Yolcu’ya Minnetle

“Bir anadan dünyaya gelen yolcu
Görünce dünyaya gönül verdin mi?
Kimi böyü, kimi böcek, kimi kurt
Merak edip hiçbirini sordun mu?

Bunlar neden nedenini sordun mu?
İnsan ölür amma uruhu  ölmez
Bunca mahlukat var hiçbiri gülmez
Cehennem azabı zordur çekilmez

Azap çeken hayvanları gördün mü?
İnsandan doğanlar insan olurlar
Hayvandan doğanlar hayvan olurlar
Hepiside bu dünyaya gelirler

Ana haktır sen bu sırra erdin mi?
Vade tekmil olup ömrün dolmadan
Emanetçi emaneti almadan
Ömrüyün bağının gülü solmadan
Varıp bir canana ikrar verdin mi?”

 

Akademisyenlerin anlatabilmek için bir kitap dolusu gevezelik yapmak zorunda kaldığı hakikatleri dört dizede anlatabilmek için aşk ocağında pişmek gerek. Rastgele, öylesine bir adam değildi Neşet Baba. Ömrüm ömrüne katışacak kadar yaşlı değilim belki ama çok da ötesine kalmış sayılmam. Zahide hepimizin yarinin adıdır. Tatlı dile güler yüze doyulmaz biliriz. Kırşehir’de köy damında doğmuştur ama namı dünyanın dört bir yanında, türküleri bütün yaralı gönüllerde tınılayacaktır şüphesiz.

İnsanın iki teli vardır dokununca sızlayan. Biri varlık diğeri yar sancısı. İnsan kendini bu iki tele dokunarak, titreterek aşabilir, keşfedebilir.

Filozoflar üstteki varlık teline dokunup dinler, aşıklar ikincisine. Niçe, Kant, Farabi ve Yunus Emre, Mahsuni, Ahmet Yesevi aynı sazın iki farklı teline dokunan vicdan ve akıl kahramanlarıdır. Bazen hiç şahit olmamayı dilediğim bu rezil dünya hayatını çekilebilir kılan benim için onlardır. Varlığın röntgenini çeken X ray ile bakan akıllar, gönüller onlar.

Neşet Baba’nın tahsili yoktu ama çilesi vardı. Anasını genç yaşta kaybedip baba’nın eşeğinin terkisinde tanıştığı hayat onu hep çileyle yoğurdu. Bizim Z kuşağının doktora bitirdikten sonra geldiği farkındalığa o muhtemelen on iki on beş yaşlarında gelmişti. Hayat onu pişirmişti.

Babasının sazı onun içini gıdıklayan tınıların yurduydu. Onlara dokunduğunda içi biraz ferahlıyordu belki de. Muharrem Ertaş’ın feryad figan bozlakları daha genç yaşında yüreğinin çeperlerini kor ateşlere boğmuştu.

Fakirlik tahsiline mani olunca elinde tek sermayesi sazı ve sözü kalmış, düğünden düğüne koşturarak karın tokluğuna bu zalim dünyanın kahrını çekmeye o günlerde alışmıştı. Bugün hiç kimsenin yaşamaya razı olmayacağı şartları o öpüp başına koymuş, şükür ve minnetle hayatını geçirmek zorunda kalmıştı.

Fuzuli’den sonra canımızı yakan, yürek zarlarımızı darmadağın eden ikinci Leyla onundur. Hayatın çilesi yetmezmiş gibi bir de Leyla’nın aşkı binmiş sırtına, onu da babasının olmazlarına göğüs gererek almış, gönlünün muradına on seneliğine de olsa ermiştir. Sonra el kızının vefasızlığı konulsa da adı, nasipten ötedeki köyün suyuyla yıkanmıştır hayatı.

Erkek adam ağlamaz, ağlatır. Neşet Baba, yüreğindeki kor ateşleri boğazlarımıza kör düğüm olarak armağan etmiştir bütün dünyaya. Bize gelen buğusu buysa içeride nasıl ateşler yanıyordur kim bilir.

Hocalar ruhsuz insanlardır genelde, öyle de olmak zorundadır biraz yoksa talebenin yılışıklığıyla baş edemez. “Oğlum bak sakın uşaklara dişlerini saydırma” nasihati ninemin, kulağımda çınlar. Hocadan baba olmaz, onlar şefkatini adaletle gösterir. Çalışanı ödüllendirir. Neşet Baba hoca değildir babadır ama gerçekten babalığı hak edecek kadar mümbit, geniş bir yüreği vardır. Konserden aldığı çanta dolusu paraları fakirlere verip “Bir tel cuvaran var mı” diye ezilerek sigara isteyecek kadar derviş ötesi bir derviştir o. Yolcudur.

İlahiyatın dini ile Neşet Baba’nın dini yolcu türküsünde birleşir, ayrışır. “Merak edip hiçbirini sordun mu” diyebilecek kadar aklın, “Azap çeken hayvanları gördün mü” diyecek kadar da yürektir Neşet Baba. Bugün kimisinin haram naralarıyla yağmaya, yığmaya teşebbüs ettiği sanatı, müziği o insana ve insanlığa hizmet için kullanmayı bilmiş, ne sanatın ne de insanın onuruna halel getirmemiştir.

“Gölgeye girenin gölgesi olmaz” cümlesi Neşet Baba’nın bir filozof olduğunun kanıtıdır. Orijinaliteyi, kıyamı bu kadar beliğ ifade edebilmek için kaç gece iç çekişleriyle yorganın altında gözyaşı döktüğünü ben buradan anlayabiliyorum. Bu saf akıl, Kuran’ın ulu’l-elbab dediği türdür. Peygamberim gibi öksüz, saf, iyi, insandır Neşet Baba. Çoğumuzun babasının göstermekten imtina ettiği şefkat onun türkülerinde çağıldar. Okuldur, dizelerinde parıldar. Rahmet, minnet ve özlemle anıyorum.

Ahmet BAYRAKTAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir