“Sen politika ile uğraşmazsan er ya da geç politika seninle uğraşır”. Lenin komünizm tecrübelerini bu sözlerle özetlemişti. Huntington modernizmin tecrübelerini özetlerken Lenin’in kelimelerini neredeyse şu şekilde düzenledi: “Sen kültür ile uğraşmazsan er ya da geç kültür seninle uğraşır”. Lyotard ise aynı deyimi postmodern tecrübelerin özeti için aşağı yukarı böyle kullandı: “Sen bilgi ile uğraşmazsan er ya da geç bilgi seninle uğraşır”.
Lenin bu sözleri söylerken piyasaya yeni bir evrensel ürün sunulmuştu -Elektrik! Ve ister ekonomi, ister politika, isterse kültür alanları elektriğin dünyadaki akışına bakarak kendisine çekidüzen vermek zorundaydı. Lenin komünist devrim sonucu iktidara geldikten sonra 1920’lerde bütün Rusya’nın (daha sonra bütün imparatorluğun) elektriklenmesi diye bir devlet projesi başlattı. “Edison’un lambası” gibi bilinen elektrik lambası Sovyetlerin başlangıcında halk arasında “İliç lambası” gibi ün kazanmıştı.
Elektrik dünyada kendi ihtiyacını yarattı ve bundan sonra elektriksiz bir dünya olmayacaktı. Kimin daha çok elektriği varsa, dünyayı yöneten o olacaktı. Yetmiş yılı aşkın bir sürede Sovyetlerin dünyanın iki güç merkezinden biri olmasını sağlayan gerekçelerden biri, belki birincisi imparatorluk genelinde bir evin bile elektriksiz olmaması idi. Bu, her evde radyo, televizyon, aynı zamanda her evde her seher komünizmin “ezanı”nın seslenmesi demek idi.
Huntington her şeyin medeniyet tarafından yutulduğunu dile getirdiğinde dünyada internet ticareti başlamıştı. Bu defa elektrik değil, interneti olanlar şartları dikte edeceklerdi. İnternet ise büyük bir hızla kendini insanlık için ihtiyaca dönüştürmekteydi. Evlerde elektrik çağından kalan televizyonlara bir rakip geliyordu -bilgisayar.
Lyotard bilgisayarlaşmadan sonra her şeyin bilgileşeceğini ve bilgisayarın bir bilgi tüketicisi olduğunu demekle, piyasaya sunulan bilgi adlı yeni bir üründen konuşuyordu. Teknoloji çağını teknokratlar yönlendireceklerdi. Bu defa bilgi bir insani ihtiyaca dönüşecek ve bilgiye sahip olanlar aynı zamanda dünyaya sahip olacaklardı.
Bütün hallerde evrensel düzen evrensel bir gelişmenin sonucudur.
Bana göre Franz Kafka‘nın Şato romanı, sistemin bireyin özgürlüğünü ve mücadelesini nasıl tuzağa düşürüp etkisiz hale getirdiğinin en canlı örneğidir. İhmalle etkisiz hale getirilen birey ise romanın kahramanı – hem bir uzman hem de bir kişi olarak işe yaramaz halde ortalarda bırakılan K.’dır.
Bugünün Şato‘su gerçek sahibinin kim olduğunu tartışmak bile istemediğimiz sosyal ağlardır ve bugün her birimiz bu Şato için gereksizliği ile gerekli olan K.’larlayız. Hepimiz bilgi taşımakla görevlendirilmişiz, ama hangi bilgiyi, kime ve neden taşıyoruz? Nedir kültürün kendisini bile yutan bu bilgi acelesi? Sanat bile yalnızca bilgi olmaya soyunmuş… kendisini oldubittiye indirgeyip tüketim aracı olmaya pek de hevesli…
İnsanlığın Lascaux mağarasından Babil Kulesi’ne giden yolunda biz sanatın bilgi ile değil hakikatle ilgili olduğunu gördük. Durkheim, ilkel insanların avlanma ve kurban törenleri sırasında şarkı söylediğini ve dans ettiğini söyleyerek sanatı dinin enstrümantal altyapısı olarak adlandırıyor. Mağarada filozof ve peygamber yoktu ama bir avcı ve bir ressam vardı. Biri gücü, diğeri güzelliği temsil ediyordu. Gücün güzellikle birleşmesinden hakikat doğdu. Hakikat ise kendi peygamberlerini ve filozoflarını yarattı. Hakikatin doğuşuyla, şimdi gördüğümüz bu insanlık tablosu ortaya çıktı.
Çağımızın en önemli olaylarından biri, bilginin sanat hedefleri menüsünde hakikatin yerini ele geçirmesidir. Bir röportajında Russell, bu küçülen dünyada birlikte ölmek değil, birlikte yaşamak istiyorsak, birbirimize karşı hoşgörülü olmayı öğrenmemizi, bazı insanların hoşlanmadığımız şeyler söylediği gerçeğine kendimizi alıştırmamız gerektiğini söyledi. Bence bunu yapmanın yolu, insanların kimliklerini yaratan ve yöneten kavramları birbirlerine karşı daha hoşgörülü hale getirmektir. Örneğin, Allah’ın varlığı ve yokluğu hoşgörülü bir bakış açısıyla yorumlanırsa, bir mümin ve bir ateistin hoşgörüsüzlüğü de ortadan kalkmış olacaktır. Ama bilginin egemen olduğu benim “vahşi postmodernizm” dediğim aklın akılsızlık çağında kavramları yeniden yorumlamak mümkün olacak mı? Küresel bilginin evrensel hakikati sanatın dışına çıkardığı bir çağda felsefe ne yapacak?
Bilgiyi mi yorumlayacak? Lyotard’ın yaptığı gibi.
Değerlerin aşınması veya deşifre edilmesi her zaman piyasalarda (pazarlarda) başlar. Bu nedenle, eski filozoflar ve Sufi dervişleri her zaman pazar meydanlarında dolaşırlardı. Hallac-ı Mansur Bağdat pazarlarında “enel hak” diye bağırırdı. Diogenes, Platon’un “İnsan iki ayaklı, tüysüz bir hayvandır” tanımını duyduğunda, hemen pazara gitmiş ve bir horozun tüylerini yolup “işte, Platon’un insanı budur” diyerek onunla alay etmişti.
Bugün de değerlerin aşınması bilgi piyasasında (pazarında) meydana gelir ve zamanımızın filozofları ve entelektüelleri, bilgi piyasasında olup bitenlere odaklanmış durumdalar.
Günümüzün bilgi piyasaları sosyal ağlardır; kendine özgü ahlaki, seküler değeri olan ve sosyal etkiye sahip bireysel yargıların, ifade ve fikir özgürlüğünün, muhalif cesaretin genelleştirildiği, anonimleştirildiği, herkese sunulduğu ve hemen tüketildiği sanal alanlar; her şeyin ortalıkta dolanıp ayrılmak istese bile ayrılamayan, başları ve kuyrukları ile iç içe geçmiş bir yılan yuvası.
Totaliter kaos!
Burada Nietzsche‘nin yıllar önce yaptığı uyarıyı hatırlamak istiyorum: “Birçok şeyi asla ve asla bilmek istemiyorum. “Bilgelik bilgiye de sınırlar çizer.” Ya da çizmeli!
Totalitarizm denen şey, aslında, özgürlüklerin kısıtlanmasından daha çok, onların genellenmesidir, tüm özgürlükleri aynı boyuta sığdırma çabasıdır. Totalitarizmde insan için aşağılayıcı durum, bir başkasının özgürlüğünü yaşamaya zorlanmasıdır. Totalitarizme karşı isyan, bir yandan özgürlüklerin eşitliğine ve genelliğine karşı bir isyandır. Bu zorunlu eşitlik aynı zamanda totalitarizmin çekici bir yönüdür. Çünkü total eşitlik, yüksek boylulardan kesip kısa boylulara yamıyor. Aynı çekicilik sosyal ağlar için de geçerlidir; Eşit olarak dağıtılmış ifade ve düşünce özgürlüğü, kendi totaliter eşitlik ortamını yaratarak, söz ve fikir sahibi olmayanların boylarını, söz ve fikirlerden başka hiçbir şeyi olmayanların boylarıyla eşitler.
Bu durumun kime yararı vardır?
Burada postmodern toplumu inceleyen Fransız filozof Lyotard’ı dinlemekte fayda var.
Lyotard “Postmodern Durum” adlı kitabında çağımızın toprak ve servet için savaşan devletlerinin eninde sonunda bilgi için savaşlar vereceğini iddia ediyor ve açıklıyor. Günümüzde uğruna canlar verilen toprakların gerçek sahibinin kim olduğu tartışıldığı gibi, bir süre sonra bilginin gerçek sahibinin de kim olduğu bilinmeyecektir.
Gelişmiş ülkeler bilgi üretecek ve gelişmekte olan ülkelere satacaktır. Dünya, bilgi üreticileri ve bilgi tüketicileri olarak ikiye ayrılacak. İnternetleşme ve bilgisayarlaşma dünyada bilgi ticaretini yaratacaktır.
Geleceğin bilgi piyasasının tüketicileri bugün sosyal ağlar aracılığıyla kayıt altına alınıyorlar. Lyotard’a göre geleceği para değil, bilgi bankaları yönetecek. Bu bilgi bankalarına dünyayı siyasetçilerin elinden almaya çalışan teknokartların ihtiyacı vardır. Çünkü yaşadığımız dünyanın ihtiyaçlarını zaten onlar yaratıyorlar ve bu ihtiyaçların eliyle toplumları yönetiyorlar. Örneğin, bundan endişe duyan Rusya Federal Bilgi Teknolojileri ve Kitle İletişim Denetleme Kurumu (Roskomnadzor), sosyal medya platformu Twitter’ın hızının Rusya’da 10 Mart itibarıyla yavaşlatılacağını duyurmuştu.
Bugün, sözde özgür medya ve sosyal ağlar, dünyayı yöneten küresel güçlerin elindeki binlerce yüyendir (yüyen: at başlıklarının ağıza geçen demir bölümü). Bu küresel güç Lyotard’a göre elbette Batı kapitalizmidir. Edward Said hatta 19. yüzyılda Batı’nın oryantalizm stratejisinin de “bilgi ve güç“ üzerinde kurulduğunu yazıyor kitabında. Postmodern oryantalizm stratejisi “bilgi ve güç“ üzerinde değil, “bilginin gücü” üzerinde oluşmakta. O zamanlar da Doğu’yu Batı’ya teslim eden şey Batı’nın Doğu hakkında Doğu’nun kendisinden daha çok bilgi sahibi olmasıydı.
Batı, Doğu halkları üzerinde bilginin gücünü uzun süredir test ediyor. Bir İngiliz, sekiz kollu Hint tanrısının Hintli’nin bilinçaltındaki yerini o Hintli’nin kendisinden daha iyi biliyor.
Lyotard, hükumetlerin yerine şirketlerin geçeceği veya en azından devlete ortak olacağı güne çok az zaman kaldığını ima ediyor. Bütçeleri, bölgeleri, nüfus göstergeleri birçok devleti üsteleyen ulusötesi şirketler var ki, ekonomik gücü temsil etmelerine rağmen bugün neo-kolonyal siyasetin önde geden aktörleridir. Devletten ayrı bilgi merkezlerine sahipler, yani bilgi pazarında dev oyuncudurlar. Lyotard, gelecekte, örneğin yarım milyon insanı kapsayan IBM gibi dev şirketlerin, kendi iletişim uyduları veya uzayda kendi bilgi bankaları için alan elde edebileceğini öngörüyor. Uzay araştırmalarının amaçlarından biri, muhtemelen geleceğin bilgi ticaretini uzaydan yönetmektir. Uzay kimin olacaksa, bilgi çağının tanrısı da o olacaktır.
Ancak bu sefer, panteonun süper güçleri tanrılar değil, uydulardaki bilgi bankaları olacak. Bilgi ge aynen vahiyler gibi göklerden gönderilecek. Kimin bilgisi daha gizemli ve mucizevi olacaksa, insanlık ona tapacaktır.
İlahi metinlerde olduğu gibi, teknolojik metinlerin ikna ediciliği ve kitleler üzerindeki etkisi dil oyunlarıyla gerçekleştirilecektir.
Lyotard’a göre modern azınlık kitleler üzerindeki hakimiyetini totaliter dil oyunlarıyla kuruyor ve bu egemenliği yıkmak için çoğunluğun dil oyunlarını yaratmak gerekiyor. Yani, postmodern çağda aynılıkların totalitarizminin yerini farklılıkların totalitarizmi almalıdır. Bunu en aydın haliyle medya kuruluşlarının ve sosyal ağların davranışlarında görüyoruz; farklılıkların bilgi korosunda.
Bu platformlarda her bir ifade ve düşünce sahibi özgürlüğü ve farklılığı temsil eder, ancak tüm ifadeler ve fikirler aynıdır, birbirini tekrar eder. Ve farklılıkların yarattığı bu bilgi tekrarcılığının totalitarizmi kendisinden olmayan düşünceye düşman bir organizasyonda kendini gösterir. Bu organize düşmanlık, çoğunlukla dil oyunları aracılığıyla gerçekleştirilir. Örneğin, siz konuşmanızdaki “sağır” kelimesine başka ağızlardan saldıran “işitme engelli” kelimelerinin ordusunda farklı grupların temsilcilerini bulabilirsiniz. Ya da “feminizm” kelimesini biraz daha yüksek sesle söylemek yeterlidir ki, adınız farklı grupların dilinde “kadın düşmanı” olarak anılsın. Bu farklı grupların ortaklığını ve dayanışmasını yaratan totaliter dil oyunlarıdır.
Farklılığın korosu derken bunu kastediyordum; çoğunluğun ortaklığını! Bu ortaklık dil oyunlarına dayanıyor. Postmodern çoğunluk, modern azınlık gibi totaliter dil oyunlarıyla kendi ortaklığını yaratır; örneğin, farklı sosyal gruplardan insanları ortak bir hashtag’e davet ederek. Bu denenmiş ve test edilmiş bir yöntemdir, bu gün sosyal ağların duvarlarını süsleyen hashtag ikonunun popüler olmadığı bir zamanda, Komünistler “Bütün ülkelerin proleterleri birleşin” sloganı altında bir farklılık ortaklığı yaratabilmişlerdi.
İçinde yaşadığımız postmodern kaosun üç ana keşfinden biri, toplumun (kelimenin en geniş anlamıyla dünyanın) bilgi totalitarizmi yaratmaya hazır olan özgür medya ve sosyal ağlar aracılığıyla kontrol edilmesidir.
Postmodern otoriteler, medyaya öyle bir özgürlük verir ki, bu özgürlüğün aracılığıyla kurumların ve bireylerin özgürlüğünü ölçmek ve ilan etmek, yani bir bilgi tabanına dönüştürmek mümkün olsun. Geride kalanların özgürlüğünün denetlenmesinden artık basın özgürlüğü sorumludur. Yetkililer, özgür medyanın talimatlarını takip ederek kurumların ve bireylerin hayatına müdahale ediyorlar; onları ya ödüllendirir ya da cezalandırırlar.
Medya özgürlüğü, medyanın kendisine değil, ona özgürlük verenlerin çıkarlarına hizmet eder. Kelime, alt ve üst arasında bir ticaret aracı haline gelir.
Özgürlük artık görevlendirilmiştir!
Kelime maneviyat taşıyıcısı hırkasını çıkarır, bilgi taşıyıcısı, veri taşıyıcısı üniformasını giyer.
“İfade özgürlüğü” ifadesi aslında söze, kelimeye giydirilmiş bir üniformadır. O medyanın dil oyunlarında bilgi jandarması rolünü oynar. Özgür ifade, sosyal medyanın elinde bir linç taşıdır. Gerçeği değil bilgiyi koruyor, aynı zamanda yararsız bilginin de kafasını eziyor. Bugün ifade özgürlüğü, sahibini köle yaparak kahramanlaştırıyor.

Özgürlük artık yeniçerileştirilmiştir!
O artık emir kuludur!
Aqşin YENİSEY

Son Yorumlar