Sığır, Çocuk ve “Soolcen Çiçea”

“Aaşam aaşam” dam sefası farklı olurdu Elbistan’ın…

Güneş, Şardağı’nı aşmaya başlarken kısa da olsa bir dam sefası sürülürdü. Evde hanımlar akşam yemeği hazırlarını tamamlamakla meşgulken çocuklarla işini bitirip eve gelen baba ve ağabeylerden de dama çıkan olurdu. Onların kimi -damdan dama- komşularla konuşur, kimi dama çıkmışken, kesea/keseği düşmüş Süvüu/süvüğü veya hefaa/hefeği/ahşap baca kapağı kaymış bacayı onarmaya başlar, kimi de çocuğunun artık uçmayan uçurtmasını onarma derdine. Çocuklar ya birbirlerini kovalar, ya abudamya/birdirbir ya da eleman azlığından kız-erkek karışık mici/çizgi/seksek oynarlardı. Eğer mevsim uygun ve yel deayorsa gazete kâğıdından yaptıkları Concorde uçağına benzer uçurtma uçurdukları da olurdu. Üç beş, sekiz on evin birbiri ile bitişik olan damlarında koşuşturmanın; hele, biri esik öteki yüusek ise, ondan buna, bundan ona atlamanın tadına doyulmazdı.

Bu arada, çocuklar, kendilerini oyuna kaptırıp toprak damda atlayıp sıçrama dozunu kaçırırlarsa aşağıdan genellikle ninelerden biri örtmeye veya varsa balkona çıkıp dama doğru bağırırdı:

Kele, damın naadar tozu gubarı varsa aşşa endirdiiz; öte varın hele şurdan!

Bağıran bir müddet bekleyip değişen bir şey olmadığını anlayınca daha kızgın sesle bir daha bağırırdı:

Kele orada heç mi ırahat durun diyen yok; bu nasıl iş!

Aslında, ‘durun diyen yok mu’ diye biten bu zavır çocuklardan daha çok orada olduğu halde dur demeyen büyüklere idi.

Rahatlıkla söylenebilir ki o zamanlar yetmişlere kadar Elbistan büyük bir köy gibiydi. Bir yandan sığırların, kağnıların sesi; öte yandan lealek/leylek laklakısı, tavık gıdaklaması duyulurken; eşşean/eşeğin anırtısına sokak köpeklerinin havlayıp çenilemesi; akşam sonrası ise cırcır böceanin cırlamasına gurbaaların vırraklaması karışırdı.

Elbistan, o zamanlar tarım ve hayvancılıkla uğraşan tipik bir Anadolu kasabasıydı. Çarşısı, pazarı köşkerden saatçilere, marangozlardan terzilerde kuyumculara, berberden elektrikçilere,  gazetecilere, culfalara/dokumacılara kadar her türlü esnafı; iki kışlık iki yazlık sineması, kaymakamı, belediyesi, hastahanesi her mahallede bir okulu ayrıca büyük bir ortaokulu ve lisesi olsa da büyük bir köy görünümündeydi…

Üç sığır sürüsü ile yayılmaya giden ineklerin ve onlara katılan ya da katılmayan eşeklerin, atların ve camızların naadar olduğunu kimse bilemezdi.

Nahırlar/sığır sürüleri, her yıl belirlenen ücret karşılığında tutulan sığırcılara güttürülürdü. Hayvanlar, sabahları ahırların kapıları açılıp evden çıkartılırdı. Onlar kendiliğinden toplanacakları yere gider, diğerleri gibi hareket saatini beklerdi. Eğer eve yeni alınmış bir sığır varsa onu alışıncaya kadar evden birisi götürür ve akşam geri getirirdi.

Kızılcaoba Mahallesi tarafının sığırları hemen önlerindeki meydanda toplanırken şeher tarafı bugünkü Ahmet Yesevi iş hanının batı taraf bitişiğindeki Mal Bazarı/hayvan pazarı denilen yerde üçüncü sürü de Güccük Çayır’da yani Ahmet Karaca Bey Caddesi’nin kuzeyine düşen yerdeki çimenlik alanda toplanırdı. Sığırcılar sabahtan akşama kadar, şeherin dışındaki otlak yerlerde yayar ve karanlık çökmeden geri getirirlerdi.

Mal Pazarı’nın etrafı, kovboy filmlerinde gördüğümüz gibi kazıkların üzerine ve yanlarına üç sıra halinde çakılı kalın ve düzgün ağaç çitle çevrilmişti. Güney ve kuzeydoğu köşesinde iki girişi vardı. Ulu bazarın kurulduğu pazartesi günleri köylerden satılması için getirilen büyük ve küçükbaş hayvanlar, iğne atsan yere düşmeyecek kadar sıklıkta bu alanı doldururdu. Yanların da müşteri bekleyen solmuş siyah ceket ve şalvarlı, çoğunun beli bez kuşaklı; istisnasız tamamı şapkalı, esmer veya güneş yanığı benizli, orta kısımları sigaradan sararmış kaba bıyıklı, en azı bir haftalık sakallı, hemen hepsinin ceplerinde paket tütünü, muhtar çakmağı, pıçaa ve tesbahı, bir metrekarelik yaalığı/mendili olan, kuşağının arasına emzik sokulmuş sahipleri olurdu. Sabahın köründe köylerinden getirirlerdi. Alıcıların, su, simit, gazoz satıcılarının ve diğer işi olanların girmesiyle de gerçekten bir ana baba günü gibi kalabalık; hayvan rengi, hayvan sesi, hayvan kokusu ve insanların her tondaki bağırması ile dolmuş ana baba günü olurdu…

Mal Pazarı’nda mahallemize uzak olmasına rağmen zaman zaman futbol maçı yapar, gale çelii/ Kale çeliği oynardık. Oynamak için cumartesi veya pazar günlerini seçerdik; çünkü pazartesi/ mal bazarı günü oraya toplanmış olan hayvanların, akşama kadar her yere boşalttıkları pislikleri tepelenip yayılarak adeta kaygan bir mayıs tarlasına dönerdi. Hafta sonuna kadar kurumasını beklerdik.

Oynadığımız oyunlar çok hareket icap ederdi. Koşardık, atlardık, dolayısıyla düşerek oturmak veya yatıp yuvarlanmak muhakkak olurdu. Kurumadan oynanmışsa eve gidince leş gibi olmuş giysileri gören annelerimiz, köpürerek üzerimize seardir/seğirtir bir yandan neremiz rast gelirse vurur, diğer yandan basardı beddua dolu zavırı:

Aman ılımadan ahıdasıca, sen nirelerde aanandın gene!? Kele ben her gün don mu yuyucum? Ne bu eliizden çekdiim?

Soyar, çaa gönderip temizlenmemizi sağlardı. Oradan çıkarken gözdağı vermekten de geri durmazdı:

‒ De bir daha eve beyle gel ben saa yapacaa biliyom!

Tekrar sığırlara dönelim:

İkindi sonuna kadar yayılan hayvanlar, sığırcıların önünde, doymuş halde Foşur foşur soluyarak daha aceleci adımlarla dönüşe geçerlerdi. Toplanma yerlerine yaklaşınca, sahipleriyle gidenler hariç diğerleri kuyruklarını sallaya sallaya, geçtiği sokaklara, oyun alanlarına pisliklerini mahallemizde bir arkadaşımın iki el parmaklarının ucunu kollarını daire yapıp birleştirerek ettiği tarifi ile “aha şuvaadar yoorum, tepsiimi” döke döke hiç şaşmadan evinin yolunu tutardı. Hatta karşısına çıkan bir köpekten, eli sopalı bir yaramaz çocuktan ürküp kaçsa bile yine bir şekilde eliynen goymuş gimi sahibinin evine gelir ve ahıra girerdi. Eğer, evin veya ahırın kapısı kapalı ise burnu ile şöyle bir iter, açılmazsa hafiften möööleyip geldiğini haber verdikten sonra beklemeye başlardı.

Bu hal, hayvanların evlerine alıştıkları kadar emzirmek için bekleşen yavrularına kavuşma duygularını da gösterir. Zaten, kendini seven evin çocuğunu bile gören hayvanların gözlerindeki ışıltı değişir, bir acayip kuyruk sallama ile sevincini sanki belli ederdi. Bunları görüp duyunca insanın hayvan demiyesi geliyor vallaha gı…

Genellikle ahırın kapısı açık olurdu; ama yine de sığırın gelmesi yaklaşınca evin herifi sormuş gibi emir verirdi:

Gız malların gapısını açtıı?

Açık olsa bile en azından “Aman anam döller geri gapadır da” kaygısıyla evin avradı iner ve bakardı. İnerken, içine süt sağacağı gapları da götürürdü. Hayvan daha gelmemişse boş durmamak için bir köşede dayalı duran çok sert bitkilerin sapları ile yapılmış çalı süpürgesini alıp şurayı burayı çalardı/süpürürdü. Eğer güccük döllerden biri hemen hayatın bir köşesindeki helaya (aşşaaya, dışarıya, ayakyoluna,  memişhaneye abdesaaneye, yüznumaraya) girmeyip bir yere büyüğünü yapmışsa “hay çar çar çatlayasın e mi; ne yedin de buvaadar çatladın?” diye beddua ile karışık “sokranarak” az önce süpürüp hayatın bir köşesine yığdığı süprüntünün çerini, çöpünü bir yana itip gubardan saasıynan/faraş ile alır ve üzerine atardı. Böylece hem görüntü çirkinliği, hem de kokması engellenir, hep de saası ile alıp helâya atmak için katılaşması sağlanırdı.

 Birçok aile, sütlerinin fazlasını satardı. Komşu çocukları ellerindeki içinde para olan sitil veya kalaylı bir tasla kapı önünde ineklerin sağılmasını bekler; satış başlayınca da anasının tembihi kadar alırdı.

İşte, sokaklarımızda o tepsiimi olan pislikler; kanalizasyon olmadığı için sokağa açılan helâ ağızları.. Bu ağızlardan çekilip bir kenara yığılan akmınların/helalardan çıkan pisliklerin saçılması, akmını satın alan akmıncı eşeklerinin iki yanlarına bağlı özel akmın sandıkları ile taşırken çocukların oynadığı sokaklara saçılıp-dökülenlerin toza toprağa karışması, bu akmınla bostanların gübrelenmesi, yetişen sebzelerin yıkanmadan yenmesi.. gibi sürekli insanların, en çok da çocukların burun buruna geldiği mikroplu ortam, hastalıkların yanı sıra parazitlerin (soolcen/solucan, şerit/tenya ve kıl kurdu) yayılmasına sebep olurdu. Birçok çocuk teni sararmış, karnı şişmiş, yüzünde sarılı-beyazlı benekler oluşmuş haldeydi. Yatarken ağzından salyaları akardı. Muhakkak büyüklerde parazitler vardı.

Anaların çoğu dölleri ayda bir çimdirdiğinden geç fark eder ve hayretini belirtirdi:

Amaa! garnı naadar şişik bu dölün? Garnında soolcen var ellaham?

Belediye/hükumet tabibinden başka doktor yoktu. Üstelik doktora gitme alışkanlığı yoktu; eyle goley goley giden olmazdı. Gocagarı ilaçları ile yetinmeye çalışırlardı. Buna rağmen ancak mesela ince hastalaa dutulur/vereme yakalanır da sararıp solmaya, iyice zayıflamaya başladığı görülünce ya da bir ağır yaralanma vs olursa gidilirdi…

Çocukların hallerinden karınlarında solucan olduğu anlaşılınca aile büyüklerinin aklına “soolcen çiçaa” gelirdi. Sokak aralarında ve taze iken bazı dükkânlarda satılan, bir karış kadar boyda, pembe çiçekleri olan; hoş kokulu, bir çiçekti. Eğer mevsimi değilse, otacıların tavsiye ettiği başka ilaçlar denenirdi; mevsimi ise, bir iki demet soolcen çiçaa alınıp aç karnına yedirilirdi.

Rengi de tadı da güzeldi. Üstelik çok etkiliydi de…

Arif BİLGİN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir