Sadık Arslan’la Mahzuni Baba’yı Konuştuk.

Büyük Ozan, Anadolu’nun arzuhalcisi Âşık Mahzuni Şerif’i anlatan “Bu Dünyadan Mahzuni Geçti” adlı önemli bir kitap yayınladınız. Ozanın hayatı, hatıraları, edebi ve politik kişiliği, röportajları, mektupları ve Mahzuni hakkında söylenenler kitaba değer katıyor. Neydi Mahzuni ile ilgili sizi çalışmaya iten şey? Neden böyle bir kitap yayınlamak istek ve ihtiyacı duydunuz?

Kitabı yayınlamaktaki amacımız Âşık Mahzuni Şerif’le ilgili bilinmeyenleri anlatmak, Onunla ilgili kıyıda köşede kalmış ne varsa ortaya çıkarmak, Ozanımızla ilgili doğru bilinen yanlışları düzeltmek. En önemlisi de aynı yörenin insanı olduğumuz Mahzuni’ye vefa borcumuzu ödemek.

Kitabı hazırlarken çalışmamızın klasik bir biyografi olmamasına gayret gösterdik. Kronolojik hayat hikâyesini kısa tuttuk. Çalışmamızda yeni bilgilere, mektuplara, anılara, röportajlara, değerlendirmelere ve çeşitli yazarların Onunla ilgili söylediklerine yer verdik. Kitabımızı aynı zamanda fotoğraflarla ve gazete küpürleriyle de zenginleştirdik.

Burada bilinenlerden çok bilinmeyenleri belgelerle ortaya koyduk. Mahzuni Baba ile ilgili arşivleri, mektupları, dönemin gazete ve dergilerini taradık. Onunla iletişim içinde olan herkesle görüşmeye gayret ettik. Çocukluk arkadaşlarından tutun da birlikte çalıp söylediği, muhabbet ettiği, evinde misafir olduğu arkadaşlarına kadar… Mahzuni Şerif’in daha önce ortaya konmamış, dillendirilmemiş görüşlerine de yer verdik. Elimize geçen, ulaşabildiğimiz her türlü bilgi kaynağını titizlikle inceledik ve kayıtlara geçirilmesini sağladık.

Malumunuz olduğu üzere bizim toplumumuzda göz önünde olanlar, çok tanındığına inanılan kişiler gerçekten de o kadar tanınmaz, bilinmezler. Adları, doğum tarihleri bile yanlış bilinir. Herkes kendine göre bir menkıbe uydurup ona inanmayı yeğler. Mahzuni de bu durumdan payına düşeni almış biri. Biz bu kitabımızda sadece Mahzuni’yi anlattık. Bu kafamızda yarattığımız bir Mahzuni imajı değil. Onu anlattık, Mahzuni’yi… Kendi ağzından ve dostlarının anılarından…

Kitabın hazırlanmasında birçok insanın görüşüne, bilgisine, hafızasına başvurduk. Bunların bazıları: Kitaba olağanüstü destek veren Hocam Harun Çitil, Mehmet Gözükara, Fikret Otyam ve Âşık İhsani’nin aileleri, Âşık Maksudi’nin oğlu Kemal Maksudi, Edip Akbayram, Cemali, Ahmet Özer, Öner Yağcı, Fatma Karagülle, Selma Sayar, Mehmet Binboğa, Hacı Cırık, Mustafa Arslan, Mevlüt Kul ve Şahin Duman; dergi alıntıları için Yaşam Sanat’tan Sayın Duran Aydın ve Mehmet Taşar, Yarpuz’dan İlker Gülbahar ve Halil Demir, Rol dergisi ve Ulaş Özdemir, Yemliha Ertekin adına oğulları Nedim ve Mustafa Ertekin, Mahzuni ailesinin bütün fertleri, Emrah ve Züleyha Mahzuni… Bu arada hepsine çok teşekkür ederim.

Şüphesiz ki Mahzuni toplumun büyük kesimi tarafından tanınıyor, biliniyor. Türküleri her kesim tarafından dinleniyor ve söyleniyor. Böyle bir kişilik etrafında mutlaka doğru yanlış bir sürü malumat üretilmiştir. Mahzuni ile ilgili doğru bilinen yanlışlar hakkında neler söylersiniz? Mesela doğum tarihi, gerçek adı Şerif Cırık ama çoğu insan Onu Mahzuni Şerif olarak tanıyor. Mahzuni ismi nerden geliyor? Nasıl çıkmış ortaya?

Âşık Mahzuni Şerif

Evet, Mahzuni Şerif de vurguladığınız durumlardan çokça etkilenmiş bir Ozanımız. Doğum tarihi hakkında şu bilgiler var elimizde: Büyük Ozan doğumu hakkında, Emekli Edebiyat öğretmeni(m) Harun Çitil’e 1999 yılında “Afşinli Şairler Antalojisi” için gönderdiği otobiyografisinde doğum tarihi için şunları söylüyor: “Takdir edersiniz ki hiçbir insan anasından dünyaya geldiği yılı, haftayı, saati bilmez. İnsan bilimindeki doğal gerçek budur. Ancak ben Yeşil Afşin’imizin eski adıyla Berçenek, yeni adıyla Tarlacık köyünde Büyük Amcam Emir’e göre 1941 başlarında, Amcam Gül Ali’ye göre 1940 ortalarında, En Büyük Amcamın oğlu Hüseyin Çavuş’un not tarihlerine göre 17 Kasım 1939 yılında doğmuşum. (Resmi kayıtlarım 01.07.1943)”

Mahzuni’yle ilgili yazılan bütün kitaplarda ise doğum tarihi 1940 olarak gösteriliyor. Oysa kendisi yazdığı bir dörtlükte doğum tarihi ve soyu hakkında şöyle demiştir:

“Tevellüdüm merak ise miladî otuz dokuz
Kasımın on yedisinde Zeynel babadan geldim.
Döndü anaya rahmolmuş, ehlibeyt meftunuyuz
Ben fâninin acısına, seyrü sefadan geldim”

Âşık Mahzuni Şerif sanatıyla ve mücadelesiyle ben buyum der. Yukarıda da söylediğim gibi doğum tarihi kendi ifadesiyle 1939’dur ancak Âşık Mahzuni, kendi doğum tarihini anlatırken “Babamın dediği doğruysa, anamın da dediği doğruysa 1943 yılının Ocak 3’ünde Afşin’e bağlı Berçenek köyünde doğmuşum,” der. Asıl doğum tarihi 1939 olmasına rağmen nüfus kayıtlarında Âşık Mahzuni’nin doğum tarihi 01. 07. 1943 olarak geçer. Bu durumda şairin tercih ettiği tarih Büyük Amcası Hüseyin Çavuş’un not defterine düşülen kayıt olan Kasım 1939’dur.

Gelelim Şerif Cırık’ın Mahzuni Şerif olmasına, Mahzuni mahlasına sahip oluşuna: Zeynel’den olma, Döndü’den doğma, beşkardeşin ikincisi, Ağuçan Ocağına bağlı Cerit Türkmenlerinden olan Şerif Cırık, Mahzuni mahlasını küçük yaşlarda almış. Berçenek’e komşu Bakraç köyünden Kör Hafız namıyla bilinen ve irticalen şiir söyleyen Hafız Rahmi (Asıl adı Mehmet Konak, 1905–1979) çevre köyleri dolaşarak âşık ve şairlerin meclisinde yer alırmış. Çevrede bulunan âşık ve şairlerle sohbet edip karşılıklı şiirler okuyup atışırmış. Berçenek köyü de çok sık uğradığı yerlerden. Kör Hafız’ın sohbetlerine Mahzuni de katılırmış. Bir gün böyle bir ortamda Şerif Cırık ve Kör Hafız atışırlar. Atışmayı bırakıp sohbete başlarlar. Şerif Cırk’ın sesi gür olduğu için Kör Hafız, Onu iri yapılı, babayiğit biri sanırmış. Sohbet esnasında Kör Hafız, Şerif’e, “Beri gel bakalım delikanlı, yaklaş yanıma,” der. Şerif yanına geldiğinde Kör Hafız onu kucaklar ve şaşırarak “Yahu ben seni şöyle babayiğit, boylu-boslu biri sanmıştım, sen ne kadar mahzun biriymişsin,” der. İşte o günden sonra Şerif Cırık, ”Mahzuni” mahlasını alır. Mahzuni, daha sonraları yazdığı bir şiirde, “Sorsalar ki nerden içtin doluyu/Berçenek’te Kör’ün birinden içtim,” diyerek o günün hatırasını kayda geçirmiştir.

Mahzuni Baba’yı düşünsel ve müzikal açıdan kimler etkilemiş? Kimlerin teknesinde yoğrulmuş? Ustanın ustaları hakkında neler anlatırsınız?

Mahzuni Baba, köyde ilk ciddi eğitimini Şakir Baba, Cırık Baba ve Pehlül amcasından alır. Burada hem tekkede tasavvufi bir eğitim alır hem de edep erkan talim eder. Usta/çırak ilişkisiyle saz çalmayı öğrenir.

Mahzuni, kimlerden, nasıl ve ne kadar etkilenmiştir. Bunu kendi ağzından dinleyelim isterseniz: “Geçmişteki ozanları, yaşayan ozanları bir bir inceledim. Kendime yol gösterecek kılavuz olarak Pir Sultan Abdal’ı seçtim. Ses olarak da etkilendiğim Davut Sulari’dir. Toprak çocuğuyuz, toprağa karşı büyük bir özlemimiz var. Bunları dile getiren Veysel Baba’dır. Belirli bir derecede onun da etkisinden kaldım. Türkülerime Âşık Veysel mülayimliğini kattım. Düşün felsefemi de yine Pir Sultan Abdal’dan aldım. Ve şunu anladım o güne kadar halk sürekli olarak istismar edilmiş. Halk şiiri geleneği gül, bülbül, çiçek edebiyat ile uyutma perhizi olarak kullanılmıştı. İlk amacım bugüne kadar gelen bu kalıpları kırmak oldu. Olaylardan ve halkın yaşamından aldığım gerçekleri konu olarak işledim ve bu güne kadar böyle geldik… Ben Anadolu geleneksel halk kültürü zincirinin kendi çapında bir ozanıyım. Ancak cumhuriyet kavramının, cumhuriyetçi yapının bıkmaz usanmaz bir hayranı ve müptelasıyım,” der.

Mahzuni Şerif Âşık Veysel’le

Birazda Onu doğuran coğrafya hakkında bilgi verseniz… Onunla aynı topraklarda doğdunuz. Nedir bu coğrafyanın iksiri? Ozanlar, şairler diyarı buralar…

Mahzuni Şerif bir dörtlükte memleketini şöyle betimler:

“Berçenek uzun yazılar
Orada rüzgâr sızılar
Mor koyunlar, dört kuzular
Gitti artık gelme deli deli”

Berçenek, K. Maraş ilinin Afşin ilçesine bağlı bozkır bir köydür. Doğusunda Çomudüz ve Alemdar Köyü, güneyinde Elbistan-Afşin Termik Santralı, Çoğulhan ve Yazıbelen köyleri, batısında Kangal, İnci Köyü, kuzey-batısında Tanır nahiyesi bulunur. “Elbistan’dan 37 km uzaklıkta Afşin’den kuzey doğuya düşen, tezekler dumanlarla, çamur yollarla tüten o köy, benim köyüm işte. Bu köy 105 senelik Berçenek’tir” der Mahzuni.

“Vay göresim geldi, Berçenek seni
Dumanlı dumanlı, oy bizim eller”

Berçenek, sözcüğünün kökeni Ağuçan ocakzadelerinin Hozat ve Ovacık bölgesinde yurt edindikleri bir mevkiinin adından geliyor. Bergana ve Bergina Kürtçe köyün adıdır. Selçuklular döneminde Selçuklu bir komutan bu ocakzadelerin halkından vergi ve asker ister. Bir gün de çadırda bu komutanla Can Baba ve müritleri içki içerler. Komutan Can Babaya, “Al şu zehri iç, kerametini göster,” der. Can Baba da içer ancak orada Hakk’a kavuşur. Oradan göç eden müritlerden büyük bir aile Elbistan Hasankendi köyünü Çilingir Çayırı’nda kurarlar. Hasankendi köyünde Pir Mehmet Dede’nin türbesi vardır. Hasankendi köyünde de Osmanlı kadıları, köylüleri rahat bırakmazlar, köylüden asker ve vergi isterler. Pir Mehmet Dede iki evlidir. Birinci hanımından olanlar Berçenek köyünü keşfederler. Şu an Berçenek’te var olanlar da o zamanlardan gelenlerdir. O ilk Hozat ve Ovacık bölgesindeki eski yerleşim yerinin ismini koymak isterler. Bergana, Bergina, Beriçanak gibi. Berçenek ismi sonradan şekillenir. Koyunların otlandığı yer ber, çanak da koyunların su içmesi için taştaki oyuk yer, yani suluk Berçanak, sonra sözcük zaman içinde değişime uğrayarak Berçenek biçimini alır. Mahzuni ailesi, Tunceli’den Akçadağ’a oradan da Elbistan’ın Hasankendi köyüne gelir ve Berçenek’i başlangıçta yayla olarak kullanır, daha sonra gelip gitmenin zor olduğunu düşünerek buraya yerleşirler.

“Üç jandarma bir karakol
Yumurtası tavuğu bol
Ne okul var ne düzgün yol
Eyvah köyüm yiğit köyüm”

Malatya’dan gelen Tayyar Efendi, Bektaşiliği yayarak Cırık Baba, Şakir Baba, Ali ve Alirıza Baba’yı yetiştirir. Bu insanların örnek insanlar olması, hakça bölüşmesi, dargını barıştırması, ekmeği paylaşması, sevgi ve hoşgörü içinde olması köylünün ilgisini çeker ve onlara doğal olarak saygı duyulur. Bütün bunlar genç Mahzuni’nin de dikkatini çeker ve bu babalara bağlılığını artırarak bu tekkede gelişimini sağlar. Hacıbektaş Veli felsefesine bağlı olarak “Eline, diline, beline sahip ol; incinsen de incitme,” anlayışı köye kısa sürede hâkim olur. Bu kültür iklimini bu çevrede ilk benimseyen Berçenek köyü olmuştur.

“Avukat yer parasını
Muhtar eker merasını
Kimse sarmaz yarasını
Aman köyüm eyvah köyüm”

Şakir Baba, kapısının önüne bir büyük kuyu deşerek bostan eker, yetiştirdiklerini köylüye dağıtarak örnek olur. Cırık Baba, sakin, sessiz, içe dönük bir insandır, kimseyi incitmez, hatır gönül bilir. Ardından Âşık Mahrumi, Aladeli, Umut Hüseyin, Umut Hasan, Pehlül Cırık ve Hasan Hüseyin de köyün önemli şairlerdendir.

“Aslan postu kürkü yoktur
Suyu yoktur parkı yoktur
Bir esirden farkı yoktur
Aman köyüm yiğit köyüm”

Berçenek’te kavga olmaz çünkü eğitimli bir köydür. Yokluk paylaşılır, “Ne olursan ol, insan ol,” düsturu vardı. Kavga olduğunda araya Şakir ve Cırık Baba girer, insanları sakinleştirirler, “Kinin yerine sevgi ekin,” derler. Bunu ilerleyen yıllarda Mahzuni, “Kuru hayal, fâni dünya boşumuş,” biçiminde özetleyerek Yunus Emre’nin “Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz,” anlayışına paralel bir deyişle ifade eder. Misafir ağırlama, iyi niyet, sevgi ve hoşgörü egemendir bu köyde. Bu değerler de Mahzuni’ye geçer. Berçenek, Alevi ve Sünnilerin karışımından oluşan bir kültürle harmanlanmış bir köydür. Bu köyde kimin Alevi kimin Sünni olduğunu bilinmez. Bu kadar hoşgörülü bir köydür. Camide Cuma namazı kılınır, akşam da Cem evine gidilir, İki mezhebin de gerekleri yerine getirilir.

“Savaş gelince köy köydür
Seçim olunca köy köydür
Ondan gayrı hiçbir şeydir
Eyvah köyüm yiğit köyüm”

Mahzuni’nin köylüsü ve yakın arkadaşı Emekli Öğretmen Mustafa Arslan, Mahzuni’nin doğumunu şöyle özetler: “Evimize bir kadın geldi. Abdulkadir’in hanımı Mese’ye, ‘Döndü’nün bir oğlu oldu. Ufak tefek ama çok canlı,’ dedi.  Döndü Bacı’nın evine gittim baktım ki çocuk, ufak tefek ama canlı bir çocuktu…”

Sadık Arslan

Ozan yatağı ve edep erkân bilmek sadece Berçenek’le sınırlı değildir. Berçenek’in damadı Afşinli Yemliha Ertekin, Hunulu Osman Dağlı, Tanırlı Hayati Vasfi Taşyürek ve Âşık Yener (Bu dört ozan da Sünnidir) de bu yörenin havasından suyundan etkilenen değerli ozanlardır ve Mahzuni’nin yol arkadaşlarıdır ki daha sonra Mahzuni, Yemliha Ertekin ve Osman Dağlı ile “Hakikatçiler” grubunu kuracaktır. Ayrıca Elbistanlı Abdurrahim Karakoç da yazdığı şiirlerle ve özellikle “Mihriban” şiiriyle Maraş yöresinin ekol şairlerindendir. Sonuçta toprak; sevdasını, hüznünü, sevincini, acısını türkülere saza ve söze verir. Bu kültür, bu ozanları yaratırken ozanlar da sazı ve sözüyle Maraşlılık kültürünü oluşturur. “İnsan yaşadığı yerin toprağına benzer. O yerin havasına, suyuna…”

“Ne uzaktır şu Maraş’a
Benim köyüm dertli köyüm
Yol bitmiyor koşa koşa
Aman köyüm yiğit köyüm”

Mahzuni, Berçenekli olmakla ilgili şunları söyler: “Ben köyde doğmuş, köyde büyümüş, köyde umutlanmış fakat bütün umutlarını köyde yitirmiş bir toprak işçisinin çocuğuyum. Bir yerleşim alanında yol, hastane, postane, pazar, dükkan yoksa derde derman için bir aspirin bulunmuyorsa; bütün tapusu, kapısı bir ağaya ait bir hayat sürüp gidiyorsa; her davayı kaybediyor, her hâkimden, doktordan azar işitiyorsan; ağıl ve ağır kokusu dışında koku almayan, tozdan mı topraktan başka yüz cilası görmeyen, anası avradı, çoluk çocuğu yüzyıllardır karın tokluğuna çalışıp onu da alırken kan katranla yiyen bir rezilliğin adı, köyden başka ne olabilir ki?”

