Seyirci kitlesi bir anda sonsuz karanlığa bürünüyor, insan suretleri zifiri bir derya oluyor gözlerinde. Karanlık dehlizinde bir şeyler aramaya çalışıyor ama nafile!
Biraz daha gayret, az daha…
Ansızın tüm çabalarının tükendiğini hissediyor. Artık dayanacak en ufak bir kuvvet kırıntısı kalmamış bedeni yere yığılıyor. Gözbebekleri yokluğun dilsiz habercileri, geriye doğru kayıp yuvalarında kayboluyor.
Eşek gözlerinde anlamsız bir beyazlık…
Oyunun sonuna yaklaşmış olması hayattaki en büyük şansı olsa gerek!
Bilincindeki son bakiyenin tükendiği o anda kırmızı ışıklı sessiz çığlıkları para etmiyor ve seriliyor boylu boyunca sahnenin ortasına.
O esnada tüm seyirciler her şeyi oyunun bir parçası sandıklarından böylesi usta bir oyunculuğun olağanüstü performansını kutlayan tufan alkışlarını kopardılar. O ise sahnenin ortasında fark edilmeyi bekledi. Alkıştan ve kalabalıktan müstakil kendi âlemimde ilerlerken seyirciler, işi bir adım ileriye götürüp alkışlarına ayakta devam ettiler. Şak şak şak…
İşte hayatın gerçek tadı! Bir oyuncu başka ne isteyebilir ki?
Az sonra iki genç sahne perdelerini sağlı sollu kapatıp oyunun bittiğini ve ondan kalkmasını istediklerinde gerçeğin farkına ancak varmış oldular.
Seyirciler salyaları akmış ve verdikleri para karşılığında iyice eğlenmiş olmanın sarhoşluğuyla ön kapıdan nizami bir şekilde çıkmaya çalışılarken o, arka kapıdan apar topar hastaneye götürüldü.
Gözlerini açtığında hastane odasının yoğun ilaç kokusu nezaretinde başımda İstanbul Devlet Tiyatrosu Müdür Muavini Nusret Bey’i görünce az da olsa ciddiye alındığını ve hayatının bazıları tarafından önemsendiğini hissediyorken;
“Sakıp Bey, madem bir rahatsızlığınız var ne diye bizi sorumluluk altında bırakıyorsunuz? Evet, yaptığınız iş meddahlık olabilir ama sizi kurumsal işlerde biraz daha ciddiyete davet ediyorum. Bu iş öyle kahvelerde yaptığınız başıboş gösterilere benzemez!”
Herkes sus!
O da konuşmadı.
Sanattan ve sanatçıdan zerre bir şeyler anlamayan birilerine sitemde bulunmanın ahmaklıktan öteye geçmeyeceğine kanaat getirdi. Koluna takılı olan serum hortumlarını çıkarttı. Yatağının altına sürülmüş boyasız kunduralarını çekip giydi. Yatay düzlemde girdiği odaya, yamuk elektrik direkleri gibi yalpalayarak hastanenin kapısından dışarı attı kendini.
Hava soğuk. Ayazın keskin kokusunun nezaretinde yalnızlık hüküm sürmekte. Bu saatte dışarıda gezenler ya hayatın artıkları gibi hiçbir yaşam satırında yer almamış ya da kibirlerine yenik düşenler.
Sakıp dışarıda, Nusret içeride. Herkes halinden memnun.
Nereye kadar? Sabır ah biraz sabır…
Nereye gideceğimi bilmeden Beyoğlu’nun dar sokaklarında yol aldı. Saat gece yarısına geliyordu. Sağlı sollu birahanelerin olduğu sokaklarda ilerlerken bir ayyaşın duvar dibinde çömeldiğini gördü, usulca yanına sokuldu.
“Sigaran var mı kardeş?”
Duymadı ya da oralı olmadı. Biraz uzaklaştıktan sonra arkasından bir ses:
“Var kardeş var”
Geri döndü.
Duvar dibindeki, Malboro marka sigarayı önce yaktı sonra uzattı. Mütebessim bir edayla “Afiyet olsun” dedi ve içeri girdi.
Sigaranın dumanını önce ciğerlerine çekiyor sonra olağanca nefesiyle dışarı üflüyordu. O anda kendisini eski lokomotiflere benzetti. Bir ayağı kırık, yalpalayan eski kara trenlere…
Hareket eden ama ilerlemeyen. Çuf çuf çufff…
Zaman çarkları ondan habersiz döndükçe yol alıyor, zaman ilerliyor o ilerliyor. Bu gidişle muhtemeldir olan yine ona olacak! Sonra sokağın bir yerinde yeni belediyenin yol çalışmalarına şahit oluyor. Öyle bir şey ki gelen her belediye ertesi gün bir önceki belediyenin yapmış olduğu yolları önce delik deşik ediyor, sonra duruma göre ya asfalt döküyor ya da parke taşı döşüyor.
Veyahut ta gömü arıyorlar biz anlamıyoruz!
Bu işin ceremesini oradaki halk ve esnaf çekiyor tabii. Neyse yoluna biraz da bozuk satıhlarda devam ediyor. Çuf…
“Gecenin dona yazdığı bu saatlerde dışarda kalmak için epey bir beddua almak lazım,” diye düşünüyor. Sonra nereye gideceğini bilmeden yürümenin de faydasız olduğuna kanaat getiriyor.
Adımları ondan bağımsız bir caminin önünde durdu. Zihnini biraz yokladı ama nafile! Daha önce hiç gitmemişti camiye.
Bir cuma günü de mi? Evet, hiçbir zaman. Hem gün ayırmazdı o. Tüm günlere eşit yaklaşırdı.
Birkaç defa lavabolar kısmını kullanmıştı o kadar.
“Olsun, varsın bugün gideyim. Hem ne olacak? Önemli olan gitmek değil mi zaten!”
Allah’tan kapı açıktı. Girdi içeri. Girişte ayakkabılarını çıkarıp ikinci bölüme geçti. Hemen kalorifer peteğinin yanına kuruldu. Oh mis gibi! Yere iki adet seccade serip uzandı. Vakit kaybetmeden uykuya daldı.
Öyle tarifsiz, öyle benzersiz bir uyku ki muhtemeldir daha önce böylesi huzurlu bir uyku uyumadı.
Uyumamıştı. Kesin!
Sabahın ilk ışık huzmeleri pencereden nazlanarak caminin ortasına düştüğünde gözlerini açtı. Halen camideydi. Hayret cami duvarındaki yaşlı saat bile 08.30’u gösteriyor! Oysaki sabah namazına gelen cami cemaatinin onu fark etmemesi mümkün değil. Kaldı ki onlar uyandırmasa bile Sakıp sese nasıl uyanamamıştı. Büyük bir mahcubiyetle:
“Vallahi çok ayıp oldu cemaate.”
Bu dakikadan sonra kalkmak istedi ama nafile! Ayakları ve elleri tamamen kontrol dışı davranıyordu. Yarı uyanık bir şekilde, durmadan uykuya dalıyordu. Az sonra cemaatin sesini işitti. Tekrar kalkmaya çalıştı ama tüm çabaları sonuçsuz kaldı. Olduğu yere yığılıp,
“Birazdan içeri geçince beni nasıl olsa fark edip kaldırırlar” diye düşündü.
Birden cami hoparlöründen çıkan sesle irkildi. Bu arada dışarıdaki kalabalığın iyice çoğaldığını seslerden anlıyordu. Sala okunuyordu. Öğle namazına müteakip kılınacak cenaze namazından sonra asri mezarlığa gömülecek kişi ona yabancı gelmedi. Sonra içeri birkaç kişinin geçip kendisini dışarıya taşıdıklarına şahit oldu. Az da olsa rahatladı.
Fark edilmek bu olsa gerek!
Birkaç soru sordu ama ilgilenen olmayınca soru sormayı da bıraktı.
Kendisini caminin sıcaklığından alıp soğuk ve sert bir yere bırakan insanlara bakınca sinirlendi. Yerden yüksekte olan bu yerden önde imamın, arkada cemaatin nizami duruşunu daha net görüyordu. O anda bir şeyler daha söylemeye çalıştı ama sanki kimse onu görmüyor, duymuyordu.
Cemaatin en ön safında devlet erkânından önemli şahsiyetler yerini birer birer almıştı. Muavinsiz kalan müdür de.
Yeşil sarıklı tonton imam, ayalarını semaya çevirerek:
“Ey cemaat er kişiye haklarınızı helal ediyor musunuz? Tekrar ve tekrar. Sonra cemaatten imamın sesine mukabil:
“Evet, evet, evet.”
O ise bir şeyler anlatmaya çalışıyor ama nafile! Herkes kendi âleminde.
Çırpınmak faydasız ve zamansız!
Tabutun altına ilişen insan selinin cami avlusunu terk etmesiyle beraber bir kedi yavrusu usul usul yaklaşıp ona sokuldu. Güneşin ortalığı iyice ısıtmasıyla beraber kendisine gelen Sakıp kediyi kucağına alıp sırtını okşadı. İnsanlara inat kedinin kulağına şu cümleyi fısıldadı:
“Hakkımı helal etmiyorum, etmiyorum, etmiyorum…”
Recep TURAN

Son Yorumlar