Empati bulaşıcıdır. Bedensel bağlantının empatiye nasıl yardımcı olduğunu görmek çok basittir. Üzüntülü bir dostumuzla konuşurken yüzümüz, üzüntülü bir hâle dönüşür; bedenimiz de kendini bırakır. Hatta onunla birlikte ağlayabiliriz bile… Canlı, güleç bir dostla konuşurken biz de çok geçmeden onunla gülmeye başlarız ve sonuçta kendimizi mutlu ve huzurlu hissederiz. İşte bu, empatinin bedenden bedene aktarılmasıdır. Bir insanın koluna iğne batırırsanız, bu sadece onu izleyen en yakın arkadaşının beynindeki acı merkezini harekete geçirir. Beyni, iğne kendi koluna batırılmış gibi tepki verir. İşte bu nedenlerden dolayı, empati bulaşıcıdır. Bu minvalde, bedensel ve zihinsel engellilerin duygularını, acılarını kendi bedenimize aktararak hissedebilirsek onlarla duygudaş olmuşuz demektir. Duygudaşlık bir sorumluluktur ve bu durum insan olmanın en büyük hâllerinden biridir.
Irk, din, etnik kimlik, milliyet, dil, renk, cinsiyet, cinsel yönelimin mağdurları, hastalıklı nefret zihniyetinin kurbanlarıdır. Bir başka mağdur da bedensel ve zihinsel engelli olanlardır; sonradan yaşanılan büyük kazalarda bir iki uzvunu kaybeden, yüzünün önemli bir kısmını kaza ve yangında kaybeden mağdurlar… Ülkelerin insan hakları düzenlemelerine baktığımızda “ırk, etnik kimlik, milliyet, din” en çok korunanlardır. Bedensel ve zihinsel engellilik ise en az korunanlar alanı içerisindedirler. Ezelî bir mağduriyet; coğrafi kader, siyasi kader ve biyolojik kader olarak dünyamızda hâlâ yaşanmaktadır.
Yaşadığımız toplumda, zihinsel ve bedensel engellilerin hor görüldüklerini, aşağılandıklarını, kendileriyle dalga geçildiğini, tecavüz ve şiddete maruz kaldıklarını neredeyse her gün, hem haber kaynaklarından öğreniyoruz hem de günlük hayatımızda karşılaşıyoruz. Bu trajik durum neden kaynaklanıyor? Bunun adı “empati yitimi”dir. İnsanlar kendi acılarını yaşayamadıklarında, bu acıyı başkalarında yaşama ihtiyacını duyarlar ve bundan büyük haz alırlar. Bunu yapabilmek için başkalarını aşağılar, onlara zarar verir ve üstüne üstlük bu yetersizliklerini de inkâr ederler. İnkâr da kurban durumunda olanı suçlu, suçlu olanı ise kurban durumunda göstermeye çalışılan bir kısa döngüdür. Empati çok önemli, yüce bir yürek zekâsıdır. Canlı, duyarlı yürek sahibi; dışlananlara, horlananlara, haksızlığa uğrayanlara kendini en yakın hissedendir. Üzülerek söylüyorum, içinde bulunduğumuz toplum, mağdurların karşısında bu duyarlılığını yitirmiştir. Günümüzde soğuk, gaddar, içindeki masum çocuğu hiç fark edemeyen insanlar yüceltilerek idealize ediliyor. İnsanlar kendi kişilik ve karakterlerini geliştirmek yerine güçlü olanla özdeşleşiyor. Bu da insani değerlere erişmenin temellerini bütünüyle sarsıyor. Zihinsel ve bedensel engelliler aynı zamanda birer çiçektir. Tıpkı çiçek misali her daim bizlerden, korunmayı, bakımı ve sevgiyi isterler.
Doğup büyüdüğüm taşra kasabasında Sute’yle Emo adında bir ana-kız vardı. İkisi de zihinsel engelliydi. Çocukluğumdan tanırım ikisini de… O günden bu güne hep merak ettim. Kimdi bunlar, neyin nesiydi, nereden gelmişlerdi? Bilmiyordum… Bu ana-kız hayatları boyunca aç, sersefil ve garibandılar. Ayaklarında yaz kış doğru düzgün ayakkabıları bile olmazdı. Üzerlerinde eskimiş, kirli, yırtık paçavralar vardı. Hatta ben ana Sute’yi çoğu kez kışın karında, çamurunda hep yalın ayak gördüm. Emo, bataklığın içerisine atılmış bir çiçekti. O çiçeğin üzerine her gün aç sinekler üşüşüyordu. Emo toplumsal bir tecavüzün, zulmün altında, beden olarak, kadın olarak büyük bir aşağılanma yaşadı. Yöredeki kadınlar bu toplumsal tecavüze kayıtsız kaldıkları gibi bir de onu aşağıladılar, hakir gördüler. Feministlerin bir sözüdür: “Üzerlerimizdeki erkek şiddetini biliyoruz. Bizi asıl üzen bu şiddet değildir. Bizi üzen, kadının kadını aşağılaması, hakir görmesidir.”
Zaman zaman gördüğümüz boyları elli-elli beş santim olan cüce insanlar vardır. Onlar en çok ezilmiş, aşağılanmışlardandır. İnsanlar, onların üzerlerine gülüp kendilerine komik malzeme yapmışlardır. Yıllar öncesi tanıdığım bir Erdal ağabey vardı, cüceydi… Sürekli alkollü idi, çok da sinirliydi. Kendisiyle iyi bir samimiyetim vardı, çok da saygı duyardım. Bir gün kendisine sordum: “Erdal ağabey kendini neden bu kadar alkole veriyorsun?” Cevabı çok duyguluydu, acılıydı; şunu söyledi: “Sevgili Adnan hâlimi görmüyor musun? Ben bir cüceyim. İnsanların alaylı, ezici bakışları, hâlime gülmeleri, hakir görmeleri benim içimde çok ağır yaralar oluşturdu. Birçok kereler bu yaraların acıları, geceleri beni tatlı uykumdan uyandırıp sabahlara kadar ağlamama neden oluyor. Ben içmeyeyim de kim içsin? Alkol bir yerde sığındığım sahte bir cennetimdir, bunu biliyorum.” Bu cevabın karşılık ben de şunu söyledim: “Erdal ağabey, evet benim boyum senin boyundan çok yüksektir, ama küçük olan biz uzun boylu olanların yüreğidir. Senin boyun küçüktür ama kocaman olan senin yüreğindir, ne olur bunu böyle bil.” Bu açıklamamın karşısında Erdal ağabeyin cevabı ise şu oldu: “Adnan, sen değerli birisin ve bu açıklaman bana güç kazandırdı; çok teşekkür ederim.” Bu görüşmemizden kısa bir süre sonra onu bir trafik kazasında kaybettik, ruhu şad olsun.
Yıl 1995… Bakırköy’de sokak kitapçılığı yaptığım bir akşamdı, karanlık bastırmıştı, ben de yavaş yavaş tezgâhı toplamaya başlamıştım ki birisinin arkamda durduğunu fark ettim, hemen döndüm, o kişiyle göz göze geldim. Hayatımda ilk defa yüzü bütünüyle yanmış biriyle yüz yüzeydim. Takım elbiseli, kravatlı, bir eli cebinde, sakin bir hâlde duruyordu. Ben, tepkisel hiçbir reaksiyon vermeden gözlerinin içine bakıp hafif gülümseyerek şunu söyledim: “Dostum, hoş geldiniz. Aradığınız bir şey varsa yardımcı olayım.”. “Evet, var. Dostoyevski’nin Ezilmiş ve Aşağılanmışlar adlı kitabını arıyorum.” dedi. Ben de “Var.” dedim ve hemen kitabı kendisine sundum. Teşekkür etti. O anda sokağımıza çay servisi yapan çaycı Hafız geldi, arkadaşa: “Dostum çay içer misin?” dedim, o da iki üç saniye düşündükten sonra “Sizin çayınız içilir, bir çay alayım.” dedi. Çayımızın ilk yudumunu alırken bana şunu söyledi: “Ne kadar güzel, ciğerden ‘Dostum’ diyorsunuz.” Ben de dostlukların hızla yozlaştığı, yavaş yavaş yok olmaya başladığı bir zamanın içinden geçtiğimizi, bu sebepten dolayı bu değere bütün gücümle sarıldığımı belirttim. Tezgâhıma kitap almaya gelen her insan güzeline dostum diye hitap ettiğimi sözlerime ekledim. Bu konuşmadan sonra yanmış kavrulmuş parmak uçları yok olmuş elini bana uzatarak “Ben Kâmil…” dedi. Ben de o sıcacık eli dost sıcaklığıyla tuttum ve “Ben Adnan…” dedim. Kâmil Bey başından geçen o büyük felaketi şu dokunaklı sözlerle anlattı: “Ben Giresunluyum. Giresun’da tiner üreten bir fabrikada kardeşimle birlikte tiner deposunun sorumlusuyduk. İşimizi seviyorduk ve mutluyduk, tâ ki o büyük yangın felaketi çıkıncaya kadar. O yangında ben bu vaziyette kurtuldum ama kardeşim kurtulamadı, yanarak kül oldu. Ben o yangından bu vaziyette kurtulduktan sonra kendime şunu söyledim: Kâmil artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Shakespeare’in dediği gibi ‘Olmak ya da olmamak bütün mesele budur.’ Gücümü bütünüyle kullandım, o yangında yandım kül oldum ama küllerimden yeniden doğdum. Ben artık bir bedensel ve estetiksel engelliyim. Bu toplumda bedensel, zihinsel ve estetiksel engelli olmanın ne kadar güç bir şey olduğunu bildiğim için inadına yaşama devam edebilmek adına kendimle barışı sağlamam gerekirdi. Bunun ne kadar güç olduğunu da biliyordum. Ama sonuçta bu barışı sağladım. Kamusal alanda insanların bana bakarak irkilmiş, tuhaf, aşağılayıcı bakışlarıyla, sanki ben bu dünyanın insanı değilim başka bir yıldızdan gelmiş bir yaratığım gibi ezici tepkileriyle karşılaşıyorum. Adnan Bey, bunu göğüslemek kolay değil. Ben kendimle kurduğum barışla, bu yakıcı, yıkıcı bakışları etkisiz hâle getiriyorum. İşte bunu başaramasaydım bugün var olmayacaktım. İlk kez benimle yüz yüze gelip hiçbir irkilme tepkisi vermeyen, bakışlarından bana sevgiyi yansıtan siz oldunuz. Şimdi soruyorum Adnan Bey bunu nasıl başardınız?” Cevabım şuydu: “İnsanın bedensel, zihinsel ve estetiksel vaziyeti ne olursa olsun ben onun gözlerine ve gözlerinin içindeki yüreğe bakarım. Tıpkı size baktığım gibi. Bunu bana öğreten duygudaşlıktır, empatidir. Kâmil Bey, insan insanın sılasıdır; insan insanın derdidir; insan insanın dostudur. Thomas Hobbes’un: ‘İnsan insanın kurdudur.’ sözünü hiçbir zaman kabullenmedim ve bununla da mücadele ettim.” Kâmil Bey’le konuşurken yanımızdan geçen insanların Kâmil Bey’e yönelik tuhaf, irkilmiş o bakışlarının aynı zamanda nasıl şiddet içerdiğini görüyordum. Hatta kimileri döne döne bakıyorlardı. Bu bakışlar Kamil Bey’i incittiği gibi bir o kadar da beni incitiyordu. Bu inciten bakışlara neden olan, empatinin yitimiydi.
Bir yeğenim var, ismi İbrahim… İbrahim, çocukluğunda geçirdiği menenjit rahatsızlığından dolayı zihinsel engelli… İbrahim bu durumundan dolayı çevresi tarafından hakir görülüyor, kendisiyle dalga geçilerek çok rahatsız ediliyor. Bir gün İbrahim’le birlikte bir arkadaşımı iş yerinde ziyaretine gittik. Arkadaşımla İbrahim’i tanıştırdım, sonra oturduk. Arkadaşım İbrahim’e hâl hatırını sordu; İbrahim normal, bizler gibi mütevazı cevap verdi. Sonra çaylar geldi, arkadaşım sigarasını çıkardı ve bana ikram etti, sigara içmediğimi söyledim. İbrahim’e sigara ikram etti; İbrahim bir sigara aldı ve hemen çakmağını çıkarıp saygı çerçevesinde arkadaşımın sigarasını yaktıktan sonra kendi sigarasını yaktı. Arkadaşımla güzel sohbetimize zaman zaman İbrahim de katıldı. Sonra arkadaşımdan izin isteyerek oradan ayrıldık. Bir gün sonra sadece İbrahim’le ilgili izlenimini öğrenmek için arkadaşıma gittim ve ona “Şahin, dün yeğenim İbrahim’i nasıl buldun?” diye sordum. Şahin’in cevabı çok ilginçti ve şunu söyledi: “Oldukça kibar ve saygılı bir genç. Hayırdır, nerden icap etti böyle bir şeyi sormak?” Ona, “İbrahim’le ilgili açıklayacağım şey seni çok şaşırtacak. Dün gördüğün, beğendiğin İbrahim maalesef bir zihinsel engellidir.” dedim. Bu açıklamam karşısında Şahin çok şaşırdı, afalladı ve hemen kendini toparlayarak “Ne ne ne diyorsun, şaka mı ediyorsun, benimle kafa mı buluyorsun? Yok yok; bu, gerçek olamaz. İbrahim’i son derece kibar ve oturaklı bir genç olarak gördüm.” dedi.
İnsana nasıl davranırsak öyle olur. Davranışlar bulaşıcıdır. Bedensel ve zihinsel engelliler için doğru mekânlar, doğru insanlar olmalıdır. Düşünün ki, zihinsel engelli birinin çevresinde ne yaptığını bilen, kendini her hususta aşmış, empati duygudaşlığı gelişmiş elit insanların olduğu yerde, zihinsel engelli insan ve insanlar bizlere yakın benzerlikte olacaktır. İnsani değerlerinden uzaklaşmış, kendine ve ötekine yabancılaşmış, yozlaşmış insan türü, bedensel ve zihinsel engellilerin çevresindeki en büyük tehlikedir.
Bugün bazı ailelerde bedensel ve zihinsel (bipolar bozukluk, otistikler, hiperaktivite bozukluğu, Down sendromlu çocuklar…) engelli hastalar var. Bunların birçoğu toplumsal hakir görme ve aşağılamadan dolayı evlerde ıssız odalara kapatılarak dışarı çıkarılmamaktadırlar. Bedensel ve zihinsel engelliler bazı ailelerde bariz olarak şiddeti yaşamaktadırlar. Hatta zihinsel engelli kız çocuklarına bazı ailelerde tecavüz edilmeler bile yaşanmaktadır.
Şunu hiçbir zaman aklımızdan çıkarmayalım: Kötülüklerin bu kadar galebe çaldığı bir dünyada, hiç kimsenin hayat garantisi yoktur. Yarın başımıza ne felaket gelir kimse bilemez. Bu sözüm İtalyan Antonio Tobbaci’nin anlatımıyla nasıl da kesişiyor: “Her sabah uyandığımızda pusuda bir hayat bizi bekler.” Bu kıymetli sözü kulağımıza küpe edelim. Bedensel ve zihinsel engellilerin hâlini anlamak için onlarla duygudaş olalım, onları anlayalım. Ne malumdur, yarın bir kaza karşısında bizim de bedensel, zihinsel, estetiksel engelli olmayacağımız? Halk arasında sık sık söylenen bir sözdür: “Bugün ne olduğumuzu değil, yarın ne olacağımızı düşünelim.” Bu hakikat karşısında şapkamızı önümüze koyup düşünmenin, duyarlı olmanın tam zamanıdır.
Bedensel ve zihinsel engeli olanların her daim bakıma, sevgiye ve korunmaya ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyacı da ancak empatiye, duygudaşlığa ve güçlü vicdana sahip olanlar sağlayacaktır.
Adnan ŞUR

Son Yorumlar