj şudur:

“Eviniz (veya yurdunuz) yoksa, geleceğiniz yoktur!”

Zamanın ruhunu iyi yakalayan, o dönem Avrupa muhitinin burjuvazi sınıfında yerini alan ve birbirinden önemli eserlere imza atan Stefan Zweig, yaşanan zamanla, bulunan muhitle ve değişen insanla edebiyat arasındaki ilişkiyi eserlerinde çok bariz bir şekilde vermeyi başarmıştı.

Stefan Zweig’ın döneminde yaşayan Azerbaycan aydınları ve edebiyatı on dokuzuncu yüzyılın sonları, yirmi yüzyılın başlarında yazdıkları eserler, ortaya koydukları eylemlerle Avrupalılardan geri kalmış değillerdi. St. Petersburg, Paris, İstanbul gibi önemli bilim ve kültür merkezlerinde eğitimlerini tamamlayan Azerbaycan aydınları Rusça, Fransızca gibi Batı dillerinin yanı ısıra Arapça, Farsça gibi Doğu dillerine de vakıftılar ve bu nedenle sadece Azerbaycan’da değil bütün Türk dünyasında söylenecek sözleri vardı. Bu aydın neslinin ne yazık ki bir kısmı Stalin teröründe, bir kısmı ise sürgünlerde heba edildi.

İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan edebiyatta ise ana konu savaş ve o korkunç yılların üzerinde bıraktığı trajedidir. Mirza İbrahimov, Sabit Rehman, İsa Hüseynov, İsmayıl Şıhlı, İlyas Efendiyev gibi yazar ve şairler bu konuda önemli eserlere imza atmışlardır. Onların yazdıkları, romanlar, hikayeler, şiirler sadece savaşı anlatmamış, Azerbaycan Türkçesinin gelişmesine ve yaşamasına da büyük katkı sunmuştur. “Atmışıncılar” adıyla anılan İsa Hüseynov, Resul Rıza, M. Hüseyin, Bahtiyar Vahapzade gibi yazar ve şairler eserlerinde bir ideolojinin propagandasını yapıyor görünseler de temelde ülke, dil, gelenek, millilik gibi konuları da ustalıkla eserlerine yansıtarak Azerbaycan okuyucusunun bakış açısını değiştirmeye çaba göstermişlerdir.

“Atmışıncı” diye isimlendirilen aydınların gözetiminde ve onların “uyaran”  eserleriyle yetişen yeni nesil edebiyatçılar ise artık baskıcı sistemden daha çok bağımsızlık, özgürlük, millilik konularında korkmadan şiirler ve romanlar yazmaya başlamışlardır. Bunlardan Bahtiyar Vahapzade, Memmed Araz, Anar, Elçin, Ferman Kerimzade, Halil Rıza, Sabir Rüstemhanlı, Rüstem Behrudi gibi isimler eserlerinde artık edebiyatta gerçek tarih ile yüzleşmenin temellerini atmışlardır.

Yetmişli yıllarda edebiyata gelenler içinde hem edebi hem de politik olarak  öne çıkanlardan biri olan Sabir Rüstemhanlı, 1976  yılında doktora tezi olarak “Molla Nesreddin ve Folklör” konusunu seçmesi bence bir “tesadüf” değildir. Molla Nesreddin aynen Köroğlu, Dede Korkut gibi bütün Türk dünyasının bir şahsiyetidir. Hem de bir dergiye isim olarak olarak Azerbaycan edebiyatında bir mektep yaratmıştır. Aynı yıllarda (1975) Olcas Süleymanov “Az İ Ya” yı, Cengiz Aytmatov ise “Gün Uzar Bir Asra Bedel”i (1980)yazıyordu.

Bütün Sovyetler Birliği’nde aynı anda başlayan ortak folklorik unsurlara, ortak şahsiyetlere yönelme eğilimi çok kısa zamanda bir kimlik arayışı sorununa dönüşecekti. Sabir Rüstemhanlı’nın peş peşe yayınladığı “Sağ Ol Ana Dilim,” “Gence Kapısı”, “Kan Yaddaşı” kitapları ve ardından 1989 yılında yayınlanarak elden ele gezen “Ömür Kitabı” gittikçe öne çıkan kimlik sorununun ortaya çıkardığı eserlerdi. Şair Sabir, bu kez  renkli ve alaycı Molla Nesreddin üslubuyla okuyucuya şunu soruyordu: “Sen, Fuzuli bizim şairimizdir”, diyorsun. Fuzuli “ben Türküm” diyor, öyleyse sen kimsin?

İnsanları birden bire aynaya bakmaya, kendisini keşfetmeye mecbur bırakan bu soru aynı zamanda sahteleştirilen tarihe de atılan bir tokattı.

Sonradan yaptığımız özel sohbetlerde Şair, bana, “Ömür Kitabı”nın o dönemde yüzbinlerce basıldığını ve hatta evliliklerde gelinin çeyizine hediye olarak konulduğunu anlatmıştı.

Yaşadığı zamanı iyi kavrayan, arayış içindeki toplumu yönlendirebilen, kendi muhiti ile geleceği buluşturan ve hedefe korkusuzca yürüyen şahsiyetler toplumun öncüleri olmaya hak kazanırlar. Sabir Rüstemhanlı da hem edebiyatta hem de sisteme başkaldırmada öncü rolunu bütün benliği ile özümseyen aydınlardan biri olmuştur.

O, bir şair, bir fikir adamı olarak halka, yaşadığı dönemin insanlarına, çevresine sorular sormadan önce kendisini soru yağmuruna tutmuştur. 1986 yılında yayınlanan “Kan Yaddaşı” kitabında yer alan “Sönmüş Ocağın Acığı” isimli şiirin ilk mısrası bir arayışla başlar:

“Tarih adlı bir aynada, Men özümü axtarıram.”

Bu arama sadece kendisi ile igili değildir. O hem de tarihte bıraktığı izleri aramaktadır ve arayış soruya dönüşmektedir:

“Bayrağımın ilk rengi ne, nişanı ne?”

Amerikalı yazar Elie Wiesel, “Her sorunun cevabı olmayan bir gücü vardı.” derken haksız değildir elbette. Sabir Rüstemhanlı gibi halkının tarihi ve talihi ile iglili kafa yoran aydınların ilk okuyuşta insan basit gelen sorularla toplumu bir uyanışa ve direnişe götürmeleri onların zamanının ruhunu iyi kavramalarından ileri gelmektedir. Bu da bölgesel sınırları aşarak bütün dünyaya bakma becerisini gösteren insanlara nasip olmaktadır.

Türkiye’den onu ilk tanıyanlardan biri olan merhum İbrahim Bozyel bir sohbetinde Rüstemhanlı’yı şöyle anlatmıştı:

“Uzak bir köyde doğmuş büyümüş. Ama sanki İstanbul’da Paris’de, New York’da büyümüş gibi dünyayı tanıyan ve kendisine güveni olan biridir.”

Şair, fikir adamı, bağımsızlık savaşçısı, politikacı olan Sabir Rüstemhanlı ile ömrünün en atılgan ve verimli çağında  tanışmış olmaktan büyük bir gurur duyuyorum. O, en olgun çağ olan yetmişli yılların irfanıyla daha iyi eserlere imza atacaktır.

Orhan ARAS

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir