Tarih nedir? Bu sorunun kısa ve net bir cevabı var mı? Tarihin tek bir tanımı yapılabilir mi? Ya da mümkün mü tarihi tek bir tanımla tanımlamak? Neler söylersiniz?
Tarih, malum olduğu üzere geçmişe ilişkin bir araştırmadır. Ama bunun kapsamı ve sınırlılıkları pek çok tanımlamayı beraberinde getirebilmektedir. Aslında tüm kavramsal tanımlamalar kaçınılmaz indirgeme içerir. Eskilerin deyişiyle “efradını cami ağyarını mani”, bir anlamda güzel bir formülasyon. Bu çerçevede tarihin yüzlerce tanımı yapılmış, yenileri de yapılabilir, elbette. Belki biraz karmaşık gelebilir bazılarına, ama örneğin yıllar yılı şöyle derim: Tarih, geçmiş zamanda önemli ve değerli bulduklarımızı şimdiki zamanda yeniden inşa etme süreci ve bu süreç sonucu ortaya çıkan bilgi, ürün.
Hocam tarih bir bilim mi? sanat mı? Bir kuram ya da ideoloji mi? Neler düşünüyorsunuz bu hususlarda?
Biliyorsunuz, “tarihin bilim mi, yoksa sanat mı olduğu” yüzyıldır tartışıldı, hâlâ da tartışılıyor. Çünkü tartışan iki tarafın da haklı gerekçeleri ya da geçerli argümanları var, görünüyor. Aslında bu tartışma tarihin tam da üniversitede kürsüleşme serüveninin bir parçası olarak doğdu. Malumunuz üniversite kürsü olarak tarihin, bilim olduğunu iddia ediyordu. Buna ilişkin pozitivizmden mülhem bir metodoloji geliştirdi. Olgusallığı ve nesnelliği, bu anlamda resmi belgeleri ve bundan yine nesnel sayılabilecek filolojik incelemeyi ön plana çıkardı. Tarihsel süreç içinde bunların hepsi tartışıldı, yeni çözümlemeler ve öneriler getirildi, ama bu tartışmalar bilim olup-olmadığı iddiasında tarihin aslında bilim olduğunu kanıtlamak için sürdürüldü. Daha öncesinde tarih, edebiyat içinde anılan bir alandı. Sanata daha yakın görünüyordu. Modern zamanlarda bundan bütünüyle vazgeçilemedi. Zira tarih, her ne kadar bilimsel bir metodolojiyi kabul edip, uygulasa da elde edilen verilerin yazılması, yani metinleştirilmesi kaçınılmaz olarak bir anlatı inşa edilmesini gerektiriyordu. İnşa yani bir tür sınırlı kurgu. Bu da edebiyatla bağını koparamadığı anlamına geliyordu. Diğer yandan tarihyazımı bize tarihin, çok eski zamanlardan beri ereksel (amaçlı) biçimde yazıldığını gösterdi. Her dönemde yeniden yazılan tarihin dönemin ideolojisi ve iktidarından bağımsız olması pek mümkün görünmüyor. Belki fazla örseler bir söylem olacak, ama Keith Jenkins’in “Tarih kuramdır, kuram da ideoloji..” tanımı fazla sınırlandırıcı. Bu sebepten şahsen, tarihin hepsini kapsayan muhteşem bir alan olduğunu düşünüyorum.
Kitabınızın adı olan soruyu sormak istiyorum; Tarih Ne İşe yarar? Tarih okumanın, tarih öğrenmenin gerekliliği konusunda neler söylersiniz?
Aslında tarih gibi derinliği yüksek bir alanı bu tarz işlevsel bir çözümleme üzerinden anlatmak çok hoşumuza gitmiyor, ama mecbur hissediyoruz. Neden? Bunun cevabı çağımız insanının öncelikleriyle ilgili. Çağımız insanı bir öğrenme sürecine “bu benim ne işime yarar?” şeklinde oldukça işlevsel bakıyor. Bu çok yüzeysel bir bakış, takdir edersiniz. Ancak çağın gerçekliği maalesef bu. Hele ki Z ve Alfa kuşağı mensupları için her şey bu kadar basit: Ne işime yarayacak? Bu durumda özellikle bu kitleye tarihi daha cazip kılabilmek, önceki kuşaklara da bildiklerini zenginleştirebilmek imkânı tanımak adına bu çalışmayı kaleme aldık. Bu çerçevede sorunuza dönecek olursam tarih, elbette ki çok işe yarar, yarayabilir. Hepimizin bildiği aslında vatandaşlık için tarih. Yani devletin öngördüğü amaçlara ulaşmak için varolduğu düşünülen bir tarih var. En bilinen kalıp cümle şudur, bu konuda: “Geçmişteki hataları tekrarlamamak için tarih öğreniriz.” Hangi hataları, kim, nasıl öğrenir? Bu soruları sorunca, aslında cilalı bir söylemin tüm parıltısını birden döküveriyor.

Zira “Geçmişteki hataları tekrarlamamak için tarih öğreniriz”, ezber bir söylem. Üstelik üzerinde neredeyse hiç düşünülmemiş. Ama sorulduğu zaman hemen söyleniveriliyor. Bunu yıllardır üniversitede verdiğim derslerden biliyorum. Tarihçilik eğitimi almış ya da alan bir kitle için bile durum böyle. Dönemin başında “tarihin ne işinize yaradığını düşünüyorsunuz” şeklinde yönlendirmeyle sormama rağmen basma kalıp bu cevabın tekrar ettiğini görmüşümdür. Oysa herkesten farklı olarak tarihçi olacak kişinin her kavram üzerine olduğu gibi bu konuda da küçük de olsa bir sorgulama bir küçük araştırma yapması beklenir. Maalesef bu konuda sanki efsunlanmış gibi herkes aynı ezber söylemi dile getiriyor: “Geçmişteki hataları tekrarlamamak.” Bu vatandaşlık eğitiminin kazıdığı bir ezber. Oysa tarihin vatandaşlık eğitimi boyutu yanında toplumsal boyutu ve bireysel boyutu da var. Tarihi sorgulayarak öğrenen ve bu konuda yazabilecek kadar derinleşen her birey, farkında olmaksızın bilir ki tarihsel çalışma, tarihsel düşünme becerileri yanında tarihsel bakış açısı, mantık süreçlerinde daha bir tutarlılık, toplumsal sorunları anlama noktasında ciddi bir birikim ve yol alış kazandırmakta. Tarihsel bilinç edinen birey aslında sadece mensubiyetini farketmez, aynı zamanda yaşadığı zamanı ve zihniyetini farkederek kendini konumlandırabilir. Ya da entelektüel bir faaliyet alanı olarak tarihin ne kadar keyifli bir alan olduğunu anlayabilir. Ya da estetik algının tarihsel süreçte nasıl farklılaştığını doğrudan zevk alarak takip ettiği tarihsel yapılar, objeler, eserler üzerinden tayin edebilir. Hatta tarihsel sürecin farkındalığı ile pazarlama stratejilerini bile geliştirebilir. Kısacası tarih, harika bir alandır.
Tarihçi kime denir? Akademik olarak tarih eğitimi almış birine tarihçi diyebilir miyiz?
Tarihçi, tarih “yapan” ya da “yazan” profesyonel meslek erbabıdır. Elbette profesyonel bir eğitim (formasyon) alması beklenir. Buna tarihçilik eğitimi diyoruz. Sorunuzda olan ve aslında bir yetersizliği ve ifşayı da içeren cevap, her akademik eğitim almış olanın tarihçi olamadığıyla ilgili. Yani her tarih bölümünü bitiren tarihçi olamıyor. Olmaz ya da olmuyor demiyorum, dikkat buyurulsun, olamıyor. Zira Türkiye’de tarihçilik eğitimi bağlamında verilenler, mezunları tarihçi yapmaya yetmiyor. Burada tek sorun tarih lisans programları da değil. Tarih bölümü hocalarının amfilerde ders yapma zorunluluğu/tercihlerinden tutun da YÖK’ün her yıl her bir tarih bölümü için belirlediği lisans kontenjanlarının yüksek rakamlarda olması, yetersiz planlamalar, yetersiz fiziksel ve materyal imkânları vs. tarihçiliği öğrenme ve bu çerçevede denemeler yapmak için yeterli fırsatı sunamıyor. Asıl sorunsa tarihçilik eğitimi alan lisans öğrencilerinin bir tarihçi gibi araştırma ve yazma deneyimlerini yaşayabilecekleri ders, ortam ve imkânların oldukça az planlanması. Bakınız Türkiye’deki tarih bölümlerinin pek çoğu, eski zamanlardan günümüze kadar çeşitli konu alanı ve coğrafyalara ait üretilmiş tarih içeriklerini genellikle devlet kurgusu üzerinden tasarlanmış derslerle amfilerde ya da kalabalık sınıflarda sırf anlatılarak tarihçi yetiştirildiği vehmini empoze eder. Oysa tarihçilik profesyonel bir meslek olarak bazı profesyonel araştırma, analiz, değerlendirme, yazma vs. yetkinliklerini içeriyor. Asıl soru şu; bu yetkinlikleri tarih lisans programlarından mezun ettiğimiz öğrencilere ne kadar kazandırabiliyoruz? Bununla ilişkili program ve planlarımız nedir? Görüldüğü üzere cevaplanacak çok sayıda ciddi soru bizi bekliyor.
Ülkemizdeki tarihe bakış, tarihi değerlendirme hususundaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz? Tarihe bakış ve onu algılamamız nasıl? Tarihten yeterince istifade edebiliyor muyuz?
Türkiye’de tarih denince anlaşılan, genellikle hamaset ve ideolojidir. “Büyük zaferler kazanmış seçkin bir millet” şeklinde devam eden “güzellemelerden” ibaret bir alan zannediliyor, tarih. Ya da büyük bir hesaplaşma/çatışma ve mahkum etme alanı. Sık sık yargılamaların yapıldığı, bol bol kahraman ya da hain üretilen tuhaf bir alan. Oysa tarih, bunları çok çok aşan bir içeriğe sahip. Birazcık tarihe yönelik bakış açımızı farklılaştırmamız bile ne kadar zengin olduğunu anlamamızı sağlayabilecek.
![]()
Kitapta sizin de ifade ettiğiniz gibi okullarda tarih öğrencilerin sıkıldığı derslerin başında geliyor. Akılda tutulması zor olan, gereksiz ayrıntılara boğulmuş bir alan. Savaşlar, tarihler, isimler, kahramanlar, ölümler, kaleler, köprüler, ordular… Tarih dersi sıkıcılıktan nasıl kurtarılabilir? Daha işlevsel ve ilgi çekici hale gelmesi için neler yapılabilir?
Evet, maalesef tarih alanı Türkiye’de oldukça sevimsiz ve işe yaramaz bir biçimde sunuluyor. Yapılan araştırmalar da öğrencilerin tarih derslerinden çok hoşlanmadıklarını yıllar yılı ortaya koyuyor. Bence bunun müsebbibi ilkokul-ortaokul ve lisede aldığımız tarih derslerinin içeriği ve veriliş biçimleri. Bu çok açık. Bu noktada başka bir soruyu, ben sorayım size. Peki, lisede felsefe gibi tarihten de hoşlanmayan bireyler, üniversitede hangi bölüme giderlerse gitsinler, mutlaka felsefe ve tarihle ilgili bazı kitapları nasıl oluyor da kendi istekleriyle okuyorlar? Bu bir çelişki değil mi? Ya da bu çelişki bize neyi anlatıyor? Sorunun üzerinde birazcık düşününce, ilkokul-ortaokul ve lisede tarih derslerinde verilenlerin aslında alanın zenginlik imkânlarını içermediğini görüyorsunuz. Peki ne veriliyor, bu basamaklardaki tarihle ilgili derslerde? Bir sonraki basamağa geçiş için gerekli sınavda sorulacak sorulara odaklanmış bir müfredat içeriği var ortada. Belki son yıllarda sağlanan bir değişimle öğrenciyi de birazcık dikkate alan ama içeriği yığınla savaş, yığınla anlaşma, yığınla kahraman, yığınla hain… Tarih derslerinin makus talihi, galiba bu. Ne kadar istense de bir türlü kırılamıyor. Çünkü müfredat yapısı buna müsaade etmiyor. Çünkü müfredatlar genelde alanların zenginliklerini gözler önüne serici bir planlamayla değil, devletin bireylerden beklediklerine göre şekilleniyor. Üstelik bu durum sadece Türkiye’ye de özgü sayılmaz. Bu durumda, tarihi “işe yaramaz ve sıkıcı olarak gören” bu gençlerden, keyifli biçimde öğrenme beklemek biraz tuhaf kaçmıyor mu? Eğer tarih alanının zenginlik, ilgi çekicilik ve keyifle öğrenilmesini amaçlıyorsak bunu öncelikle müfredatla aşmak gerekiyor. Ancak bunun dışında başka yollar da sayılabilir ki biri, tarih öğretmenlerinin pedagojik bilgi, görgü ve birikimlerini arttırmak, yenilemek, geliştirmek kadar, bu yenilikleri istemeleri, planlayıp-uygulayabilmelerinin motivasyonunu kazandırmak. Açık konuşmak gerekirse tarih öğretmenlerimiz maalesef mesleki yenilikleri takip etme ve benimseme noktasında genelde çok istekli sayılmazlar. Bunu ortaokul ve lisede ders vermiş, tarih öğretmenleri üzerine yıllardır bir çok araştırma yapmış bir tarih eğitimcisi olarak söylüyorum. Maalesef tarih öğretmenlerimizin çoğunluğu, tarihsel bilgiyi hiç değişmeyen, eskimeyen bir bilgi olarak kabul etme eğiliminde. Hatta bazıları “ledünni bir ilim” gibi falan zannediyor. Yani kendisine özellikle kesbedilmiş bir bilgi alanı gibi görme eğiliminde. Oysa tarih, her dönemde yeniden yazılır; tarih araştırma ve yazma imkânları da zamanla farklılaşır, gelişir, değişir. Eskilerin sözüyle demek gerekirse “ezmanın tagayyürü ile ahkâmın tebeddülü inkâr olunamaz.” Bundan bir bilgi alanı olarak tarihin etkilenmemesi beklenebilir mi?
Bir tarih eğitimcisi olarak durumdan umudu keserek kaçmak yerine, bazı iyileştirmelerle bu sorunun büyük ölçüde aşılabileceğini söylemek istiyorum. Bunun yolu öncelikle öğretmen eğitiminin iyileştirilmesinden geçiyor. Kaldı ki bu bütün dersler için geçerli. Öğretmen vardır dersten nefret ettirir, öğretmen vardır sevdirir alanı, ilham verir. Öğretmenlerin bu konudaki sorununu sadece eğitim fakültesinde lisansta okutmakla değil, mesleğe atandıktan sonraki hizmet sürecini de kapsayacak ciddi, akıllıca planlanmış, alana özel pedagojik formasyon eğitimleriyle gerçekleştirmek mümkün. Şimdi dijital imkânlar arttığı gibi öğretmenlerimiz de bunları etkili kullanmaya başladılar. Bu büyük bir avantaj aslında. Bunlardan yararlanarak tarih öğretmenlerimizi yeniliklere açık, hevesli ve istekli kılabildiğimizde müfredat sorunlarını bile büyük ölçüde geride bırakacak zengin bir öğretim süreci inşa edebilecekleri biçimde desteklemek her zaman mümkün. İşte o zaman tarih derslerinin çok heves edilen, heyecanla beklenen, keyifli ve işlevsel olduğunu görebiliriz.
Tarih eğitimi deyince aklımıza hemen tarih şeridi ve ilkçağ, ortaçağ, yeniçağ, yakınçağ gibi tarihin bölümlendiği anlayış akla geliyor. Bu bölümlenmeler tek bir çizgi halinde ilerliyor. Bu tekdüze anlayış hakkında neler söylersiniz?
Tarihi daha kolay ve bütünlüklü öğrenme imkânı sunabilmek adına bazı anlamlı zamansal bölümlere ayırmak her zaman mümkün ve gereklidir. Ancak bu tasnifler tarihsel gelişmeleri dikkat alıyor gibi görünse de arka planında maalesef ideolojik bazı kabul ve yönelimlerle gerçekleşir. Bu bakımdan tüm dünyada kabul görmüş bir tarihin dönemlendirilmesi söz konusu değildir. Bu noktada Avrupamerkezli tasnifler oldukça fazla ve etkili olmuş. Bunu aşacak dönemlendirmeler de maalesef çok kabul görmüş sayılmaz. Bunun için Türk tarihçilerinin bir araya gelerek tüm bu dönemlendirme birikimini ve tekliflerini tartışabilecekleri çalıştaylar yapmak gerekiyor. Biz her yıl bir üniversitenin ev sahipliğinde tarihyazımı çalıştayları yapıyoruz. Kısmetse dokuzuncu tarihyazımı çalıştayımızı da Sivas’ta Cumhuriyet Üniversitesinin ev sahipliğinde gerçekleştireceğiz. Belki bundan sonraki bir çalıştayda bu konuyu enine boyuna tartışarak “ortak akılla” vardığımız bazı önerileri Türk tarihçileri camiasıyla paylaşabileceğiz. Ancak arzu edilir ki bu konularda farklı çalıştaylar yapılsa da genel bir uzlaşma sağlamak adına Türk Tarih Kurumu bu işleri üstlensin, biz de gereken desteği sunalım.

Tekdüze tarih şeridi genelde ilerlemeci bir tarih düşüncesinin ürünü olarak maalesef tarihsel dönemlerin ve zihniyetlerin özgünlüklerini göz ardı ederek, insanlığın her alanda kesintisiz bir ilerleme içinde olduğunu vazediyor. Oysa tarih, her topluluk ve coğrafya için iniş-çıkışlar içeriyor. Üstelik bunlar kesintisiz de gerçekleşmiyor. Dolayısıyla bu konuda doktora tezi çalışmış biri olarak tarihsel zamanın tarih gibi her döneme ve coğrafyaya bağlı olarak değişebilen yapısının olduğunu söyleyebilirim. Bu durumda bizim bugün, Türk tarihi için hamasetten ve siyasal yönelimlerden uzak, geniş bir uzlaşıyla yeni dönemlendirmeler yapmamız mümkün ve gerekli görünmektedir.
Günümüzde facebook, youtube, twitter, ınstagram, whatsapp gibi sosyal medya araçları çok kullanılıyor. Sosyal medyada tarihin yer alışı, dolaşımda olan şehir efsaneleri hakkında neler söylersiniz. Malumunuz sosyal medyada olmak görünür olmayı gerekli kılıyor. Görünür olmak da ilgi çekmekle doğru orantılı. Sosyal medyadaki bu curcuna hakkında neler düşünüyorsunuz?
Sosyal medya, web’in anonim imkânları ve özgürlük temeli dikkate alınarak inşa edilmiş, zamanla bazı kısıtlamalar ve düzenlemeler getirilse de bilgi kirliliğinin oldukça yüksek olduğu tekinsiz bir alan. Buna rağmen çok önemli ve kabul edilsin edilmesin hâlâ bir özgürlük alanı. Sosyal medya ile herkes haber alan ve paylaşan olduğu kadar aynı zamanda haber (içerik) üreten bir yayıncı konumunda. Ve her birimiz elimizdeki akıllı telefonlarla bunu kolaylıkla yapabiliyoruz. Tek gereken telefon, internet bağlantısı ve sosyal medya mecralarından birine üye olmak. Bu kadar kolay. Bu kolayca görünür olabilme imkânı herkesi cezbediyor. Görünür olmanın ve öyle kalmanın yolu da dediğiniz gibi ilgi çekici içerikler üretmek ya da paylaşmak. İlgi çekici olması içeriği yararlı ya da doğru yapmıyor. Çokça paylaşılan içerik alanlarından biri de tarih. Her gün yeni içeriklerle tarih alanı adeta “hunharca” bir tür “talan” ediliyor. Ancak gerçek olan şu ki ne bunları görmezden gelmek sorunu çözüyor ne de sosyal medya alanını tümüyle yasaklamak.. Bu durumda bazı çözüm önerilerini konuşmak gerekiyor ki bunların başında, aslında sosyal medya imkânları ve ortaya çıkardığı bu büyük bilgi kirlilik daha ortada bile yokken tarih eğitimcilerinin konuştukları, her bir bireyin tarihle ilgili doğru-yanlış kararını verebileceği bazı yetkinlikleri onlara kazandırmak geliyor.
Bugün sosyal medyanın bu bilgi kirliliğinden haklı şikâyet eden kitle için gazetelerde, televizyonlarda sunulan ya da yazılan her bir tarih eseri daha mı güvenilir geliyor? Ya da ders kitapları ve diğer popüler eserler… Ya da daha da ötesi yazılan her bir akademik tarih eseri, eleştirel okumayı haketmiyor mu? Popüler tarihçiler hep şüpheli oldu da akademik tarihçiler her zaman doğruyu ve gerçeği mi yazdılar ya da yazıyorlar? Bu durumda tarih eğitimcileri olarak bireylerde tarih okuryazarlığı ya da tarihsel düşünme becerinin geliştirilmesini öneriyoruz ve önemli görüyoruz. Bunu sağlayan bireyler için akademik eserler de popüler eserler de televizyon programları da sosyal medya içerikleri de aynı olmamakla birlikte her zaman kritik edilerek doğrulaması yapılabilecek duruma erişir. Hatta tarih okuryazarlığını öğrenmemiş bireyler için de şunu diyoruz: “Sosyal medyanın bilgi kirliliğine değil, kendi kritik imkânlarının yetersizliğine kız..”
Günümüzde tarihe kendi gerçekleri ile popüler kültür dayatmaları arasına sıkışmış bir kavram olarak bakabilir miyiz?
Popüler kültür, halka kolay anlaşılır bilgiler sunmanın yolu olarak ortaya çıkmış ve modernleşme/kentleşmeyle birlikte yeni mecralar bulmuş, eğlenceli ama güvenilmez bir alana tekabül ediyor. Popüler kültür bir dayatmayla mı oluşuyor ya da nasıl, ayrı bir tartışma konusu, belki. Ama tarih, çok eski zamanlardan beri popüler örneklere sahiptir. Örneğin Osmanlı’da orduları coşturmak için okunan gazavatnameler, cenknameler ya da 50 yıl öncesine kadar pazar pazar gezen destancıların sattıkları destanlar geleneksel kültürün birer parçasıydı. Modern zamanlarda ise popüler tarih eserleri, ders kitapları, tarihsel romanlar, çizgi romanlar, diziler, filmler, sosyal medya ile yeni biçimlere erişti. Popüler tarih olgusu bu yüzden göz ardı edilebilecek bir alan değil.
Tarihçilerin burun kıvırarak adını anmaktan bile imtina ettikleri bu alanda, doğru-yanlış yazılan pek çok eser onbinler, yüzbinler satabiliyor, milyonlarca izleyici bulabiliyor. Bu durumda bu büyük ilgiyi tarihçilerin de dikkate alması, “okunabilir” kolay anlaşılabilir eserler sunmaları daha hayırlı olacaktır. Zira burun kıvırarak küçümsedikleri popüler alan tarihçi formasyonuna sahip yazarlarca doldurulmadıkça mutlaka birilerince doldurulmakta ve toplumsal hafızaya ağır maliyetleri olabilecek, fahiş derecede tarihsel hataların yaygınlaşmasına neden olabilmektedir. Bence bu da tarihçilerin toplumsal sorumluluğu kapsamında göz yummamaları gereken durumdur ki şahsen konuştuğumuz bu eser bu kaygının ve sorumluluğun ürünüdür.
![]()
Son dönemlerde televizyon ekranları tarihî dizilerle dolu. Farklı kanallarda birbirinin benzeri Türk Beylikleri, Selçuklu, Osmanlı, Osmanlı’nın Kuruluşu, önemli devlet adamlarının hayatları gibi diziler… Bu diziler ve bunların olumlu olumsuz yönleri hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?
Diziler de popüler kültür ürünü. Hatta Adorno konuyla ilgili “kültür endüstrisi” kavramını kullanır. Kültür endüstrisi, yüksek sanat ya da salt estetik bir kaygıyı paylaşmaz. Geniş kitlelerin eğlenceli zaman geçirebilecekleri içerikleri önemser. Kolayca tüketilebilen. Bu anlamda dizinin tarihsel bir içeriğinin olup-olmaması konu bağlamında önemli görülmez. Tarih, sunduğu hikâye ve olay örneklerinin zenginliği açısından dikkate alınan bir alandır, burada. Ancak bu durum tarihçiler açısından bu kadar basit değildir. Çünkü yıllarca akademik kürsülerde Osmanlı beyliğinin öncülü sayılan Ertuğrul beyi tam olarak ortaya koyacak çalışmalar yapamazsınız, ancak bir dizi yapılır, bunu izleyen geniş bir kitlenin gözünde Ertuğrul bey, dalgalı saçlı, kanlı canlı bir şövalye, rolün oyuncusu Engin Altan Düzyatan oluverir. Ya da II. Abdülhamit hakkında akademik olarak yüzlerce makale, onlarca tez ve kitap yazılır. Hiç biri gündeme gelmez. Bir dizi çekilir, bambaşka bir Abdülhamit, oyuncusu Bülent İnal şahsında varoluverir. Görüldüğü gibi tarihsel dizi, sadece tarihsel dizi değildir. Bundan çok daha fazlasıdır. Gündelik konuşmaların yamandığı, günlük siyasetin diyaloglara yansıdığı, güncel gelişmelerin olayları belirlediği bir tarih anlatısına dönüşüverir. Bunu engellemek mümkün olamayacağı gibi doğru da değildir. Çünkü bu sanatla, eğlence arasında kalmış bir alanın biraz hazin ve çokça eğlenceli bir hikâyesidir. Bu bağlamda tarihsel romanda, dizide ya da sinemada içeriğin salt tarih olmasını bekleyemeyiz.
Salt tarih yazdığını iddia eden varsa oldukça sıkıcı ve roman ya da dizi bağlamında durağan işler üretiyor demektir. Ancak burada tarihsel olanın sanatsal olanla dengesini olabildiğince iyi kurmak tarihçi açısından olumlu bir kazanım olabilir. Bütün bu gerçeklere rağmen tarihsel dizi ve filmler, tarihte ele aldıkları konulara ilişkin izleyicinin merakını arttırıp, araştırma yapmasına katkı sağlayabilme potansiyelleri bakımından önemlidir. Bir diğer sağlaması muhtemel kazanım ise işlediği olay örgüsü içinde inşa ettiği tarihsel mekanlar, mekanın tefrişatı, oyuncuların giyim kuşamı ve tarihsel davranış formları açısından izleyicide oluşturdukları imgeleme durumudur. Bunu hiçbir kitap ya da konuşmayla sağlamak mümkün görünmemektedir ki tarihsel imgelem, izleyiciyi olayın zamanı ve mekanına götürerek bir tarih deneyimi yaşamasına katkı sağlayabilir. Bu yüzden tarih dizi ve sinema filmlerini tarih eğitiminin önemli birer parçası olarak dikkate almak zorundayız.
Televizyondaki tarihî dizilerin topluma fayda sağlayıp sağlamadığı konusunda neler düşünüyorsunuz? Ya da bu dizilerden bir fayda beklemek doğru mu?
Televizyondaki tarihi dizilerinden toplumsal bir fayda ummak ne kadar doğru olabilir, bilemiyorum. Dediğimiz gibi bunlar başta eğlence amaçlı kurgulanmış eserlerdir. Bugün Türkiye’de televizyonlarında gösterilen tarihsel dizileri bu yönü dışında bariz görünen politik söylemi destekler diyalog ve olay örgüsüne sahip olduğundan bahsettik. Bu durumda ne toplumsal hafızayı ne de kültürel belleği olumlu anlamda destekleyici bir rolünün olabileceğini düşünemiyorum. Eski TRT dizileri bunun dışında. Osmancık, Kuruluş, Küçük Ağa, IV. Murad, Itri vs. Son dönemdeki Kurt Kanunu. Malum o diziler her ne kadar devlet ideolojisinin öyle ya da böyle etki ettiği bir havaya sahip olsalar da daha çok “hareketli belgesel” kıvamında, olabildiğince tarihsel gerçeklere dayandırılarak çekiliyordu. Ciddi tarihçi danışman kadrosu vardı ve dikkate alınıyordu. Sonrakilerde ölçü Vikingler ya da Game of Thrones oldu. Şimdikilerde ise maalesef bir takım yapımcılar elinde tarihselliğinden ziyade fazlasıyla serüvenvari ve aksiyonlu bir yaklaşımla yapılıyor. Bu haliyle maalesef şiddet içeren bilgisayar oyunları gibi görünüyor. Fazlasıyla kopya, fazlasıyla sıradan.

Son olarak neler söylersiniz?
Bundan yaklaşık 5 yıl önce bir akademik kongrenin kulisinde yeni tanıştığım orman fakültesinden Prof. Dr. Orhan Sevgi hocamızla sohbet ederken, pedagojik formasyonun yarattığı sorunlardan ve tarih öğretmeni yetiştirmenin öneminden bahisle, tarihin toplumsal rolünün geri planda bırakıldığını konuşurken, bunu anlatan bir raporu devletin ilgili kurumlarıyla paylaşmanın olumlu sonuçlar doğurabileceği görüşünü belirtmesiyle konu üzerinde bir çalışma yapmayı önemli bulmuştum. Pandemi döneminde herkes gibi mecburen eve kapanınca şimdi konu ettiğimiz Tarih Ne İşe Yarar? kitabımızı planladım ve kaleme aldım. Kitabın olgunlaşmasında başta Tubitak’tan Dr. Mustafa Orhan olmak üzere değerli dostum Prof. Dr. Hasan Aydın, Doç. Dr. Fatih Yazıcı, Doç. Dr. İbrahim Turan ve eşim Prof. Dr. Canan Laçin Şimşek okuma yaparak eleştirel katkı sundular. Hepsine bu vesile ile yeniden teşekkür etmek istiyorum.
Umarım kitabımız Türkiye’de kötü örneklerle karşılaşa karşılaşa tarihi, salt hamaset ve ideolojiden mürekkep zanneden büyük kitlenin kafasında belki bazı yeni sorular uyandırmaya vesile olabilir. Bu gerçekleşebilirse kendimi ziyadesiyle bahtiyar addedeceğim.
Kitabımızı konu alan söyleşi için sizlere de teşekkür ederim.
Bu keyifli söyleşi için biz teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Prof. Dr. Ahmet Şimşek
- 1997 yılında Gazi Üniversitesi Kastamonu Eğitim Fakültesi Sosyal Bilimler Eğitimi Bölümünden (Tarih yan alanı) mezun oldu.
- Gazi Üniversitesi’nden 2000 yılında yüksek lisans, 2006’da doktora tezlerini, tarih eğitimi alanından verdi.
- Yüksek lisansta “Tarihsel Hikâyeleri”, doktorada ise “Tarihsel Zaman Kavramının Öğrencilerde Gelişimini” çalıştı.
- 2010’da tarih eğitimi doçenti, 2016’da ise profesör oldu.
- Gazi, Ahi Evran, Marmara, Sakarya, İstanbul üniversitelerinde çalıştı.
- Şimşek son 12 yıldır tarihyazımı ve metodolojisi alanında ağırlıklı olmak üzere tarih eğitiminde yayın üretmeye devam etmektedir.
- TUHED (Türk Tarih Eğitimi Dergisi) ile tarihyazımı dergilerinin Başeditörü, Tarihyazımı Çalıştaylarının eş başkanı, ISHE (Uluslararası Tarih Eğitimi Sempozyumu) Düzenleme Kurulu Üyesidir.
- Türkiye’de Tarihyazımı (2011), Tarih Nasıl Yazılır (2011), Tarih için Metodoloji (2011), Tarih için Metodoloji (2015), Okul Dışı Sosyal Bilgiler Öğretimi (2016), Türk Tarihçileri (2016), Dünyada Tarihçilik (2017), Yaşayan Türk Tarihçileri (2017), Türkiye’de Tarih Eğitimi (2017), Akademik Tarihçilik (2017) Dünyada Türk İmajı (2018), Türk Tarihinin ve Tarihçiliğinin Meseleleri (2019), Modern Türkiye Tarihi (2019) ve Tarih Ders Kitaplarında İmajlar: Devletler Halklar Kişiler (2019), Türk Tarihçiliğinde Tezler Teoriler, Dünyada Tarihçiliğin Gündemi (2020), Tarihçilikte Disiplinlerarasılık Fırsat mı Sınırlılık mı (2021) adlı kitapların editörü, Gerçekten Öyle mi Olmuş? (2019) kitabının ortak yazarıdır.
- Şimşek akademinin sahip olduğuna inandığı, “ortak aklı” ön plana çıkaracak çalışmaların yapılmasını önemsemektedir.
- Halen, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesinde Prof. Dr. olarak çalışmaya devam etmektedir.
- Evlidir. Selim ve Sinan’ın babasıdır.

Yaralı olduğumuz bir konu. Lise öğrenciliğimde ben tarih dersini sevmediğim gibi oğlum ve şimdi de kızım sevmiyor. 11. sınıf lise tarih ders kitabının jenerik mükemmel. İçerik berbat. Yeliseyeva’nın üç cilt Yakın Çağlar Tarihi’ni lisede okumasaysım muhtemelen felsefe okurdum. Niçin tarih öğrenmeliyiz sorusuna bir dönem “dostumuzu düşmanımızı öğreniriz” gibi saçma cevaplar vardı hitaplarda. Otuz altı yıldan sonra geldiğim nokta şu: tarih öğrenciler için öncelikle “bu gün neden böyle?” sorusunu yanıtlamalı. Almanya neden böyle, İran, Rusya, Türkiye… neden böyle? Neden kadın cinayetleri bitmiyor? Neden her dönem anayasa tartışıyoruz? Neden demokrasimiz… Hatta tarih öğretimini geriye doğru yapmalı, gittiği yere kadar. Bunun dışındaki yalnızca mereklısına hitap eder. Sevgiler, selamlar.
Tartışmaya Enver Ziya Karal ile başlamak gerekir diye düşünüyorum. Ciddi bir tarih bilimi gelişmiş olsaydı alternatif tarih bu kadar revaçta olmazdı. Kızı Seçil hanımı Almanya’ya davet etmiştik; anlattıkları hikayeydi. Alman Devlet Arşivlerinde(Koblenz) farklı belgeler olduğunu söylediğimizde ‘irtica’ tehlikesine sığınıyordu. (90ların başı) N’oldu şimdi? Uyduruk tarihle bir yere kadar…
Değerli söyleşi için Muaz Hocama ve Ahmet Hocama öncelikle teşekkürler.
Muaz Hocam tarafından hazırlanan sualler de isabetli, cevaplar da isabetli ve kapsayıcı.
Genel / ortalama eğitim düzeyinin pek de iç ağartmadığı Türk toplumunda maalesef tarihin menkıbe ve hamâset yönü ağırlıklıdır. Hâl böyle olunca televizyonlar başta olmak üzere kitle iletişim araçlarının yaygın olduğu günümüzde tarihî olaylar ve tarihî kişi(lik)ler rant için de uygun bir araç oluyor, izleyicisi de bol oluyor, getirisi de iyi. Alan memnun, veren memnun. Avamın kalkıp da tarihi, mukayeseli tarzda ve nedensellik olgusu içinde öğrenecek hâli yok, böylesi bir şeye ihtiyaç da duymuyor zaten.
Menkıbemsî ve hamâsî tarih filmleri günümüzde tv dizileri üzerinden izleyici ile buluşuyor. Yapımcı da memnun, tv kanalı sahibi de, izleyici de. Ortalama tv izleyicisi, tarihî dizileri izlerken cidden tarih öğrendiğini de zannetmekte ve ciddî bir duygusal yoğunluk da yaşamakta. Bu durum doğal olarak ve en azından kendisi ve emsali olanların anlam dünyasını da zenginleştirmekte. Bilhassa da “Diriliş Ertuğrul” dizisi ile birlikte Anadolu’nun kimi kentlerindeki demir, sac v.s ürünler satan çarşılarında kılıç, kalkan v.s. ürünler satışında artış var. Bu bir arz-talep meselesi. Hatta kimi nikah ve düğün törenlerinde de damadın, gelinin ve arkadaşlarının (izledikleri ve pek bir etkilendikleri filmlerdeki) tarihî figürlerin (alp, bâcıyân v.s) kıyafetlerini giydikleri de görülmektedir.
Ortalama seyirci, anlam dünyasını sözde zenginleştiren bu filmlerin menkîbe ve masal içerdiğinin ise hiç mi hiç farkında değil, aksine sahih – doğru tarih zannediyor. Algı inşa edilebilir bir alandır. Kimi tv kanallarındaki menkıbemsi ve hamâsi tarih anlatısı içeren filmler – diziler de bu kapsamdadır.
“Hegemonya Kuramı”nın sahibi İtalyan Siyaset Bilimci Antonio Gramsci (1891-1937) devletin ideolojik aygıtları (kültür ürünleri, kamusal dil, okullar, eğitim politikaları, resmî törenler, kamudaki üst yönetimin kullandığı dil v.s) kanalıyla toplumu / algıları etkilemek, yönlendirmek ve aynîleştirmek istediğini belirtir. Çoğunlukçu yahut ideolojik devletlerde bu durum kamusal politikaların bir gereğidir de. Devlet / siyasal iktidar bu suretle homojen ve itaatkâr bir toplum tasavvurunu da gerçekleştirmek ister.
Söyleşide Hocanın verdiği cevapların sosyolojik ve felsefî unsurlar da içermesi nedeniyle cevapları daha bir değerli ve kapsayıcı olmuş. Söyleşiyi ilgi ve istifade ile okudum.
Tekrâren isabetli sualleri nedeniyle Muaz Hocamı, değerli ve kapsayıcı cevapları için de Ahmet Hocamı kutlarım.
İrfan Bey öncelikle bu değerli yorumunuz için teşekkür ederim. Bir tarihçi olarak değerlendirmeleriniz çok kıymetli. Selamlar.
Cengiz, Alaattin ve İrfan hocalarim degerli gorus ve degerlendirmeleriniz icin tesekkur ederim. Sanirim konu uzerine çözümlemeli araştırmalar arttıkça en azından literatürde bu sorunların adını daha dogru koyacagiz. Malumunuz sorunu dogru tanımlamak, çözümü icin en ciddi adımı atmak anlamına gelir. Selamlar