Tan Vakti Sevmeleri

Tan vaktinden devralınmış bir günle alacakaranlığa meyleden vaktin son deminde göz kapaklarım karanlığa evrilince, göğüs kafesimden yükselip kaderimi terk eden bir sen varsın.

Gönül sarayımdan kaçıp, varoş sokaklarda kaybolmaya yeminli hızlı adımların. Korkularım rehberim olur az biraz. Burnumun ucu sen kokarsın giderek azalan.

O telaşla:

“Beyler bayanlar görmediniz mi Dilber’i?” Hem nasıl tarif edilir bilmem ki dünyanın en güzel kadını.

Yer yarılır da içine girilir bir sırla ve de hızla yok olur bizimkisi. Kokusu da kayboldu.

O vakit,

Bırakın lokman hekimlere yalvarmayı.

Dermansız derdime tabipler değil, varsa damdan düşen şairler bulun.

Türk şairlerine telsim edin beni!

Neşter vurmadan, ilmek ilmek işlesinler seni kalbimin merkezine.

“Dilber, Dilber, Dilber… Neredesin? Hadi çık ortaya!”

***

Gidersen nefessiz kalır yüreğim.

Biçare.

Açılan her yeni günün anlamsızlığı siner üstüme.

Kurtulamam ıssızlıktan, manasızlıktan.

Oysaki dudaklarımın yamaçlarına en son ıslaklığın sürülmüştü. Yüreğimin kanatlarına sevdan tünemişti.

Irak memleketlere gönül sesi ulaştıran ulaklar:

“Leylekler, kırlangıçlar, güvercinler veyahut da tecrübeli turnalar…”

Siz söyleyin? Hanginizle haber yollayayım yârin saçlarına; belki tekrar eser son nefeslik soluğumda.

Ümit!

Kış güneşi gibi nazlanma. Vurgunum sendeki her surete. Ve de marifete.

Biliyorsun sen konusunda suizan etmem, haklı da olabilirsin!

Gidenler kalanların halini bilmez ki. Bedduam odur; bir gün senden de sen gidersin.

Belki ancak o vakit anlarsın sensizliği!

İnşallah.

Fakirliğin cirit attığı dar sokaklardan sıyrılıp, karşımdaki mahşer kalabalığındaki çarşı pazarlarda aramaya koyuluyorum seni. Her tezgâhın altına, her meyvenin yamacına, her madenin zerresine bakıyorum, yoksun.

“Kalaycılar, keçeciler, bohçacılar, değirmenciler, zerzevatçılar, nalbantlar bari siz söyleyin. Dilber’i göreniniz olmadı mı?”

“Ya sen süpürgeci, görmedin mi dünyanın en güzel kadınını? Uzak durma arzuhalci yaz bir dilekçe; şikâyetim Yaradan’a.”

“Dilber, Dilber, Dilber… Kaçamazsın artık. Diledim seni Mevla’dan, hem de en güzel arzuhalcinin kaleminden. Haberin ola güzel kadın!

Artık kaçamazsın kaderinden!”

Yüreğimin ucuna yine usul usul ayrılık işlenir tan vakitlerinde. Sızlatır önce, görülmemiş bir sancı. Ve de acıtır. Yüreğimden taşan sevdan yukarıya doğru çıkar, alır gözbebeklerimdeki cılız kirpikleri acemi bir sel.

Oluk oluk akan.

Önüne kattığı tüm sevdaları ezip, delip, deşip, yıkıp geçen.

Belki de geçmeyen, baki bir yıkılmışlık hüküm sürer sevenlerin diyarında.

Ortalıkta tuz kokulu bir balçık. Mayasında sevda acısı, aşk acısı, ayrılık…

Sabahın köründe elinde süpürge, yakışıklı bir genç.

İddia ediyorum böyle güzel çöpçü görmediniz!

Kuyudan çıkarılan Yusuf bile şaşardı çöpçüye. Biraz da imrenirdi.

 Ortalığı temizlemenin,

“Tan vakti.”

Tam zamanı. Sonra,

Silinmez Dilber’in ayak izleri, havada asılı kalır son sözleri, bir tık giderek azalır kokusu.

Avazımca başlarım:

“Dilber, Dilber, Dilber…”

Yine de suizan etmem!

Asla.

İsterseniz bir daha anlatayım bendeki onu. Ne bir eksik, ne bir fazla. Hatta ben bile onun safında. Sonra,

Sizler karar verin kim haklı, kim haksız.

Hazırsanız başlayalım:

Tan vaktiydi. Hep buluştuğumuz vakitlerden bir vakit. En sevdiğim zaman dilimi.

“Tan vakti”

Tam da vakti: sevmenin.

Sevip, sevip sevilmenin.

Tam vakti…

Belli ki zamanı da bana sevdiren sendin.

Neyse, şafak uzaktaki tepelerden ağır aksak yükseliyordu. Yüreğime gün doğuyordu. Ya da gün sevdamıza doğuyordu, merakla.

Eminim!

El ele tutuşup, Ağrı Dağı’na yelken açan Nuh’un gemisinde geceliyorduk. Yıldızlar bizden alçakta. Seher vakitlerinde güvertede, buz dağlarına çarpa çarpa çoğalan bir aşkla. 

 Van Gölü’nde sabah yeli olup esiyorduk. Akdamar Adası’nda bir papazın kutsal parmaklarında gül olup açılıyorduk.

Kırmızı, al.

Ani şehrinde Alparslan’ın kılıcı gibi parlıyorduk yeni günle.

“Tan vakti.”

Anadolu’yu almanın, tam vakti.

Bir daha, bir daha fethediyorduk asırlık yurdu. İpek Yolu’na, Anadolu kapısının kadim köprüsü oluyorduk üstünden kervan kervan sevdaların geçtiği.

Behey kervanbaşı doğru söyle geldiğin diyarlarda böyle güzel kızlar gördün mü?

“Yırtık esvaplar içinde güneş gibi parlayan Laz kızları, Kürt kızları, Ermeni kızları, Çerkez kızları ve yahut da Türk kızları…”

Fazla saydırma bana gül bahçemin güllerini. Has bahçemin bülbüllerini de.

Bitmez.

Hadi söyle kervanbaşı böyle sevdalar var mı Horasan’da, Semerkant ’da; ya da Sultan Mahmut’un fethettiği Hindistan’da? Çekik gözlülerin mekânında: Çin. Var mı?

Anadolu aşkları ayyaş eder adamı.

Ah, ah! Bir tatsan bizdekini; imkânı yok kesmez seni konakladığın kervansarayların ucuz kımızı, sarhoş ta etmez şarabı.

Söyle, korkma! Kılına kimse dokunamaz Hasan Harakani hazretlerinin mekânında: Kars. 

Hadi, kervanbaşı hazır çakırkeyifken asıl şimdi doğru söylemenin,

“Tan vakti.”

Tam zamanı.

Sonra yine sensizlik zuhur eder yoksul bedenimde. Burnumun ucuna çarpan sen kokulu bir yel. Nereye dönsem sen varsın sinemde. Tavşan kaç, tazı yakala misali semazen olur durmadan seni ararım, uzaklaştıkça yakınlaşan bir ışıksın sen; etrafımda dönen.

Yine de dönmeye devam…

Dönmenin, dönüp dönüp sevmenin,

“Tan Vakti”

Tam zamanı.

Ey Dilber,

Nasıl özledim bilir misin?

Başı dumanlı Çamlıhemşin’in denize hasreti gibi,

Trabzon’a Fatih’in, topraklarına ilk ayak basışı gibi,

Mecnun hafif kalır aşkta, Yavuz’un uğruna Sina Çölü’nü yüzüp geçtiği gibi,

İslam sancağını taşımanın, taşıp taşıp gönüllere akmanın;

“Tan vakti.”

Tam zamanı.

Biliyorum ne kadar dil dökersem, dökeyim gideceksin. Belki de sevdayı sevda yapan da budur: “Ayrılık.”

Ya da zamansız ayrılık.

Belli mi olur? Kim bilir belki de giden benim.

Habersiz!

Elbet bir gün herkes herkesten gidecek. Yalnız kalacak herkes.

Ve bu kadar yalnızlık çok gelecek bize. Sonra Ağrı’yı, Kars’ı, Van’ı, Trabzon’u; tekmil Anadolu’yu bir manasızlık saracak. Dudaklarımın yamacındaki ıslaklık giderek yabancılaşacak. Yüreğime tüneyen sevda kokusu da.

Bendeki benden öte bir ben oluşacak.

Sessiz başlayacak, azar azar yükselen serseri isyanım. Biraz da sensiz.

Kendi kendime:

Gidecek başka zaman bulamadın mı?

Şimdi hangi vaktine âşık olayım feleğin.

Oysa bir sana, bir de güneşe yakışırdı;

Gidince tan kızıllığında bir gülüş…”

Güneş batmak üzere. Vakit doldu.

Halen karar veremediniz mi kim haklı, kim haksız?

Artık karar vermenin,

“Tan vakti.”

Tam zamanı.

Sonra ince ince eser yalnızlık. Bozkırın çıplak bedenine seni eker her karış. Bilmem hangi yağmurda yağarsın üstümüze, sevda olup yeşeren vakitsiz bir bereket…

***

Sonra kulaklarımda:

“Yok, bu şehr içre senin vasfettiğin Dilber Nedim,

Bir peri suret görünmüş bir hayâl olmuş sana.” diyen Nedim’in sesleri yankılanıyor.

Kusura bakmayın, galiba yine rüya gördüm!

Asırlar geçmiş bedenimde. Kalkmaya yelteniyorum. Burnumun ucunda tarifsiz bir koku, penceremin pervazında sabırsızlıkla bekleyen yeni bir gün, taze sevdalar ve nice umutlar…

Belli ki minik dünyamda tam vaktinde zuhur eden bir “Tan vakti!” beklemekte.

Dilber yalan oldu şimdilik, ama benden de bir şair doğdu.

“Tan(m) vaktin.” de.

Recep TURAN

3 Comments

  1. Hanife Turan Reply

    “Gidecek başka zaman bulamadın mı?

    Şimdi hangi vaktine âşık olayım feleğin.

    Oysa bir sana, bir de güneşe yakışırdı;

    Gidince tan kızıllığında bir gülüş…” Şiirsel anlatımla harika bir yazı. Teşekkürler

  2. Aytengul töre Reply

    Silinmez Dilber’in ayak izleri, havada asılı kalır son sözleri, bir tık giderek azalır kokusu.ve daha bir güzel cümle. Teşekküler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir