Varlıktan Mananın Kopması

Toplumsal hafızayı Varlık korur ve güçlendirir. Toplumsal hafıza da varlığa güç verir. Hafızanın katmanları, varlığın iç derinlikleridir. Toplumsal hafızanın iç cidarlarını mâna ve maneviyat ağları örer. Ahmet İnam`ın ifadesiyle mana tarihimizi keşfedebilmek kökleri keşfedebilmektir. Kökleri keşfedebilmek orijinal metinleri okuyabilmekle olanaklıdır. Metin okuma sözünü biraz daha geniş anlamda alıyorum. Yalnız yazılı metinler değil halılar, kilimler, mezar taşları, yeme içme âdetlerimiz, manilerimiz, mesellerimiz, şarkılarımız, türkülerimiz, musikimiz, folklorumuz… hep buralardan mana tarihimizi yazacağız. Bence biraz uzun bir yolculuktur bu. Koyulmuş muyuz bu yolculuğa? Yola revan mıyız? Elbette… Bu işi başaranlar Cumhuriyet’ten önce de Cumhuriyetle birlikte de oldu. İşte kültür tarihimizi yazmaya çalışanlar antropolojik açıdan folklor çalışmaları yaparak, varlıktan sapa düşen yol için kestirme geçitler bulacaklardır. Mevcudu, antropolojik folklor çalışmalarını bir mana tarihi çatısı altında geliştirebilirsek epey bir yol gitmiş olacağız. İnam, “mana dedim anlam demedim”, diyor. “Anlam”ı semantik alanda, bir kelimenin “karşılığı” olarak alıyorum. Mana burada spirit, geist anlamında kullanılıyor. Maneviyatımızın tarihi dendiği zaman hep dini bir şey aklımıza geliyor. Ama dinden fazla bir şeydir maneviyat. Yukarıda vurguladığımız gibi folklor ve sözlü/yazılı kültür de maneviyatın dinden daha kuşatıcı olduğunu söyler.

Aşık Veysel`in deyişlerini, Yunus`un sözlerini, Mahzuni Şerif`in Çeşmi Siyahını ya da Cem Karaca`nın şarkılarını iyi hatırlamak veya hatırlatmak da Varlık ile irtibat kurulmasına vesile olabilir… Dahası halk türküleri ortak hafızayı da yansıtır. Ortak hafızanın lirik söze gelişinde, türkülerde acıları, sevinçleri, kahramanlıkları, toplumun yaptırım ve normları ile duyguların muhalefetini bulmak da mümkündür .

Dolayısıyla sanatçı da, toplumsal hafızanın gen haritasını dışa vuran hassas bir şifre çözücüdür. Çünkü kültür ve gelenek, dinin ana damarıdır. Sanatçı, bu ana damarın hem referansını hem de toplumsal görünüm ağını iyi bilir. Toplumun özlemlerini, sorunlarını kısacası toplumun yaşadığı kesitteki enlem ve boylamı en iyi yansıtan sanatçılardır. Hatta toplumun sadece bulunduğu değil, bulunmak istediği durumu ve konumu da sanatçıdan öğrenebiliriz. Toplumsal hafızanın ve toplumsal bilinç altının (ertelenmiş ve baskılanmış arzu bohçalarının) nerdeyse sır kâtibidir sanatçı. Böylece ona, bastırılan, susturulan, ezilenlerin de sözcüsü ve neredeyse ilk başkaldıranı diyebiliriz. Çünkü hassas/duyarlı oluşu nedeniyle, önce sanatçı duyar derinden olanları ve olacakları. Dolayısıyla geleceğe dair de işaretlerde bulunur. Eğer biz vizyon için, geleceği görme diyeceksek, sanatçı iyi bir vizyon sahibidir. Belki de entelektüel bu vizyona sadece bir çerçeve veya gözlük takar.

Toplumsal hafıza kadar çağlardan, kırılmalardan, savaşlardan, gerilimlerden ve özlemlerden de sanatçının dile getirdikleri dolayısıyla kolaylıkla haberdar oluruz. Zira sanatçı toplumsal örüntünün,  en iyi yansıtıcısıdır. Esasında sanatçı var olandan kaçışı en iyi ifade eden sıra dışı kişidir. Ayrıksı bakışı ve dokunuşu olması gerekeni ancak olmayanı/kaçırılanı gösterir. Olmakta olan yaralamaktadır ve buna itiraz eder. Bu bakımdan Varlığın yeni kazanım ve kaybettikleri Arasat düzlemini en iyi sanatçılar bilirler. Diyebiliriz ki sanat erbabı, hayal ile gerçek, ideal ile yaşanmakta olan süreci, içinden geçilmekte olan zaman tünelini geride bırakmadan, daha içindeyken en iyi bilen, farkında olan kişidir.

“Birini sevmek, onu yaratıcının kastettiği şekilde görmektir,” der Dostoyevski. Varlık bakımından düşünürsek, sevgi diğer var olanları yerli yerince en çok da sevdiğini gösteren bir miyardır diyebiliriz. Sanatçı da potansiyel duygu ve sezgi canlılığından dolayı, sevenin görmesi gereken, yaratanın da amaçladığı durumu ve gayeyi görür. İşte bunun içindir ki sanat, `Yüce`ye dair izler taşır. Sanatçının kulağına kutsal fısıltı kaçmıştır ve o, bu izi takip eder. Arar durur; denemeleri, arayışları toplumsal ve kültürel ana damarı ve dip akıntıyı açığa çıkarmak içindir.  Çünkü “Sanat, görüneni yansıtmaz; görünür kılar.”

Michelangelo, “mermerde meleği gördüm, onu serbest bırakana kadar mermeri oydum”, derken bu gerçeğe işaret etmişti. Esasında sanatçı hem içindeki hem de nesnedeki potansiyeli görünür hale getirmektedir. Böylece onun, görme ve hissetme bakımından ayrıcalıklı ve sıra dışı olduğunu da söylemiş oluyoruz. Belki de G.Leopardı`nın tespitiyle sanatçıyı bu denli üretken kılan içindeki sıkıntıdır. Onda gerçeğe dönüşmemiş mutluluk arzusu vardır… Bu bir tür içsel sıkıntıdır ki; mutluluk arzusunun saf halde bırakılmış halidir. Hüzün sanatçıya fazlasıyla yakınsa, bu sayede yüce bir fısıltıyı duyabilir.

Kant, etik ve estetiğin referansına dair tanrısallıktan söz etmişti. Ona göre Tanrı’nın varlığına zorlayan ne akıl ne inanç kanıtlarıydı… Yani rasyonel bir ilahiyat anlatısı Tanrı’ya götüremezdi. Kant “üstümdeki yıldızlı semaların esrarengizliği ve içimdeki ahlak duygusu Tanrı’nın varlığını zorluyor” demişti. Böylece estetik ve vicdan Yücelik duygusunun insandaki şubeleri olarak ilan ediliyordu.

Tarkovski`nin dediği gibi, sanat, mükemmel olmayan dünyayı, güzelleştirme etkinliğidir. Bir bakıma ideal insan, ideal dünya arzusunun da dışa vurumudur sanat. Böylece sanatçı, kusurları örterek, güzel ve neşeli bir dünyayı hayal ederek kurgusunu da somutlaştırır. Sanatçı doğal olarak bütün duvarları, pencereleri ve binaları eser olarak ortaya koyarken, amacı kubbesi olmayan gök kubbeyi göstermeye çalışmaktır. Var olmanın ötesinde bütün var olanların nihai tepesi olarak gök kubbeyi…

Belki de sanat varılamamanın, yokluğun hiçliğin de önemini vurguladığı için Varlık hakkında daha yetkindir bir bakıma. LaoTzû`nun söylediği gibi, “…otuz kırış bir tekeri oluşturabilir ama göbeğindeki boşluktur tekere işlevsellik veren. Çömlekçinin attığı kilden daha önemli olan; kabın yapıldığı, kaba kullanışlılığını veren şeklin içindeki boşluktur. Kapı olmadan bir odaya girilemez ve pencereler olmadan karanlıktır. İşte budur “var olmamanın yararlılığı”…” Mana da tekerin göbeğindeki boşluktur, saz, söz, folklor gelenek ve kültür birer kiriş mesabesindedir… Hatta bugünün kirişleri daha teknik ve mekanik aygıtlardır, içindeki boşluk olmadığı için teker dönmemektedir, Varlık kadüklüğüyle yetersizlik (error) sinyali vermektedir.

Aliye Çınar KÖYSÜREN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir