“Nişan Evi” iki öykü kitabından sonra yayımlanan ilk romanınız. Kitabınızı kitapçı raflarından elimize aldığımızda bir nişan merasimini okuyacağımızı düşünüyoruz. Herkesin mutlu olduğu, sevincin egemen olduğu bir merasim. Ama kitabı okumaya başladığımızda her sayfada boğazımıza yumruk gibi oturan gerçekler var. Kitabınızın bildirisinden bahseder misiniz? Neyi bildirmek istiyor “Nişan Evi”?
Neşe dolu, mutlu bir merasim olması gerekirken kana bulanan bir nişan töreninden yola çıktı, Nişan Evi… 4 Mayıs 2009’da Mardin’e bağlı Bilge köyünde kadın, çocuk demeden 44 canın öldürüldüğü, o inanması güç katliamdan yola çıktı. Mesajları olabilir, alt mesajları olabilir, takip ettiği bir izlek olabilir ama nihayetinde bir edebiyat yapıtı, olmuş, korkunç bir katliamdan yola çıkmış olsa da kurmaca bir yapıt; hissetmek, kafa yormak okura kalmış…
Son dönem okuduğum birçok öykü kitabı ve romanda Doğu’ya, Doğu insanına dair hikâyeler anlatılıyor. Doğu bu kadar çok acı hikâyelerle mi dolu? Sizin Doğu’yu, Doğu insanını tercih etmenizin nedenleri neler?
Türkiye’nin diğer yarısı “Doğu” gerçeklerine biraz Gezi protestoları sırasında “uyandı”. Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde ne yazık ki yıllardır acı var, yeni değil… Gezi protestolarında dünyanın gözü önünde, İstanbul’da, sosyal medya kanallarında naklen kollar bacaklar kırıldı, gözler çıktı, insanlar güpegündüz, sokaklarda işkenceye uğradı. Saygın, ana akım uluslararası televizyonlara, gazetelere bile rahatlıkla ulaşabilen bu “büyük şehirli” insanlar global haber yaptırma güçlerine rağmen dayak yedi, gözaltına alındı, hapse atıldı. Ve bir kısım Türkiyeli ancak o zaman düşündü; bize, İstanbul’da, dünyanın gözü önünde bunları yapan erk baskının, sansürün, yoksunluğun her türlüsünün yıllardır çektirildiği Doğu’daki insanlara kim bilir neler yapıyor, diye… Aslında elbette yıllardır her şeye rağmen yazıp çiziliyor ama gerçekten olan biteni haber yapabilen kanalların azlığı, maddi imkânsızlıklar, bu araçların ulaşabildiği kişi sayısı, habercilere yapılan baskı, daha önemlisi rahatına düşkün liberallerin ülkenin o kısmında bir sorun yokmuş gibi davranması, önyargılı olması, dünyayı sadece ve sadece kendi penceresinden görmesi gibi etkenler sebebiyle asla hak ettiği şekilde görülmüyor, tartışılmıyor doğudaki problemler, bırakın çözüm getirilmesini….
Gezi’nin bu anlamda bir kırılma olduğunu düşünüyorum. Benim o bölgede olup bitenlere 2010’da basılan öykü kitabım Sürgün’de kimi hikâyelerde yer vermem veya Nişan Evi’nin Mardin’deki bir katliamdan yola çıkmış olması, orada büyümemiş olsam da acısını bir şekilde kalbimde hissetmemden. İki orantısız ateş arasında kalmış halkın uğradığı haksızlığı, acıyı dert edinmemden…
“Nişan Evi” yazılırken yüksek motivasyon gerektiren türden bir roman. Hüzün var, acı ve öfke… Bu roman için sizi motive eden şeyler nelerdi?
Olayın kendisi… Katliam… Böyle bir katliam nasıl olur da yaşanabilir? Sonrasında neden yeteri kadar konuşulmaz? Neden konu hakkında yapılmış belgeseller yok? Filmler yok? Araştırmalar, kitaplar yok? Bununla da mı hesaplaşmayacağız, bunu da mu unutacağız? Kaldı ki bu duymaya alışageldiğimiz bir kavga değil… Taraflar kolaylıkla yaptıkları gibi sadece birbirini suçlayamıyor, kılıf giydiremiyor. Hayatını kaybedenler de saldırganlar da Kürt. Üstüne üstelik hepsi akraba! Ortada çıkar ilişkileri var, paylaşım sorunları var, güç var, para var. Var ama neden var? Sistem bunu yaratmasa, beslemese, göz yummasa bu karmaşık ilişki ağları nasıl var olabilir? Kimsenin işine gelmiyor bunları konuşmak…
Katliamdan sonra gazetelerde yazılan haberlerin çelişkisi, belirsizlik; olası sebepleri tarihsel, sosyolojik altyapılarıyla araştırmak yerine katliama neredeyse magazin haberiymiş gibi yaklaşılması, mesela birtakım habercilerin anası babası henüz öldürülmüş çocuklara büyük bir açgözlülükle mikrofon tutması… Unutamıyorum… Öyle çeşitli, öyle büyük, bizi öyle ezecek bir “hikâye” var ki burada, unutulsun istemedim.
Roman zıtlıklarla başlıyor. İlk bölümün adı “Kolonya”. Kolonya normalde serinleten, rahatlatan, ferahlatan bir şey. Ama romanın ilerleyen sayfaları ferah, sakin olaylar anlatmıyor. Bu bölümde ayrıca Nasibe var. Nasibe pay, hisse, Allah’ın kısmet ettiği şey anlamlarına geliyor ama Nasibe bekâr hatta kız kurusu. Bu zıtlıklar hakkında neler söylersiniz?
Bilge köyünün hali vakti yerinde bir köy olması, katliamın baharın o güzel mayıs ayında gerçekleşmesi, cinayetin mutluluk getirmesi gereken bir günde itinayla planlanması, silahların kutsal sayılan namaz sırasında ateşlenmesi, kurbanlarla katillerin aynı soyadını taşıması gibi kendi başına korkunç olan bu olayı daha da dramatik kılan pek çok unsur var. Zıtlıklarla katliamın tuhaflığını, inanılmazlık derecesini vurgulamak istemiş olabilirim.
“Nişan Evi”nde zengin bir dil yapınızın olduğunu görüyoruz. Metinlerinizde atasözleri (abdal düğünden, çocuk oyundan usanmaz. Demir ıslanmaz, deli uslanmaz. Aç köpek fırın delermiş…) ve deyimler (kefeni yırtmak, dünyası şaşmak…) kullanıyorsunuz. Yöresel sözcüklere de yer veriyorsunuz. Neler söylersiniz bu üslubunuzla ilgili?

Nişan Evi’ni yazarken tüyler ürpertici böyle bir olayı ancak dilin büyüsüne sığınarak yazabileceğimi kavradım… Bilene aşikâr olsa da ismi verilmeyen bir yerde geçen, fantastik unsurlar barındıran ama fantastik janra girmeyen, rüya ile gerçek arasında bir dünya kurdum. Dil de kendiliğinden bu dünyaya uyumlandı.
Romanda kısa cümleler, tekrarlar, ikilemeler (serin serin, kapı, kapı, taze taze, aça aça…), lakaplar (Kepçe Kulaklı Osman, Ak Kadri, Şıh Osman, Çeto…) yer alıyor. Neden bunları romanınızda kullanıyorsunuz?
Tekrarlar şiire düşkünlüğümden sanırım. Seste bir ahenk, cümlelerde müzik yakalama çabamdan… Lakaplar ise çocukluğumdan bana hediye. Anadolu insanı gerçekten herkese lakap takar ya(!) En azından büyüdüğüm Ege bölgesinde böyleydi. Müthiş yaratıcı ve mizahi gelirdi bana bu, herkesin herkese isim takması… Saçları ailenin diğer fertlerine göre açık renkse mesela Sarı Kız, azıcık uzunsa Uzun Ahmet, az kiloluysa Tombalak, becerikliyse Cabbar Halil, fevri biriyse Deli Hasan gibi… Bu gelenekten faydalandım.
“Nişan Evi” bir roman olmasına rağmen kısa bölümlerden oluşuyor. Bölüm adları da roman kahramanlarının adlarından oluşuyor: Leyla, Halil, Osman, Bilal, Salih, Maral, Leyla… Halil üç dört bölümün başlık adı. Halil çok öne çıkacak bir kahraman olmamasına rağmen romandaki olaylar Onun üzerinden ilerliyor. Neden bölüm başlıklarına kişi adları verdiniz ve Halil neden bu kadar ön planda?
Olay akışını rakamlarla ilerletmek yerine her seferinde bir kişiye odaklanmayı tercih ettim, karakterleri yeri geldikçe biraz daha tanıtmak ve iç dünyalarına biraz daha girebilmek adına… Halil ise bana da sürpriz oldu açıkçası. Kendisi öne çıktı… İşime geldi; Türkiye genelindeki patriyarkayı, kadınlar üstündeki toplumsal cinsiyet baskısını anlatmanın yanı sıra normun dışına, normalin dışına çıkan erkekler üstündeki baskıyı da anlatmak için fırsat verdi bana. Bu, patriyarkanın genelde daha az dönüp baktığımız bir yönü. Erkekler de bu sert, zalim sistemin kadınlar kadar kurbanı olabiliyor. Eşcinselliğe bile yaklaşmadan henüz hem de, daha oralara hiç varamadan… Saçını azıcık değişik yapsın, biraz düşünceli, zarif biri olsun, mesela futboldan zevk almasın, hemen yaftalanıp dışlanıyorlar.
Romanınızın iç mekânlarına kadın kahramanlarınızı koyarken, dış mekânlarda erkekler var. Buradan hareketle toplumsal cinsiyet sorunsalına atıfta mı bulunuyorsunuz?
Öyle değil mi zaten? Kadın evin içine sıkıştırıldığında meydan erkeklere kalıyor.
Bu sorumuza bağlantılı olarak sormak istiyorum: Kitabınızdaki kadın kahramanlar mutsuz, istemedikleri kişilerle evlendirilmişler. Romanın 29-30. sayfalarındaki şu cümleler çok açık bir şekilde durumu anlatıyor: “Zennur, alı al moru mor koşmuş gelmiş restorana. Sol gözünün altı kan. Mayası bozuk Osman haşat etmiş kadını yine. Arka çıkacak kimi kimsesi olmayınca ne yapsın Zennur? Baba evine gitse geri almazlar artık onu. Lekelidir, deliktir. Böyle denir buralarda, fena laf.” Kadınlar sürekli eviçlerinde, aydınlık olmayan loş mekânlardalar. Ayrıca kadınlar öfkelerini çocuklarını döverek çıkarıyor çoğu kez. Neler söylersiniz bu hususlarla ilgili?
Toplumsal cinsiyet meselesi var tabii ki bir önceki sorunuzda dediğiniz gibi, doğru… Bir sürü genç kız fikri sorulmadan birine “veriliyor”. Daha da fenası, her gün ölesiye dayak yese bile “koca evinden” çıkarsa gidecek yeri olmadığından, toplumda o andan itibaren “biri” sayılmadığından -artık birinin çocuğu değil, birinin karısı değil, kendine ait kimliği yok- o dört duvar arasında sıkışıp kalıyor… Fırsat eşitliği yok, söz hakkı yok, tarla ile ev arasında didinip durmakla sürüyor ömürleri. Hükümleri neye veya kime geçiyor? Günlük işleri çekip çevirmeye ve çocuklara…
Bir evde şiddet varsa, anne mutlu değilse çocuklarını mutlu edemez. Bu dünyanın her ülkesinde, her yuva için geçerli. Şiddet bir sarmal, “kimin gücü kime yeterse”ye dönüşüyor bir noktadan sonra. Bu illa ki anne çocuğunu sevmiyor anlamına gelmiyor, kendince halen çok seviyordur çocuğu ama şiddet kanıksanmış bir alışkanlık, kendini ifade etme biçimi oluyor… Normalleşiyor. Bunları kitap bağlamında söylüyorum tabii ki, elbette her yer ve herkes için geçerli değil… Kürt kadınını aslına bakılırsa çok güçlü buluyorum. Kadın, queer ve çocuk hakları, çevre hakları konusunda tutkulu ve ilerici kadın örgütleri ve liderler var gördüğüm kadarıyla.
“Nişan Evi”nde engelli büyükler ve çocuklar çokça var: Nasibe çolak, Emir ayağı arkaya dönük, Fahri/Emine/Arif/Sülo/Hatice zihinsel engelli… Engelli insanları romanınıza alarak toplumun aksayan yönlerine işaret mi ediyorsunuz? Nedir bunları kitabınıza almanızın sebebi?
Kitaptaki engellerin bir kısmı akraba evliliği kaynaklı, buna dikkat çekmek istedim… Halen bu devirde amca oğluyla, hala kızıyla evlenilebiliyor farklı sebeplerden. Mal paylaşılmasın, varlık aile dışına çıkmasın, kız bildiğimiz birine gitsin gibi sebepler… Bu kan bağı yakınlığının doğacak çocuklar için ne büyük riskler taşıdığı yıllardır kanıtlanmış olsa da bitmedi bu evlilikler bir türlü… Kitap özelindeki engellerin bir kısmı ise sonradan, çocuk yetiştirmekteki özensizlikten doğuyor… Anneler çok meşgul, çok işleri var, çok çocukları var. Gün içinde çocuklar serbest, sınır koymayı bilmedikleri, küçüklü büyüklü tehlikelerle dolu bir dünyada at koşturuyorlar. Yüzme bilmeden dereye girip boğulabiliyorlar. Düğün yemeği için kazan kaynarken bir yerlerini yakabiliyorlar… Çocuk yetiştirmeyi yeteri kadar ciddiye almıyoruz biz Türkiye’de. Baktığınızda ne o, çocukları çok seven bir milletiz… İki yüzlülük. Sevgi her şeyden önce sorumluluk gerektirir.
Romanınız ilk sayfadan son sayfaya kadar okuyucunun dikkatini dağıtmasına izin vermiyor. Anlatıcı kim, katliamın sebebi ne bunların cevabı kitabın sonuna kadar yok. Ayrıca arka fonda insanları baskı altına alan olguların varlığı hissediliyor. Askerler, gelenekler, güvenlik kaygısı, töre… Bütün bunlarla alakalı neler söylersiniz?
Okurun tam olarak ne olup bittiğini son sayfada anlayabilmesi için kurgu üstünde epey çalıştım. Hesaplar yaptım, ekledim, çıkardım… Yeteri kadar ipucunun olmasına ama gizemi kitabın sonuna dek açık vermeden devam ettirmeye çalıştım. Zorlu oldu, umarım okur için konu korkunç bir meseleye dayansa da en azından kurmaca olarak tatmin edici bir okuma oluyordur… Kitap bağırıp çağırmadan bir şeyler söylesin istedim. İnsanları düşünmeye, araştırmaya yöneltsin, duyduklarından, kafasına farkına varmadan yerleşmiş fikirlerden şüphe ettirsin…
Olaylara, olgulara, medyada yazılıp çizilene yeni, eleştirel, daha hümanist bir gözle, çok mercekli baksın istedim… Arka plana yerleştirdiğim din, gelenek, töre, örgüt, asker, devlet baskısı kitabın siyasi fonunu oluşturan unsurlar. Karışık, sürekli yeni kurbanlar yaratmaya devam eden, iç içe geçmiş bir sömürü sistemi…
Bu soruyla bağlantılı sormak istiyorum: “Nişan Evi”nde çok ketum bir yazarla karşı karşıyayız. Bir yazarın, yazarken ketum olması mı gerekir?

Ketumluktan kastınız arka fondaki gerçeklerin kurmacaya yedirilmiş olarak verilmesi ise, yazınsal bir tercih bu… Aslında pek çok şey dile getiriliyor kitapta…
Köy boşaltmalardan işkenceye, devlet mekanizmasının koruculuk sistemi aracılığıyla köylüler üstünde kurduğu baskıdan o köylülerin diğer köylüler üstünde kurduğu baskıya, petrolden toprağa, kaçak ticarete paranın, aç gözlülüğün sistemi nasıl sürekli beslediğine dair epey bir şeyin adı konuyor. Dikkatle bakan görecektir diye düşünüyorum.
Günümüz öykü ve romanlarında Ömer Seyfettin, Sait Faik ve Yakup Kadri tarzı olay öykücülüğüne sıkça rastlıyoruz. Sizin de “Nişan Evi” romanınızda çokça hareketli olaylar var. Sinematografik bir anlatım. Neler söylersiniz?
Nişan Evi ve son romanım Hayattayız Madem hakkında sık sık duyuyorum bunu: Sinematografik bir anlatım… Ben edebiyatçıyım öncelikle. Kitabın akıcı olmasını, okurun sayfalarda kopmadan sürüklenmesini istiyorum tabii ki; kurguyu aklımda hep bunu bulundurarak oluşturmaya çalışıyorum. Çok fazla olay olmadan da çok iyi öyküler anlatılabilir. Nişan Evi hareketli çünkü olan biteni ancak böyle anlatabilirdim.
Son olarak neler söylersiniz?
İlginiz ve vaktiniz için teşekkür ederim.
Biz teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
*Çiler İlhan’ın fotoğrafları, fotoğrafçı Dilan Bozyel tarafından çekilmiştir.
Çiler İLHAN
- Genç yaştan itibaren edebiyatla ilgilenen İlhan’ın öyküleri, kültür-sanat, seyahat, kitap yazıları ve denemeleri sayısız dergi ve gazetede yayımlandı.
- On beşten fazla ulusal ve uluslararası antolojiye katkıda bulunan yazarın ikisi öykü kitabı, ikisi roman olmak üzere dört kitabı var.
- İlk kitabı Rüya Tacirleri Odası (Artemis Yayınları) 2006’da yayımlandı.
- Birbirine bağlanan öyküleriyle roman tadındaki ikinci kitabı Sürgün ise (2010, Everest Yayınları) 2011-Avrupa Birliği Edebiyat Ödülü’nü alarak “Prix Du Livre Lorientales 2017” finalistlerinden biri oldu ve yirmiden fazla ülkede basıldı.
- İlk romanı Nişan Evi (2021, Everest Yayınları) okurla 2021’de buluştu. 2023’ta basılan son romanı Hayattayız Madem (Everest Yayınları) bir babayla kızlarının Teşvikiye’de, Suriyeli bir mülteciyle karşılaşmasının hikayesini anlatan, 1943’ten 2018’e, Amsterdam’dan Auschwitz’e, Halep’ten İstanbul’a uzanan bir roman.
- Çiler İlhan pazarlama-iletişim-turizm sektörlerinde çalıştı; yazar ve editör olarak medyada görev yaptı.
- Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Siyasi Bilimler mezunu yazar 2017’den bu yana Holllanda’da yaşıyor.
- Serbest yazarlık ve çevirmenlik yapıyor.

Son Yorumlar