“Ocakları tezek dolu
Gözlerime gider külü
Çamurdan çıkılmaz yolu
Eyvah köyüm yiğit köyüm”

Ozanın 1961 yılında ilk plağı “Aman Doktor Bak Bebeğe” çıkar. O yıllar sağlık hizmetleri zenginlere mahsustur. Doktorlar, yoksul ve sigortasız insanlara bakmaz, baksa dahi hastalıkla ilgili hastaya ve hasta yakınlarına bilgi vermez. Mahzuni, içinde bulunduğu yoksulluğun ve kendisi gibi yoksulların derdini bu plakla dile getirirken milyonlarca yoksul insanın ruh halini anlattığının da farkındadır. Plak, bu yüzden çok tutar ve satış rekorları kırar. Bu plak aynı zamanda Mahzuni damgasını milyonların kalbine nakşeder ve şairin geniş kitleler tarafından tanınmasına yol açar.

“Berçenek’ten yaya geldim
Aman doktor bak bebeğe
Beşiğini elden aldım
Yandım doktor bak bebeğe”

Mahzuni’nin en bilindik, sevilerek dinlenen türküsü “İşte Gidiyorum Çeşmi Siyahım”. Dinleyip de derinlere dalmayan, zaman ve mekânın sınırlayıcılığından kurtulmayan yoktur sanırım. Usta bu türküyü kime yazmış? Sadık Bey, türkünün hikâyesi hakkında neler söylersiniz?

“İşte Gidiyorum Çeşmi Siyahım” türküsünü Mahzuni’nin ayrıldığı eşi Suna’ya aşk şiiri olarak yazdığı zannedilmektedir. Oysa “Çeşm-i Siyahım”ın bir ağıt olduğu Maksudi’nin günlüklerinde ve yeğeni Hacı Cırık’ın arşivinde şöyle ifade edilir: “Aslında bu şiir (ağıt),  Afe Ana  için söylenmiştir. Afe Ana, gırtlak kanserinden mustarip bir hastadır. Mahzuni, Afe Ana’yı çok sevmekte ve ona çok değer vermektedir. Afe Ananın hastalığı ilerleyip ağrıları artınca bu ağrıların acısına dayanamayan Afe Ana’nın kara yağız bir delikanlı olan Mahzuni’ye çaresiz bir gözle bakıp “Önümüze koca dağlar sıralansa da gidiyorum kara gözlüm, ağlama” demesiyle Mahzuni, esinlenir ve bir çırpıda (irticalen) “Çeşm-i Siyahım”ı yazar ve Afe Ananın yanında okur. Afe Ana gözyaşlarına hâkim olamaz ve bu şiirden çok etkilenir, şiiri ölümüne dek dinleyerek Hakk’a teslim olur. Mahzuni, şiiri ilk kez sazıyla Afe Ananın vasiyeti üzerine mezarlıkta (Maksudi de vardır) onun toprağa verilmesi esnasında ağlayarak okumuştur.”(Yeğeni Hacı Cırık)

Afe Ana için yazılan ya da ona ithaf edilen “Çeşm-i Siyahım”ın 1963’teki ilk hali:

“İşte gidiyorum çeşm-i siyahım
Önümüze dağlar sıralansa da
Sermayem figanım kârım eyvahım
Bundan keri bahtım karalansa da

Hayli dolaşayım yüce dağlarda
Sen beni bıraktın ah ile zarda
Konup feryad edem viran bağlarda
Ayağıma cennet kiralansa da

Acımadın derunumun narına
Çalınasın Haydar Zülfikar’ına
Benzettin Erdabil Cefadar’ına
Gam yemem yüreğim yaralansa da

Benzettin canımı zülfün teline
Giriftar eyledin gurbet eline
Güler oldun Mahzuni’nin haline
Yezidin elinde parelense de”

Ve bilinen son hâli:

“İşte gidiyorum çeşm-i siyahım
Önümüze dağlar sıralansa da
Sermayem derdimdir servetim ahım
Karardıkça bahtım karalansa da

Hayli dolaşayım yüce dağlarda
Dost beni bıraktı ah ile zarda
Ötmek istiyorum viran bağlarda
Ayağıma cennet kiralansa da

(…)

Mahzuni Şerif’in yoldaşları, saz ve söz arkadaşları kimlerdi?

