Türkülere Ses Verenler…

Müstehcen, derinlikten yoksun nameler ile duyguların bayağılaştığı zamanlardayız. Örf, anane, hilkat ve hikmetin yitirildiği bir zeminde idealsiz arzular, enteresan sempatiler, saçma müzikler bizi bizden almış. Aşksızlıktan taş kesilmişiz adeta. Geleneği, doğayı hayret makamında seyretmiyoruz. Yapay, saydam, sentetik, boyalı seslerin tahakkümü altında tüm benliğimiz.

Her şeyin böyle şeffaflaştığı post truth zamanda hatta post provach (mahremiyet sonrası) çağın ön görüldüğü dünyada “Bir Büyük Rüyanın Çocuklarıydık Biz” kitabının yazarı Muaz Ergü “Anadolu’nun Kadim Sesleri” kitabıyla ses veriyor, verdiriyor şimdi. Bu ses, büyüklerimizin “Hikmet eskilerledir” dediği ruh cephesinden bir ses. “Bu topraklar popüler kuşatmanın, ruhsuz sanatın, türedi uygarlıkların esaretine girdiğinden beri kendi değerlerimizi tanımıyoruz.” Diye başlayarak Âşık Veysel‘den, Mahsuni Şerif’ten, Neşet Ertaş’tan… ses verdiriyor derinden duyuşlarla.

İç güdülerin dilenciliğine terk edilen avare çocukların boğuldukları kuyulardan yükselen çığlıklara en kadim seslerden ses verdiriyor Ergü. -Bu kitap gençlere okutulmalı- Ses verin diyor, bu toprakların eli nasırlı bin bir saadetten vazgeçmiş hakikat havarilerine. Sorumluluk şuuru yaratan seslere.

“Anadolu’nun Kadim Sesleri” mesuliyet şuurunun bir tecellisi belki. Aşkın, vicdanın seslenişi. Bize saadetler bahşeden değil, mes’uliyet yükleyen adamlar lazımdır. Ergü’de bu adamların, bu kervanın mustariplerinden. sözleri, sözleri insanın yüreğini yakıyor. Her satırı gam, her satırı buram buram hüzün. Ne yazık ki şimdilerde ağız tadıyla hüzünlenemiyoruz da. Türküler, şarkılar bizi söylemiyor artık. “Özlemin, hasretin narıyla yanıp kavrulmuş haberler yok” “Buradan bir atlı geçti/ yarama bastı geçti” deniliyor ya bir türkümüzde  işte “Anadolu’nun Kadim Sesleri” yaralarımızı kanatıyor şu satırları ile “Kerkük çok dertli, Kerkük türkülerinde en çok gam ve keder söylenir.” Sadece Kerkük müdür dertli sizce?

****

Şölen, tören ve konserlerde kahkaha patlatmayı maharet sayan, az ağlayıp çok gülenler; belediyelerin milyon dolarlar harcayarak sanat adına tribüne oynadığı, oynattığı şımarık sözde sanatçılar nereden bilsin bir avuç çavdar ekmeği ile geçinerek Anadolu’muzu yoğuran Neşet Ertaş, Mahsuni Şerif…Ya din/dindarlık adına fiyaka satan mevlithan, duahan, gizli nikah kıyıcıları nerden bilebilir Hafız Şerif‘i, Enver Demirbağ‘ı?.. (itiraf etmeliyim, kitaptaki bazı isimleri bende bilmiyordum)

Kitaba konu olan şu isimlere bakar mısınız; Bekçi Bakır, Hafız Osman, Kazancı Bedih, Tenekeci Mahmut… bir yoksulluğun yokluğunda ses vermişler hiç karşılık beklemeden. Bu gerçeği kitapta Tenekeci Mahmut ile ilgili yazılan yazılan şu satırlardan öğreniyoruz: “Tenekecilik yaparak kazanır hayatını. Türkü çığırmak, gazel havalandırmak, ağıt yakmak, mevlit okumak, para için, şan şöhret için yapılan bir iş değil de onların zamanında ses ve söz paraya tahvil edilmez, derin yaralara sürülen merhem gibi sürülürdü gönül yârelerine. Sanatın, müziğin izdüşümü soytarılık, ahlaksızlık, şımarıklık değildi o zamanlar. Sözün güzeli çağırılırdı meclislere. İki şarkıyı ezberden söyleyemeyenlerin arz-ı endam ettiği günümüzde çok anlaşılır değil o zamanlar.”

“Anadolu’nun Kadim Sesleri” büyük bir emek ve duyuşla yürekten hazırlanmış bir şaheser. Özellikle topraktan, tabiattan kopartılarak metafiziğini, örfünü, dilini yitiren yeni nesillere bir çağrıdır. Çağrıdır bizim Türkümüze. Bizden olan  türkülere. “Türküler çiçektir en umutsuz zamanlarda açar.”  “Türküler gökyüzüdür, karanlığa yıldızlar çakar.”

Abdulvahap SERT

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir