I.
Doğa ve toplum arasında bir ayrım yapılmalı mı? Bulutlar hava durumu hakkında konuşmaz, kurtlar sürü hakkında bilgi vermez, ırmaklar kirlilik hakkında tartışmaz ancak bu, insanların “doğa” ile kastettiği şeyin “yok” olduğu anlamına gelmez, zira kavram oluşumu yoktan ortaya çıkmamıştır. Ama sınırları çizerken sorunlar ortaya çıkar: Elektriği bir şeyler yapmaya zorlamak bir topluluğu ikna etmekten daha kolaydır, ancak bu sahada doğru vasıtayı bulmak mekanikten daha zordur. “Yön”, doğa ve toplum kavram çiftinin hitap ettiği kitle için zayıf bir metafor değildir: Yolda soldan gidilebilir, ancak hedefe kolayca soldan varamazsınız; yalnızca toplumla kuşatılmış vaziyette doğayı terk etmek ya da tam tersi, imkânsız bir durum. Doğa asla kendi kendini düzeltmez, bunu ancak insanlar yapabilir. İş birliği bunun ilk ön koşulu, sevgi ise temelidir.

İş birliği, insanların acil olarak ihtiyaç duyduğu şeyle ilgilidir: tahmin ile tecrübeyi birleştirirken esnek davranmak. Tahmin etmek, ekseriyetle zaten bildiğinizi düşündüğünüz şeyi doğrulayan deneylerin sıkıcılığından kaçıp kurtulmaktır, şimdi ve sonra yine tahmin etmeliyiz ki denemeler tahminleri yakalayabilsinler. Ancak yaşananlara soru sormayan, kendimizce cevaplar aramayan yine bizleriz. Şair Fernando Pessoa’nın deyişiyle, “geçip giden zamanın seyircisiyiz” yalnızca…
Hâlbuki, dışarıda nehir gibi akan bir hayat varken, nehir yatağına saplanan taşlar gibi hep aynı yerde kalamayız…
Diyorlar: “Kül olmaz ateş yanmadan,
Denizler durulmaz dalgalanmadan!”
II.
“Aramızdaki her şey yalın, açık ve saf olmalı.” Hannah Arendt ve Martin Heidegger arasındaki yazışmalar bu satırla başlar. İlk öpücüğü fırtınalı bir aşk izledi, ardından Nazi diktatörlüğü sırasında Alman filozof ile Yahudi bilgin arasındaki derin sessizlik…
1927’de Heidegger ünlü eseri Varlık ve Zaman’ı yayımladı ve Arendt bu vesileyle – iki yıl sonra – Heidegger ile yeniden temasa geçti. Onu ilk günkü kadar çok sevdiğini yazdı!
Peki, iki düşünür nasıl tanışmışlardı? 18 yaşında genç bir kız olan Hannah Arendt, bazı arkadaşlarıyla birlikte Marburg şehrine okumaya gitti. Orada devrimci bir filozofun insanları düşündürdüğünü duymuştu. Kastettiği filozof Martin Heidegger’den başkası değildi. O günlerde Heidegger isyankâr sayılıyor ve en yakın arkadaşı olan Karl Jaspers ile birlikte yeryüzünde yeni bir düzen kurmak istiyordu: felsefeyi sıfırdan yeniden tasarlayarak… İsyan bayrağı açan Heidegger’in cazibesine kapılan tek öğrenci Hannah değildi, birçok kız arkadaşı da ondan etkilenmişti. Heidegger de derslerine katılan zeki ve kendinden emin Hannah’dan hoşlanmıştı. Dönem sonunda(1925) Heidegger ona kısa bir mektup yazar: “Sevgili Fräulein Arendt! Bu gece sana gelmeliyim ve içimi dökmeliyim. […] “

18 yaşındaki Hannah’ı o gece duyduğu iltifatlar sarhoş eder. Zamanla Heidegger ve Arendt arasında bir güven ilişkisi gelişir; birbirlerini görmüşler ve mesai saatlerinde ve diğer bilimsel etkinliklerde daha sık birlikte olmaya başlamışlardır. Heidegger’in Arendt’e yazdığı bu ilk mektupta, Heidegger’in hangi duygular içinde yüzdüğünü görebilirsiniz. Hannah’ı hem arzu ediyor hem hoca şefkatiyle onu korumak istiyordu. Ama yine de tarif edemediği belirsiz aşk duyguları içine girer. 1925 yılı Şubat ayında, bu platonik ilişki sevgi dolu, romantik bir ilişkiye dönüşür. Ama bu ilişki ortaya çıkmamalıdır. Duyguları gizlemek zor olsa da bu ilişki arkadaş çevresinden saklanmalıdır. Çünkü Heidegger evli ve iki çocuk babası olduğu için çok dikkatli davranmak zorundadır.
Hem Heidegger’in hem de Hannah Arendt’in çalışmaları, aşk kavramı üzerine ömür boyu sürecek bir diyaloğun izlerini taşır. Keza “Augustinus’da Aşk Kavramı” Arendt’in doktora tezinin başlığıdır. “Volo ut sis” – “Olduğun gibi olmanı istiyorum.” sözü, iki düşünür için de geçerlidir ve gerçek sevginin özüne isabet eder.
Cinsellik ve tutku birbirine aittir ama aşķ başka bir şeydir. Heidegger’in Hannah Arendt’e yazdığı mektuplar günümüze ulaşmıştır. Hannah Arendt’in Heidegger’e yazdığı mektupların ise hepsi yok edilmiştir. Hannah Arendt, “korsan” olarak adlandırdığı Heidegger ile yolunu ayırdıktan sonra sınıf arkadaşı Günther Stern ile evlendi. Bu evlilik Arendt Amerika’ya göç edinceye dek sürdü (1929 – 1937). Karısı Elfride’ye yazdığı ve yayımlanan mektuplardan biliyoruz ki, Heidegger hiçbir zaman çapkınlıktan vazgeçmedi. Son nefesini dahi başka bir kadının koynunda verdi.
“İnsan zamanı ölçer, zaman da insanı.” Bu atasözü Romalılara aitmiş. Bilge Kağan ise “Öd Tengri yaşar.” (Zamanı Tanrı yaşar.) demiş.
Evet, yaşayan asla unutmaz…
III.

Bir zamanlar “Issız Adam” diye bir film izlemiştik ve film konusu sebebiyle epey ses getirmişti. Filmin afişindeki “Sen dizime yattın, ben bir hikâye anlattım ve sen büyüdün.” sözleri aynı bağlamda düşünüldüğünde filmin derin yapısına açılan bir kapı işlevi görür: Ada’nın dudaklarından iç konuşma olarak dökülecek bu sözler, yaşanan aşktan farklı, başka biçimde yaşanabilecek bir aşk olasılığını dile getirmektedir.
Alper özel yaşamıyla havalı, kamusal alandaki gündüz yüzüyle sıradan bir görünüm sunar: Maddi açıdan oldukça rahat yaşayan bu adam kendi iş yerinin sahibidir ve iyi bir aşçıdır. Öte yandan her gün farklı kadınlarla birlikte olan, hayatını lezzetli yemekler yapma tutkusu ve günübirlik ilişkiler içinde geçiren biridir.
Çapkın bir adam olan Alper, tesadüf eseri karşılaştığı Ada’nın güzelliğinden etkilenir. O da zeki olduğu için hem yalnız hem de toplum dışında kalmış biridir. Kadınlarla yalnızca kadın oldukları için birlikte olan Alper, yatakta onlara oldukça sert davranmaktadır. Alper’in bu tutumuna Jung’un “içe dönük insanlardaki şiddet kullanımı” olarak söz ettiği yaklaşım ışığında bakılabilir: Cinsellik anlayışı şiddetle çevrelenmiştir. Bu şiddet eğilimini yalnızca kadınların bedenlerine hoyrat davranmasıyla açıklamak yeterli değil. Bu aynı zamanda onların varlığını, farklılıklarını hiçleyen bir şiddettir: Kadınlarla sevişirken bile yüzlerine bakmaz.
En azından Freud’un “Ruhsal açıdan sağlıklı insan seven, sevilen, çalışan ve üreten insandır.” tanımına uymuyor tüm bu olanlar.
Arzu duymak, antik çağın eros dediği şeydir – ve eros muhtaçtır. Eksik olanı arar durur. Bu yüzden insan Tanrı’yı sever, ama Tanrı insanı sevmez. Aşk yukarıdan aşağıya değil aşağıdan yukarıya doğru gider. Bu gerçeği Yunus ve Mevlana’nın dilinden okuyoruz. Ancak Hristiyanlık, yukarıdan aşağıya giden bir sevgi önerir ve öğretir. Buna göre, ihtiras ve iyilik arasındaki ikilem bana pek haklı görünmüyor. Çünkü tam anlamıyla aşk, diğer kişiye kendini verme fırsatı vermeyi de içerir. Sadece vermek isteyen ve almayan biri yeterince sevemez. Aynı zamanda karşısındakine de kendi adına verme fırsatı vermelidir. Bu önemli bir içgörü gibi görünüyor, iyilikseverlik ve arzulamak özde birbiriyle ilintilidir.

Erich Fromm’un özellikle altını çizdiği “olma” duygusu eksik kişilerde – Alper’ in yaşadığı gibi – içsel bir boşluk veya hiçlik duygusunun geliştiğini biliyoruz. Kendi istek ve duygularını yeterince tartamayan Alper’in, bunların nedenlerini bilmesi de beklenemez elbette. “Öteki”nin ayırdına varamayan Alper günübirlik ilişkilerle benliğini hissetmeye çalışırken, daha sağlıklı bir yol çizen Ada kendini bu ilişkiden kurtarmasını bilmiş ve başka biriyle evlenmiştir.
Elbette gerçekliğin edebî bir eserle veya sanatsal bir olayla ölçülmemesi gerektiği, ancak bunun tam tersinin de anlamlı bir şey ortaya çıkarabileceği asla unutulmamalıdır. Bu nedenle Çağan Irmak sineması, yalnızca, üzerinde sonuçlara vardığı bu filmde gerçekten öfke seline kapılıyor. Ne yazık ki, o da eski bir hatayı tekrarlıyor ve kısa devre düşünüyor. Ama modern hayatı denetleme yöntemlerini bir kez daha özetleme biçimi – özgürlüğün kısıtlanması, gerçeğin ortadan kaldırılması, tarihin araçsallaştırılması, doğanın yok edilmesi, nefretin körüklenmesi – insanın “zâlim” oluşunu yeniden hatırlatıyor. Örneğin, Nietzsche’nin bakış açısını bu zihnî gelişimin başlangıcına yerleştirdiğimizde, yapısökümcü akımın nasıl doğduğunu ve tutarlı bir şekilde çağımız yanılsamalarının nasıl üretildiğini gösterir. Buna göre, bunlar sadece sonuç veya ürün değil, aynı zamanda yapısökümün, vicdan ve kanıtın sebebidir, kısaca “yapıbozum” kâşifleri onun meşru çocuklarıdır. (Başka bir deyişle: Heidegger yolunda yalnızca hakikat vardır.) Ancak bunu olumlu bir şekilde okumak istiyorsanız, Alper’in karakter zayıflığıyla, aynı anda ilkelleştirme ile duru görüşüyle, ki bu da genellikle özenle inşa edilmiş olanı geri alan örnek bir cümleyle tasdiklenir: “Karda donmak üzeresin, uyumak sana tatlı geliyor ama sen ölmek üzere olduğunun farkında değilsin.”
Tabii, hakikatin ölümü ilan edilince, yalan sahne alıyor, hayat geç kalanları affetmiyor.
Teşekkürler Mösyö Foucault ve teşekkürler Mösyö Deleuze!
IV.
“Yalnızlığa, can sıkıntısına, içinizdeki boşluğa izin verin.” (M. Heidegger)

Issızlığı temel bir duygu olarak gören Martin Heidegger (1889-1976), “Varlık ve Zaman”da, insanların “kendi varlıklarını ve bir bütün olarak dünyayla ilişkilerini nasıl yitirdiklerini” gösterir. Kişi, belli bir olasılıklar yelpazesine sahiptir ve orada kendisi tarafından bilinmeyen belirli “nesneler” ile uğraşmak zorunda kalır. Heidegger, ortaya çıkan durumu refah korkusu olarak adlandırıyor. Korku, her zaman belirsiz ve bilinmeyen bir şeyden korkmaktır. Heidegger’e göre korku, varoluşsal bir ruh hâlidir; “varlığın, kendi varlığı aracılığıyla kendi önüne getirildiği” bir ruh hâlidir, böylece insan ilkin kendinden korkar. Korku, diğer varlıklardan değil, “sürekli hassasiyetleriyle” dünyada kendisiyle birlikte olmaktan korkmaktır. Ve kişi sürekli şunu deneyimler: Ben – yalnız ben – burada kastedilenim.
Bu “tekinsiz dünyada” korkunun ortasında “bana tahsis edilen varoluşu” kavrama ve şekillendirme imkânı kesinlikle vardır. Ama yeryüzüne “atılan” insan, sadece hassasiyetleri yerine getirmek zorundadır. Böylece Martin Heidegger kendi varlık yerini ve ıssızlığını vurgular, çünkü yalnızca burada ve orada “hakikat” için hazır olmak kendilik algısını pekiştirebilir.
Heidegger’in içgörüsü merkezîdir: “Kendi varlığının çobanı” olan insan, sürekli etkileşime “maruz kalır” ve sürekli olarak dengesini korumalıdır. Yalnızlık çekmeden zihinsel olgunlaşma ve gelişme olmaz veya bir noktaya kadar mümkün olur. Bu oluşun özeti şudur: Kimse kendi varlığımı elimden alamaz.
Bunu kendim yaşamalıyım. Geriye tek bir soru kalıyor: Ne yapabilirim? Kafka, “Mesellere Dair” öyküsünde bunu iki kelimeyle ifade eder: “Çek git!” (Transcente te ipsum); söylemesi kolay, lakin yapması zor. Bu, en basit çözüm, aynı zamanda felsefenin yalnızlık konusundaki son tavsiyesi sayılabilir.

George H. Mead
Buna karşın, beşerî bilimler bu alanda daha ileri durumdadır. Mesela, başkasının aklından geçeni davranışında okumak, bir bakıma onun iç dünyasını da algılama ve tanımlama yeteneği olarak kabul edilir. Sosyolojik bir bakış açısından, George H. Mead’in anladığı tarzda, empati her toplumsallık biçiminin temelini oluşturur; ancak, hiçbir zaman, yalnızca bilişsel olarak şekillen(diril)miş bir şey değildir.
Kendini ötekinin yerine koymaktan ziyade, özellikle kişiler arasında çıkan sorunlarda yaratıcı ve duygusal bir algı ve onun eş zamanlı yansımasıdır. Aynı şekilde psikolojik terapilerin merkezinde yaşam, özgürlük, yalnızlık ve ölüm hakkındaki sorulara empatik bir yaklaşım vardır.
Irvin Yalom “İyileştiren şey, nihayetinde ilişkidir. Sevgidir. İnsanlarla kurulan bağlardır.” diyor. Hırsla ve kıskançlıkla değil, neşe ve mutluluk ile nefes alıp vermelidir insan. İşte o zaman aşk güneşi bahtına doğar…
Ama en güzelini Neşet Ertaş demiş; “Gönül kimi severse, aşk onda güzeldir.”

Alaattin DİKER

Çok güzelll. Sevgi, iyilik, yasam üzerine ne çok söz söylenmis.
O zaman yaşasın var olmak diyelim.😊