En başta Osman Dağlı (Âşık Maksudi), Yemliha Ertekin, Afe Ana, Âşık Mahrumi, Tanırlı Âşık Yener, Aladeli ideolojik olarak farklı olsa da Abdurrahim Karakoç sayılabilir.

Sadık Arslan

Arkadaşları ve yoldaşlarından bahsettiniz. Tam da burada “Hakikatçiler Hareketi”ni konuşmadan geçemeyiz. Anlatır mısınız “Hakikatçiler Hareketi”ni?

Mahzuni, Sünni ailelerden gelme Yemliha Ertekin ve Osman Dağlı (Âşık Maksudi) ile birlikte sorunuzda dile getirdiğiniz “Hakikatçiler” adı altında bir hareket oluşturmak ister. Temel amaç Alevilik-Sünnilik arasındaki farkı ortadan kaldırmak ve insanın mezhebi, rengi, görüşü, soyu sopu ne olursa olsun insana değer vermek ve onu yüceltmektir. Hatta bu anlayışın tezahürü olarak ta 1967 yılında Şerif Cırık ve Osman Dağlı tarafından yazılan “dertname” Cemal Gürsel’e hitaben kaleme alınır. Ancak Mahzuni ile Maksudi’nin kadim dostluğu 1970’li yıllarda çatırdamaya başlar. Mahzuni 1969 yılında hem İşçi Partisinden ayrılıp Birlik Partisine geçer, hem de Maksudi’nin genel başkan, kendisinin de başkan yardımcısı olduğu Devrimci Halk Ozanları Derneği başkan yardımcılığından ayrılır ve ilk kırılma böyle başlar. Arkasından aralarına ailevi başka sorunlar da girince Maksudi ile 1969 yılında yollar ayrılır ve Maksudi 1971 yılında Almanya’ya gider.

Sadık Bey Alevi, Sünni, Sağcı, Solcu toplumun her kesimi Mahzuni Şerif’i sevdi, bağrına bastı. Severek dinledi. Mahzuni Baba’nın bu denli sevilmesi ve benimsenmesini nasıl değerlendirmek gerekir?

Mahzuni Şerif’in şiirlerinde, türkülerinde barış, hoşgörü ve katıksız bir hümanizm vardır. Ayrıca rol yapmaz Mahzuni, söylediklerini hayatına da uyarlamıştır. Yukarıda bahsettiğimiz gibi doğup büyüdüğü topraklarda da hoşgörü, yardımlaşma, alçakgönüllük, diğergamlık neşv-ü nema bulmuş. O, insanlara ve edebiyata ideolojik olarak bakmaz, herkesi sever ve kucaklar. İnsanları birbirine düşüren senlik-benlik davalarının uzağındadır. İnsan öldürmenin haklı bir tarafı olmayacağına, toplumsal olaylarda bile insan öldürmenin mazeretinin bulunamayacağına inanır. Sınıfsız, sınırsız bir dünya özlemi, herkesin eğitim alabildiği eşitlikçi, hakça paylaşımın olduğu âdil bir düzen, gelişmiş bir dünya ister. Her zaman zalimin karşısında mazlumun yanında yer alır. Mahzuni’nin sevilmesinin ve halk tarafından benimsenmesinin asıl nedeni budur. Bunu aşağıdaki dörtlüklerde de yoğun olarak görebiliriz.

“Boşa dövüşmeyin bizim yiğitler
Sizi vurduranlar vurulmuyor ki
Kim bilir nerde hangi koltukta
Kömürde tarlada yorulmuyor ki”

(…)

“Ah ne olur bizim köyde
Herkesi okur göreydim
Altmışı bulmuş babamda
Bir günlük fikir göreydim”

(…)

“Kimi hızlı gider uzun yol tutar
Kimi altın satar kimi pul yutar
Kimi soğan bulmaz kimi bal yutar
Kimi parmağını yalamış gider”

(…)

Son olarak neler söylemek istersiniz?

Müsaadenizle ben biraz da Mahzuni Baba’nın ağıtlarından söz etmek isterim. Ağıtlar Mahzuni’nin hayata, insana bakışını bütün açıklığıyla göz önüne getirir. Ağıtlarını incelemeden Onu anlamak uğraşısı eksik kalır. Hiç tanımadığı insanların acısını bile içinin derinliklerinde hisseder. Aynı zamanda ağıt bizim sözlü kültürümüzün vazgeçilmez unsurlarındandır. 

“Toprağa mal oldu kaytan bıyıklar
Kirpikler ümidin kırmış ağlıyor oy”

Mahzuni, ağıtlarını hem tanıdığı, değer verdiği dostları ve akrabaları için hem de hiç tanımadığı halde onların acısını acısı bildiği insanlar için yakmıştır. Berçenek’e yakın Tanır nahiyesine bağlı Bozyer köyüne sevgili arkadaşı, sırdaşı, Muhtar Hasan Hüseyin’i görmek için gider ancak evde bir matem havası olduğunu sezinlemesi uzun sürmez, çay içerken Hasan Hüseyin’in bir komplo sonucu davet edildiği evde kendisini çekemeyenler tarafından öldürüldüğünü ve dört çocuğun yetim kaldığını öğrenir, duygulanır ve çok üzülür. Fikret Otyam’ın da bulunduğu bir dost meclisinde hüzünlenerek bu anıyı anlatır ve irticalen sazıyla bu ağıdı yakar. Fikret Otyam da bu sırada kayıttadır. Otuz küsur yıl bu bandı buzdolabında saklar. Aradan geçen süre içinde Mahzuni bu ağıdı söylediğini unutmuştur. Otuz yıl sonra Otyam, dostu Mahzuni’ye sürpriz yaparak bu ağıdı verir. İşte Tanırlı Hüseyin’in Ağıdı’ndan bazı dizeler:

“Bilmeden gelmiştim anam anam
Bozyer köyüne
Kara gün karşımda durmuş ağlıyor of
Yürü yalan dünya doymadım sana
Ömrün nihayete ermiş ağlıyor oy
De deyim oy ne deyim oy kader”

(…)  

Dokuz Yavruya ağıt:

“Gavur muydun gavur kızı
Öldürürken lamba tutmuş”

Darboğaz’a dışarıdan gelen ailenin çalışkan ve birbirilerine bağlı kardeşleri kısa sürede kalkınıp, bir düzen kurarlar. Bundan rahatsızlık duyan Darboğaz’daki birkaç kişi “Böyle giderse bunlar yakın bir tarihte köyü ele geçirirler,” diye düşünerek ailenin tamamını öldürmeyi planlarlar. Düşmanlar, gece yarısı ailenin evine gelir, avluda kız kardeşleriyle karşılaşırlar ve kızın elinde lamba vardır. Silahı sırtına dayayarak kardeşlerinin yerini göstermesini isterler, kızcağız bütün direnişine rağmen gelenleri ikna edemez ve lamba tutarak düşmanlarını, kardeşlerinin yattığı odaya götürür.

Âşık Mahzuni Şerif

Adamlar, Osman, Muharrem, İbrahim, Mehmet, Hüseyin, Ali, Muzaffer, Rıza ve Hasan’ı tek tek öldürüp kaçarlar. Hadise yerine gelen babaları, dokuz oğlunun kanlı bedenlerine dokuzar defa sarılır. Ayağa kalkıp bağırarak “ağlamayacağım, yas tutmayacağım. Ne zaman oğullarımın intikamını alırsam o zaman, canı yanan saçını yolanlarla beraber ağlayacağım,” diyerek oğullarını defneder. Gelinlerini başına toplayıp, “Sizin kocalarınız, benim oğullarım öldüler. Sizler genç kadınlarsınız. Onun için babalarınızın evine gidin. Bundan başka da bana ar yapmayın,” diyerek gelinlerini babalarının evine gönderir. Kız ve erkek torunlarını intikam ateşi ile büyütür. Aradan on yıl geçtikten sonra, kağnı arabası ile tek başına kazaya gider. “Onlarsa yanacak, yanmayanlar sizin yağlı kurşunlarınızla ölecekler. Benim tattığım acıyı onların da anaları, babaları, çocukları tadacak. Anladınız mı?” diye teker, teker torunlarına sorar. Çocuklar “Anladık,” derler. Çocuklar da evden çıkanı vururlar. Köy mahşer yerine döner. Her yer alev alev olur. Kapıdan, pencereden çıkan alevler diğer evlerin üstünde bulunan ot haymalarını da tutuşturur. Olayda ne var ne oluyor diye telaşlanıp insanların aklı başına gelinceye kadar dokuz kardeşin babası, torunlarını alarak derenin içinde kaybolmuş gitmiştir bile. Bu yangında ve vurularak öldürülen insan sayısı yirmi iki kişidir. Dokuz kardeşin babası, intikamını aldıktan sonra oğullarına ağlamaya başlar. Ozan Mahzuni de sazını alıp Dokuz Yavruya Ağıt’ı yakar:

“Dokuz teneşir kuruldu
Dokuz teneşir kuruldu
Dokuz da kazan kuruldu
Allah düşmana vermesin

(…)

İbrahim’im tutmaz özüm
İbrahim’im tutmaz özüm
Yanıyor yavrular gözüm
Dokuz yavrum ölmez idi
Sebeb oldu zalım kızım”

(…)

Murat otomobiliyle kaza yaparak ölen bir babanın acısını kendi babasını yitirmiş gibi gören ve bu acıyı yüreğinde hisseden Mahzuni, aynı zamanda bu otomobili yapan firmanın da sorgulanması gerektiğini Babama Ağıt’ta şöyle anlatır.

“Gardaş bu hızla nere gidersin?
Zalım Murad aldı nazlı babamı, oy, babamı

Antep ellerinde Kilis yolunda

Zalım Murad aldı nazlı babamı, oy, babamı

Murad’ın firması kınalar yaksın
Katil şoförün paralar taksın

İlgili bakmadı insanlık baksın

Zalım Murad aldı nazlı babamı
Issız koydun benim garip yuvamı”

(…)

Berçenek’te bir çoban dövüşünde öldürülen yiğit ve yağız bir delikanlı olan Hacı Bayram, karnında bebeği ile genç hanımını dul bırakarak Turna Pınarı’nda öldürülür. Onun acısı da artık Mahzuni’nin acısıdır. Şair, Turna Pınarı’nda şöyle der:

“Yine duman duman da oy bizim eller
Çağlayıp akıyor da Turna Pınarı

Yuvası dağılmış da ötmez bülbüller
Bağrımı yakıyor da Turna Pınarı

Berçenek bağından gelip de geçmem”

(…)

Mehmet Hurmanlı, İstanbul’da Mühendislik okuyan genç bir öğrencidir. Bir gün evleri soyulur, aynı gün de Mahzuni’nin İstanbul’da konseri vardır. Hurmanlı, parası olmadığı için bu konsere gidemez ancak Mahzuni’yi Londra Palas otelinde bulur ve içinde bulunduğu çaresizliği hemşehrisine bütün detaylarıyla anlatır. Mahzuni, bu duruma üzülür ve yanında bulunan menajerine “Şu konser paralarını ver hele!” der. Poşet içindeki paralardan birini genç mühendislik öğrencisine saymadan teslim eder ve “İhtiyaçlarınızı bu parayla temin edin!” der. Hurmanlı, bu parayla yeniden bir ev kurar. Bundan sonra da Mahzuni’nin en büyük hayranlarından ve sevdalılarından olur. Ömrü boyunca da büyük ozanı yalnız bırakmaz. Mahzuni, memleketine geldiğinde sürekli Hurmanlı’yla görüşür ve dertleşir, ona iyi bir yoldaş olur. Mehmet Hurmanlı, üniversiteden mezun olduktan sonra TKİ’de mühendis olarak işe başlar, Mahzuni, Afşin’e geldikçe ona uğrar ve onunla muhabbet eder ancak Hurmanlı, 7 Şubat 1991 tarihinde 49 yaşındayken kalp krizi geçirerek hayatını kaybeder. Mahzuni Şerif, onun için “Mehmet’ime Ağıt”ta şunları söyler:

“Hurman çayı, Hurman çayı
Niye bulanık akarsın?
Yiğit Mehmet can veriyor
Gardaşları çabuk varsın

Fidan boylu mühendisim
Yerden kalkıp gülmez m’ ola, ey?
Kurban olam kadir mevlam
Geri Mehmet gelmez m’ ola?”

(…)

Mahzuni, Sivas’ta veremden ölen Mustafa’nın çok sevdiği nişanlısı Senem’in düşmanları tarafından elinden alınmasını hüzünlü bir dille ağıda döker. Mıstık’ın Ağıdı’nda ozan şöyle der:

“Sevinip de şu Sivas’a gelince
Röntgen aynasına karşı durunca
Korktuğum başıma geldi neyleyim
Doktor, verem diye rapor verince
Korktuğum başıma geldi neyleyim”

Ahmet Kaya ile uzun yıllar gönül birliği yapan ve birçok sofrada bir araya gelen Ozan, Ahmet Kaya’nın yurdu terk edip memleket özlemiyle Fransa’da kalp krizinden ölmesi üzerine şu ağıdı yakar:

“Ağladıkca bahar oldu dağların
Toprağına küsme Ahmet geri gel
Gurbet eller burdan güzel değildir
Yaban elde esme Ahmet geri gel

Gelemez misin, dönemez misin?
Gözüm niye üzgünsün gülemez misin?

(…)

Son olarak Âşık Mahzuni Şerif ile ilgili bu sohbet ortamını oluşturduğunuz için çok teşekkür ederim.

Sağolun Sadık Bey. Mahzuni Baba ile ilgili sohbet teklifimizi geri çevirmediniz. Nezaketiniz ve ayırdığınız zaman için ayrıca size çok teşekkür ederiz. 

Muaz ERGÜ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir