Tanrı, Kadını; Erkek, Aşkı Yarattı…

Bir denizci neden ansızın yazar olmak ister, ancak aradığını niçin elde ettiği başarıda bulamaz ve onu bu yola iten sınıfsal çatışma yüzünden nasıl aşkını kaybeder?

Jack London‘ın Martin Eden (1909) romanının ana konusu budur. Hikâye doğrudan otobiyografik nitelik taşımıyor ancak otobiyografik özellik içerdiği açıkça görülüyor, çünkü Jack London’ın kendi şöhretinden rahatsızlık duyduğunu biliyoruz.

İtalyan yönetmen Pietro Marcello, ilk uzun metrajlı filminde romandaki olayı İtalya’ya, kesin bir tarih vermeden renkli geçen 20. yüzyıla taşımış. Film, her ne kadar imkânsız bir aşkı anlatıyor olsa da arka planda dünya savaşlarının yaşandığı bir çağda, sosyal sınıflar arasındaki yüzleşmenin siyasal ve sanatsal yönlerini ele almaktadır.

Film başlarken kamera, Martin Eden’i (Luca Marinelli) Napoli limanında izin kullanan bir denizci olarak bulur. Kaba ama yakışıklı genç bir adam, garson kız Margherita (Denise Sardisco) ile güvertede tutkulu bir aşk gecesi geçirir. Martin, şafak vakti limanda dolaşan sarhoş bir genci güvenlik görevlisinin elinden kurtarır.  Aristokrat ve burjuva Orsini ailesinin bu en genç üyesi, kendisini dayak yemekten kurtaran Martin’i – minnet duygusuyla – yaşadığı malikâneye götürür. Martin, sanat eserleri ve kitaplarla dolu villada dolaşırken evin kızı Elena’yı (Jessica Cressy) görür. Kısa süre sonra, Baudelaire’in kütüphanede okuduğu şiirlerine olduğu kadar kızın güzelliğine vurulur. Bu karşılaşma Martin’in ruhunda bir deprem etkisi yaratır. Martin; yazar olmak, yazarken dünyayı değiştirmek ve aynı zamanda onu sevgilisinden ayıran sosyal mesafeyi kapatmak ister: Maarif, Habitus ve Statü.

Film, Jack London’un bu romanının yalnızca bir aşk hikâyesi olarak okunamayacağını açıkça ortaya koyuyor. Ancak ben buna rağmen filmi bir aşk hikâyesi olarak izledim. Çünkü anlatı başlarken Elena, “Ben aşkı bilmem.” diyor. Martin ise “Birlikte öğreniriz.” diye karşılık veriyor ki gerçek aşklar zaten hayatın içinde yaşanarak öğrenilir.

Martin’i daha sonra olmak istediği kişi olarak kısa bir skeçte görüyoruz, masa başında bir yazar olarak. “Dünya benden daha güçlü!” diyor. “Kendimi savunabildiğim sürece, ben de bir gücüm ve gücüm, dünyaya karşı çıkmak için sözcüklerimin gücünü kullanabildiğim sürece ürkütücüdür.” Bu sırada kenarları yıpranmış tarihî resimler, 1920’lerde İtalyan anarşistlerinin bir mitinginden ve 1930’larda Nazilerin kitap yakma ayininden görüntüler perdeye yansıyor. O anda Marcello’nun İtalyan siyasetinin bir başka efsanesine, sol ve sağ arasındaki ayrıma saldırdığı anlaşılıyor ve 1970’lerden kalma bir İtalyan şarkısı Akdeniz’in olağanüstü zengin ruhunu içimizde hissettiriyor.

Luca Marinelli, Martin Eden’i doğallık, bıçkınlık ve varoluşsal bitkinlik arasında gidip gelen bir kişilik olarak canlandırıyor. Bu rol ona Venedik Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu ödülünü kazandırdı.

Görünen o ki amansız bir yüzyılın zinde güçleri, doğrudan Martin Eden’in kaderini belirlemeye çalışıyor. Kendini geliştirmenin güç gösterisinde onu takip ediyoruz; eğitim eksikliğini gidermek için sahafları gezerken ve akşamları karanlık odasında yazmaya çalışırken… Evli ablasının yanında kalan Martin Eden’in sosyal Darwinist Herbert Spencer’a ait sınırsız bireycilik teorileriyle, hem proletaryanın hem de burjuvazinin gücünü kırmaya çalıştığını ibretle izliyoruz. Örneğin, Elena’nın evinde toplanan yüksek sosyetenin siyasi kölelik suçlamasına ve halkçı kişiliğinin aşağılanmasına karşı sesini hiddetle yükseltir.

Kısacası, sınıflı bir toplumda iyi niyetle “kendi” olmaya çalışan birinin hikâyesi Martin Eden… Bu dünya tamamen bizim “şimdimiz” değil, aynı zamanda “geçmişimiz” de değil; onun altında yatan pek çok anılar ve yaşanmışlıklar var. Yanlışların hüküm sürdüğü bir dünya hiçbir zaman adıyla anılmaz, ancak bir seçenek olarak, buluta gizlenen bir fırtına gibi etrafımızda gezinir durur.

Kalbini kıran Elena’ya duyduğu aşk ölmeye başladığı sırada, Martin uzun zamandır beklediği başarıyı elde eder. Artık çok tanınan ve çok okunan bir yazardır. Şöhreti alaycı bir tavırla karşılar, kazandığı parayı desteler hâlinde devrimine inanmadığı yoksul proletaryaya dağıtır. Zor günlerinde ona destek çıkan aileye daire satın alır. Elena’yı şımartan zenginlik onun içini acıyla doldurmaktadır. Elena ile ilk tanıştığında Martin, duvarda asılı duran “empresyonist” bir tablonun önünde âdeta büyülenmiş bir vaziyette durur ve “Uzaktan çok güzel ama yakından bakınca sadece noktalar görüyorsunuz. Bu bir yanılsama.” der.

Bu cümle, yaklaşan hayal kırıklıklarının önsezisi gibi geliyor kulağımıza ve aynı zamanda dünyayı nasıl algıladığımız sorusunu da gündeme getiriyor. Elena, ölen bir aşkı diriltmek için ünlü ve güçlü yazarın karşısına tekrar çıkar ve “Ben seni hep sevdim.” yalanına sarılır. Dürüst bir erkek olarak Martin “Artık çok geç…” der.

Marcello’nun sineması, toplumsal gerçeklik olgusuna ışık tutuyor. Güzellik ve çirkinlik, gerçek ve yanılgı gibi karşıtlıkların üstesinden neredeyse kolayca geliyor. Filmde, Jack London’ın romanında olduğu gibi, Martin Eden geldiği yere geri dönecektir; denize… Batan güneş ufka yakın, ama hâlâ parlıyor; gün, aşk ile dönüyor…

Filmdeki ana düşünceyi, en güzel Âşık Veysel dile getirmiş:

Güzelliğin on par’etmez
Bu bendeki aşk olmasa…

Ben, bu filmde kendimi buldum. Ne az ne de çok…

Alaattin DİKER

One Comment

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir