Savaş Ontolojisi

Hiç durmadılar ki, şimdi de dursunlar. Haçlı seferleri, biz Anadolu’ya geldiğimiz için mi tarih sahnesine sürüldü?

Şayet Anadolu’ya gelmeseydik, nedenlerini her birimizin üç aşağı beş yukarı kestirebileceği üzere, uzak Asya steplerinden şimdiye çoktan bizi Pasifik’e dökmüşlerdi.

‘Soykırım’ın tanınmasıyla birlikte yeni ve daha hacimli bir haçlı seferinin startının verildiğine dair görüşler dolaşıyor ortada. Bu seferler, belli sebeplere bağlı belli periyotlarla mı yapılıyordu ki, yenisinden bahsediyoruz. Bunlar ardı arkası kesilmeden farklı farklı suretlerde kendini gösterir biçimde tarih boyunca devam etti ve edecek.

İnsanın fert olarak kendisinin, ailesinin, cemaatinin, milletinin, en nihai noktada sebep asabiyetinin dışında kalanları dünyanın atık maddesi olarak görmesinin veya kendi çıkarı için dönüştürelebilir bir yığından ibaret saymasının sebepleri üzerinde çok ciddi düşünmek gerekir.

Bir coğrafyadaki varlığınızın tartışılır olması, o coğrafyayla ifade edilen varlığınızdan ziyade, bizatihi varlığınızla alakalıdır. Türkiye ile ilgili meseleleri budur.

Ontolojik olarak tövbesi de olmayan ontolojik ilk günah kavramının, özellikle de Müslüman Doğu’ya yönelik yakıcı yönelimlerinin seyrini ve sonuçlarını, bugün, okuduğumuz tarihin sathının ne kadarını işgal ettiği noktasından düşünürsek bunu anlamamız zor olmayacaktır.

Ontolojik günah dedik. Evet, daha baştan silinmesi mümkün görünmeyen yani tövbesi olmayan bir günahla birlikte bu alemde vücut bulduğunu varsayan bir zihinsel yapının, sulhle, selametle, en azından, yanaşık düzen yaşamasının imkanı olabilir mi?

O daima savaşacaktır. Günahını ‘çıkarıp’ üzerine yapıştıracağı ve bununla bir nebze olsun ferahlayacağını vehmettiği bir başkası ya da başkalarını bulmakla yükümlü sayacaktır kendini.

Muhatap bulamadığı vakit, kendiyle, kendinden olanlarla savaşacaktır. Ama mutlaka savaşacaktır. Çünkü huzursuzdur. Çünkü ‘huzursuz kendilik’ten kurtulabilme şansı asla yoktur. Çünkü ‘huzursuz ve günahkar kendilik’in önüne geçebilme imkanlarını ta ezelden kaybetmiştir.

Dolayısıyla bir adım gerisinden takip etmeye hayat boyu mahkum olduğu o arızalı benlik merkezinde oluşan tarihsel hayat vizyonu, yakıcıdır, yıkıcıdır, karanlıktır.

Zira günah, kaynağı itibarıyla ateş tabiatlı olduğu için, öbür türlü bir hikayenin yazımına izin vermez. Yakıcıdır ya, elinde kılıç olduğunda yüksek özgüvenli gözükür, ama bu, karşısındakinin elinde kılıç olmaması şartına bağlıdır. Bağlamına uygunluğu açısından zikredecek olursak, huzursuz ve saldırgan karakteristiğin gerek ferdi gerekse külli manada çizdiği o özgüven tablosunun temelinde yatan saik budur.

Günahını bulaştırmak, günahın ezeliliğini ebedi bir hacme kavuşturmak, ilk günahın neden olduğu ontolojik manadaki ezeli yenilginin değiştirilemez bir kader olduğunu kabul etmek ve bunun acısının başkalarına verilecek ızdıraplarla bir lahza olsun dindirilebileceğini düşünmek gibi faktörleri de yukarıdaki cümlelere ekleyebiliriz. Tövbe suyuyla ıslanıp serinlemesini bekleyemeyeceğimiz bu şirazeyle mücadele etmenin yöntemi yok mudur peki.

Tarihimizi bütün boyutlarıyla sahih kaynaklarından tekrar tekrar okumaya, okumakla hasıl olacak murada ulaşmak için kafamızı çatlatırcasına hikmetle düşünüp kavramaya var mıyız?

Erdal ÇAKIR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir