“-Sabahtan akşama kadar ne yapıyorsunuz?
-Kendime katlanıyorum.”
Cioran
Ünlü yönetmen, senarist ve yapımcı Abbas Kiyarüstemi, Fars şiirinin en muazzam eserlerinin önemini koruduğu dönemde, 22 Haziran 1940’ta Tahran’da dünyaya gelmiş ve bu görkemli günlerin ortamında yetişmiştir. Belki de bu nedenle Fars şiirini, İran sinemasıyla buluşturmayı kendisine görev edinmiştir. Kiyarüstemi; İkinci Dünya Savaşı sonrası İran’ın geçici olarak “müttefik güçler” tarafından işgal edilen topraklarının, yaşlı diktatörünün terk ettiği ancak yeni diktatörünün demir yumrukla yöneteceği bir ülkenin çocuğuydu. Kiyarüstemi’nin çocukluk yıllarında, İran sineması ne kadar yoksul ve ilkelse şiir de bir o kadar zengin ve “devrimci”ydi. İran, siyasi çalkantılar ve baskılar ile uğraşırken Kiyarüstemi’nin amacı, İran halkına dünyayı nasıl daha farklı görebileceklerini öğretmek olmuştur. “Kiyarüstemi sineması”nın yanıltıcı derecede basit görünen ancak sınırları zorlayacak kadar ileri giden bir görseline tanıklık ettiğimiz filmlerinden biri, Kirazın Tadı’dır (Ta’m-ı Gilas). Bu filmde Kiyarüstemi, izleyicisini, yeniden sorgulayan bir konuma getirmenin doruğuna ulaşmıştır. Gelenekselleşmiş, bilinen çözümleri olan kriz anlarına alternatif çözümler aramak, yönetmenin sinemasında yinelenen temalardan biridir. O, ölüme doğru ilerleyen bir insan aracılığıyla gerçekliğe dönmeyi amaçlamaktadır.
Kiyarüstemi, İran’daki 1979 İslam Devrimi sonrası, kadının sinemadaki konumunun yeniden şekillenmesini eleştirir ve filmlerinde kadınlara yer vermez. Anlatmak istediklerini daha çok çocuklar üzerinden dile getirmeyi tercih eder. Bunun bir diğer nedeninin görevli bulunduğu kurumdan kaynaklandığını söyleyebiliriz. 1969’da Çocuklar ve Gençlerin Düşünsel Eğitim Merkezi (Kanunu Pervereşi Fikri Kodekan ve Nevcevanan, 1964) bünyesindeki sinema bölümünde görev alan Kiyarüstemi, çocuklar ve gençlere yönelik nitelikli kültür ve sanat eserlerine imzasını atan bu kuruma uzun süre hizmet etmiştir. Çocukları eğitmeye yönelik filmlerin yapıldığı bu Merkez, aynı zamanda, geleceğin önemli yönetmenlerinin yetiştiği bir okul olmuştur. Merkez’in sinema bölümü, Devrim’den sonra da faaliyetlerine devam etmiş ve yeni sinemanın gelişmesinde etkili olmuştur. Bu kurumun ürünleri ve iş birliği yaptığı sanatçılar, Farabi Sinema Enstitüsünün katkısıyla, 1994’ten itibaren büyük başarılar kazanmaya başlamışlardır.

Kiyarüstemi, Kirazın Tadı filminde esin kaynakları olan “doğa” ile “gerçekliğin yeniden yorumlanması” meselesini, ölümün bir adım dahi olsa önünde olmak diye niteleyebileceğimiz “intihar”ın metafizik karşıtı sorgulanması aracılığıyla yeniden işler. Kiyarüstemi, bu film hakkında New York’ta verdiği bir röportajda, Rumen filozof Emil M. Cioran’ın bir aforizmasını okuduktan sonra intihar ve ölüm konusuyla ilgilenmeye başladığını söyler ve “Sadece, canım isteyince ölmek elimde olduğu için yaşıyorum; intihar ihtimali olmasa, kendimi çok uzun zaman önce öldürmüş olurdum.” diyerek mesele hakkındaki bakış açısını ortaya koymuştur. Filmde, hayatın saçmalığına dair görüşlerine ürkütücü derecede yoğun bir hüzün hâkim olsa da bu saçmalığa katlanılabileceği vurgulanmakta hatta övgü dolu demenin bile mümkün olduğu bir tepkiye dönüştürülmektedir.
Kiyarüstemi gerçek ağıtlarla ilgilenmez. O, intihara meyilli Bedii Bey’in arabasına, hayatı öven dokunaklı bir şarkıyı söyleyecek bir karakterin binmesini sağlayabilir. Yaşamaya övgüyü, bir çift kirazın tadında bulmak da mümkündür Kiyarüstemi’ye göre. Sık sık kamerasını, intihara meyilli Bedii Bey’in ifadesiz yüzünde kasten ve ısrarla o kadar uzun süre tutar ki ekrandan tüm kudreti ve görkemiyle hayat sızmaya başlar.

İntihar ettiğinde kendisinin üzerine toprak atacak birinin arayışına düşen Bedii Bey’in hikâyesi, psikolojik tahliller ve İran içinde yaşayan etnik grupların sosyolojik yapıları ile süslenmiş bir yol hikâyesine dönüşür. Arabaya önce, askerlik yapan bir Kürt genci biner. Aralarında başlayan sohbet, seyircinin Kürt halkının yaşamına dair fikir sahibi olmasını sağlar. Arabaya binen ikinci kişi bir ilahiyatçıdır. Günah ve gerçeklik üzerine derin bir sohbetten sonra Bedii Bey, nihai amacını açıklar ve onu kazdığı mezarın başına götürerek ölümüne yardım etmesini ister. Kur’an’dan ayetlerle bunun bir günah olduğunu belirten ama henüz neyi savunduğundan bihaber olan genç ilahiyatçıya cevabı, filmin de mesajını barındırır: “Mutsuzluk da günah değil mi?” Bu, Bedii Bey’in ne kadar koşullandığının bir göstergesidir, ancak genç ilahiyatçıyı da ikna etmeyi başaramaz. Üçüncü yolcu Bagheri Bey ise, hasta çocuğunu iyileştirebilmek için para kazanma derdinde olan bir Türk’tür. Bagheri Bey’le yaptığı yolculuk diğerlerinden farklıdır ve Kiyarüstemi bu geçişi sinematografisiyle de besler. Ana karakterin toprakla kurduğu bağ üzerinden, ölüme durduğu noktadan yaşama doğru olan bir çizgide yönü değişen Bedii Bey için yol artık yeşil ve tonlarına kayar. Mekân seçimiyle karakterin ruh hâlini filmin başından beri yansıtan Kiyarüstemi, kullandığı sabit kamera ile Bedii Bey’in hayata olan pasif duruşuna karşı gündelik hayatın rutin akışını izletir seyircisine. Yolculuk boyunca müthiş hayat enerjisiyle sürekli bir şeyler anlatan Bagheri Bey, filmin belki de en yalın ama bol ironisiyle en etkileyici kanıtını bir fıkrayla ortaya koyar: Türk’ün biri doktora gitmiş ve “Doktor bey nereme dokunsam oram ağrıyor. Ayağıma dokunuyorum ayağım, göğsüme dokunsam göğsüm ağrıyor” demiş. Doktor hiç düşünmeden cevap vermiş “Sizin bir şeyiniz yok, parmağınız kırık. Hasta olan düşünceleriniz. Bakış açınızı değiştirin.”
Bagheri Bey’in konuşmalarından etkilenen Bedii Bey’in beklentilerinin değiştiğine dair ipuçları yakalar seyirci. Bedii Bey, artık sadece üstüne toprak atılmasının değil, uyandırılmanın da peşindedir; kendisini durduracak en küçük bahaneye teslim olmaya hazırdır. Ölümden uzaklaşıp yaşama doğru atar bir sonraki adımını. Onun çevresinde dolanıp dursa ve o küçücük sebebi ondan koparıp almaya çalışsa da Bagheri Bey oralı olmaz. O anlattıklarıyla, felsefesiyle, şiiriyle Bedii Bey’in elinden tutmuştur zaten. Yaşama devam edip etmeyeceğinin kararını kendisine bırakır.

Kiyarüstemi, bu noktada benzersiz bir çaresizliği tasvir eder. Gün batımının güzelliğine kapılıp kendini anın tadına bırakan Bedii Bey’in içinde bulunduğu duruma karşı çelişkileri, bir şekilde oldukça tanıdıktır. Tutunacak dalı olmayan bir adamın yaşam haritasında karşısına çıkan insanlardan alamadığı tat, evrende tuz misali, bir dut tanesiyle anlam kazanır aniden ve şarkı yeniden başlar. Yeryüzüne bu kadar âşık olup da ona sığamayan bir adamın öyküsü için bir son belirlenmemiştir. Bütün toplumsal olguların temelinde yatan “insan yaşamını devam ettirme çabası” üzerine ince ayrımlar barındıran film, bir insanın hayatta kalmak için bir kirazın tadını beğenmesini dahi bahane olarak gösterir. Ayrıca insanlık tarihinin başlangıcına, yaradılışa da atıfta bulunarak kendi değişik ve alegorik gerçekliğini yaratır. Filmin sonunda, kurgunun gerçekliğinin kırıldığı yerde, seyirci Kiyarüstemi’yi görür. Yönetmen bir kez daha, tüm soruların cevabıdır ve seyirciye müthiş bir aydınlanma yaşatır. Minimalist yaklaşımıyla ve belgesel film tarzıyla auteur (yaratıcı yönetmen, Farsça: nazariye-yi müellif) yönetmenler arasında yer almaktadır. Amerika, Kiyarüstemi’nin filmleri gibi bireyciliği ön plana çıkaran bu tür filmlere daha çok destek vermiş ve uluslararası çapta şöhret kazanmasına katkı sağlamıştır.
Kirazın Tadı, Cannes Film Festivali için seçildiğinde, İranlı yetkililer, 1997’de Tahran’daki Fecr Film Festivali’nde gösterilmediği gerekçesiyle filmin kopyasını göndermeyi reddetmiştir. Mayıs başında, İslam Meclisi sözcüsü ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin gözde adaylarından Ali Ekber Natık-Nuri, İran filmlerinin Batı’daki festivallere gönderilmesini eleştirmiş ve bazı İranlı film yönetmenlerini Batılıların zevkine göre film üretmekle eleştirmiştir. Ardından seçim sürecinde Kiyarüstemi, sinema dünyasının en saygın ödülü olan Altın Palmiye’yi kazanmıştır. Ödülünü alırken ünlü Fransız oyuncu Catherine Deneuve, Kiyarüstemi’yi yanağından öpmüştür. Bu sahne, yönetmenin İran’daki muhalif çevresinin ve muhafazakâr kesimin Kiyarüstemi’yi ve filmini topa tutmaları için bulunmaz bir an olmuştur. Kiyarüstemi’nin hayatı okuyuşunda, bütün felsefelere ve metafiziğe teğet geçen bir yan, açıkça ortaya konulmuş bir sadelik vardır; “kendi” hakkında fazlaca düşünmenin, “kendine” uzun uzadıya acımanın sonuçlarına tahammül edemeyecek bir sadeliktir bu.

Emel AKBAŞ

Son Yorumlar