Sen Türkülerini Söyle

Başrollerini Kadir İnanır ile Sibel Turnagöl’ün üstlendiği 1986 yılı bir Şerif Gören filmidir. 12 Eylül darbesi ile birlikte tevkif edilen Hayri, hapishanede gördüğü kötü muamelenin izlerini zihninde bir yerde saklayarak yedi yıl sonra gökyüzüne ve özgürlüğüne kavuşmuştur. Ama bu özgürlük, ona hayatına yarım kaldığı yerden devam etme fırsatı vermeyecektir. Kendisi Konya’ya sürgün edilmiştir. Elinde valizi ile İstanbul sokaklarını arşınlarken bir yandan da yaşadıklarını, yaşayacaklarını düşünür. Yaşadığı sokağa girdiği andan itibaren pencere, kapı arkalarından üzerine dikilmiş gözleri hisseden Hayri, elinde kalan tek şeye, gülüşüne sığınmaktadır. İnsan kendi içindeki mahkemesinde kendini beraat ettirdiyse bir kere asla başını öne eğmiyor. Yedi düvel sen suçlusun dese de kendini suçlu görmüyor işte. Hayri de inandığı davasının izinden gitmiş ve bunun uğruna hükümler giymiştir ama gelin görün ki bu dava adeta sadece Hayri’nin şahsi davası halini almıştır. Evinde babası, anne ve kız kardeşin aksine kendisine yüz çevirmekte, kendisince bedel ödetmektedir. Hayri’yle konuşmayan baba, “Ona polise teslim ol dedim, dinlemedi. Dik kafalı işte ne olacak. Onun yüzünden mahalleye çıkamaz olduk. Tabii evlatlıktan reddederim,” diye oğlunu suçlar. Baba ‘mini devlet aile’de devlet’i temsil ettiğinden onun sözünü dinlememek devlete karşı çıkmaktır. İşkence filmde ağırlıklı bir yer tutmasa da sık sık geriye dönüşlerle işkence hatırlatması yapılır. Hayri geceleri işkence kâbusları görerek uyanmaktadır. İşkence karanlık bir koridorda gözleri bağlı işkenceye götürülen bir adam ve çığlık motifiyle yer alır filmde. Annesinin Hayri’ye “Sana bir kötülük yaptılar mı oğlum, sana bir zarar verdiler mi? Hep dedim, Hayri’me bir kötülük yapsınlar bak ben neler yaparım,” sözleri üzerine iki kişinin Hayri’yi gözleri bağlı olarak bir odaya soktuklarını görürüz. İçeriden bağırtılar gelir. Fiziksel şiddetin varlığı bu sahnelerde açıkça olmasa da ortaya konulur. Bu sahneler film boyunca birkaç farklı yerde tekrar gösterilir.

Yedi yıl sonra dışarıdaki dünya onun için adeta yabancıdır. Aynı dava ile sırt sırta verdikleri arkadaşları kendisine artık yabancı olmuştur. Aynı dili konuşamaz, aynı fikirleri paylaşamaz olduğu bu insanların içinde bulunurken içten içe onları yargılamakta, karşı çıktıkları sistemin bir parçası haline gelişlerine inanamamaktadır. Reklam ve sinema sektörüne girmiş olan arkadaşlarının şimdiki hali karşısında yabancılık yaşamakla birlikte onlarla vakit geçirmekten de kendini alamaz. Hapisten çıktığını öğrenen akrabaların geçmiş olsun ziyareti Hayri’ye cezaevinde olduğu yıllarda pek çok şeyin değişmiş olduğunu gösterir. Yapılan sohbetler 1980’lerde Türkiye’de yaşanan kimlik/bilinç değişimini seyirciye de aktarmaktadır. En yakın arkadaşları tarafından yıllarca ne aranıp ne sorulmuştur. Kendini yalnızlığa mahkum edilmiş biri olarak hisseden Hayri, bu gerçeğe rağmen Konya’ya gitmeden önce günlerini eski dava arkadaşlarıyla geçirse de aralarında bir yabancı olduğunu her gün biraz daha görmekte ve kabul etmektedir. Bu yabancılık sadece arkadaşlarına karşı değil, darbenin izlerini tamamen silmiş ve adeta hafızasız kalmış halka karşı da yaşanmaktadır. Hapishane arkadaşının ricası üzerine eşine götürdüğü mektup ve eşinin hayatına fahişe olarak devam etmesi filmde geride kalanların durumu hakkında genel bir fikir vermese de önemlidir. İstanbul’un gecelerinde sokaklarda kendini pazarlayan kadınlar, izbe otellerinde yaşananlar ülkenin darbe sonrası içine düştüğü durumu tasvir etmektedir. Hayri, kendisiyle konuşulması adeta sakıncalı ve uzak durulması gereken kişidir adeta. Hayri’nin Konya’ya gitmeden günün öncesinde son kez bir araya gelen arkadaşları adeta günah çıkarırlar kendisine. Neden değiştiklerini, neden kendisini yarıl yolda bıraktıklarını anlatırlar. Geçmişleriyle hesaplaşırlar bir diğer taraftan da. Hayri her zamanki gibi suskundur. Yüzündeki tebessüm ile dinler onları, lakin bu tebessüm artık gitgide karşısındakini hakir gören vakur bir tavırla birleşmiştir. Hayri’nin tam olarak ne düşündüğünü son sahnede öğrenir seyirci. Bu sahnede Hayri arabanın arka koltuğundan kendisine el sallayan üç arkadaşına ateş etmektedir eliyle. Onları zihninde öldürmekte ve tamamen geride bırakmaktadır bu defa.

Şerif Gören, Yeşilçam sineması koşulları içinde Yeşilçam sinemasına karşı mesajlar taşıyan ve ticari başarı gösterebilen filmler yapabilmiş ikinci yönetmendir. Diğer devrimci yönetmenler Türk sineması piyasasında ya hiç tutunamamışlar ya da bu konuda Şerif Gören kadar başarılı olamamışlardır. 12 eylül filmleri Türk sinemasında yeni ve farklı bir akım olarak değerlendirilebilir. Bunun nedeni de Türk sinemasında politik geleneğin gelişmesine hizmet etmesinde yatmaktadır. Bu yorumun doğruluğu tartışıladursun bu filmler sinema tarihinde haklı bir yere sahiptir. Bu dönemdeki yapılan filmlere bakıldığında akla gelen ilk isimler olarak sen türkülerini söyle, “Dikenli Yol” (1986), “Prenses” (1987), “Kara Sevdalı Bulut” (1989) sayılabilir. Bu filmlerin hemen hemen hepsinde baskının sonucu düşünceleri yüzünden cezalandırılan insanların 80 sonrası topluma bakışı incelenmiştir. Ancak bu bakış sonucu oluşan durumlar ise filmlerin farklı yönlerini oluşturmaktadır.

İşte tam bu noktada “Sen Türkülerini Söyle” filmi değerlendirilebilir. Çünkü bu çalışma filmin kahramanı Hayri’nin yaşadıkları sonrasında topluma bakışı açısından diğer çalışmalara göre nispeten farklılık taşımaktadır. Zira ana karakter Hayri hiçbir zaman yaşadıklarından pişmanlık duymamış ve hapisten çıktıktan sonra sürgüne gideceği güne kadar geçen sürede yaşadıklarına karşı olumsuz bir tavır sergilemiştir. Oysa diğer 12 Eylül filmlerinde bu durum farklı şekillerde anlatılmıştır. Bu yön de “Sen Türkülerini Söyle”yi, diğer çalışmaların yanında farklı kılmaktadır.

Emel AKBAŞ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir