Mayıs sonu. Eifel‘de bir kasaba. Her taraf orman… Eski surlar dağları deliyor. Güneşin koynunda gölgesi akarsuya düşen evler ve sokaklar… Alışveriş caddesine açılan küçük meydan… Rengarenk kafeler… Erken sabahlara sinmiş sımsıcak ekmek kokusu… Bir ekmek böyle kokar işte… Böyle yayılır fırınlardan çevreye. Bir de ilkbahar… Üzerinizden yol yorgunluğunu atmak için bir kahve… Bir de kokusunda düşlere dalmak için…

Kafede kahvemi yudumlarken eşim altında oturduğumuz ıhlamur ağaçlarını keşfediyor. Bir saat önce sınavdan çıkan oğlum yanımızdan geçen nazlı kızları görmüyor bile. Yoldan geçenlerin arasına ben de karışıyorum, kaldırım boyunca onlarla birlikte yürüyorum ama güvenlik tedbirleri kimsenin umurunda değil sanki.
![]()
Acaba tanıdık bir yüz görebilir miyim diye sağıma, soluma bakıyorum. Vitrinleri çerçeveleyen aynalara ansızın kafa, göğüs, bedenler yansıyor. Rüzgâr, yaprakları döverken bildiğim bir şarkıyı çalıyor önümüzde duran araç. Bir yerde duydum ben bu şarkıyı. Ama nerede ve ne zaman söyleyemem. Sonra uzun süren bir sessizlik. Bu sabah Rur kıyısında o sessizliği çok net hissettim, hatta uzun süredir ilk defa bugün koptum kendimden. Cehaletimiz ve dolayısıyla içine düştüğümüz boşluğu inkâr etmekten artık sesimiz çıkmıyor; hayatı kavramak için yetersiz kalıyor veya derin sırlarını okumakta zorlanıyor olabiliriz. Yakın ve uzak, her zaman ayırt edilemeyen mesafeler. Başlangıç ve bitiş, yeryüzüne atılmak korkusuna büründüğümüz vakitler…
![]()
Hatıralar nerede muhafaza edilir? Bu basit soruyu yanıtlamak belleğe dair bir dizi açıklamayı gerekli kılar. Bu açıklamaların tümü, ister fiziksel ister muhayyel olsun, belirli bir mekân göndermesinden kaçamaz. Örneğin beton yığınlarının hoyratça yuttuğu ‘yeşil’ Bursa‘dan geçerken dudaklarımdan hemen Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Bursa’da Zaman’ şiiri dökülmeye başlar.
![]()
Hatıraların geçmişte kalmadığını veya geçmişe ait ve uzak olmadığını, şimdiki zamanla ve toplumsallık yoluyla oluştuğunu ileri süren Halbwachs, iki savaş arası dönemde yazdığı La Mémoire Collective (Kolektif Bellek) başlığıyla yayımlanan yazılarında hafıza, geçmiş ve şimdiki zaman kavramlarını toplumsal yaşam ile ilişkilendirerek toplumsal hafızanın mekân ile ilgili anlayışını kökten değiştirmiştir. Halbwachs’tan sonra bellek, toplumsal kurumlar ve gruplar içinde oluşan kolektif kültürel fikirler bütünü olarak düşünülmeye başlanmıştır. Bugün Yahya Kemal‘in, Ahmet Hamdi Tanpınar‘ın, Nazım Hikmet‘in veya Necip Fazıl‘ın şiirlerde anlattığı eski zamanlar şimdiki zamanlara hiç ama hiç benzemiyor. Bu olumsuz gelişmede TOKİ Medeniyeti’nin payı çok büyük.
![]()
Cahit Zarifoğlu Yaşamak’ta sorar, “İnsan, gittikçe daralan dünyasında neden mutsuz?” Ve yine bir başka soruyla cevap verir, “Herkes gereğinden fazla büyüyor da onun için mi?” Aksine herkesin büyümediğini; eşit ve adil bir düzen kurulmadığını hep birlikte gördük. Selçuklu ve Osmanlı’dan miras kalan izlerin şehirlerden nasıl silindiğini de görüyoruz. “Gerçek diyorsunuz… Nedir gerçek? Bir tek gerçek vardır, o da insandır, insan…” diye haykırmış Maksim Gorki. Bu şirin kasabayı gezerken aynı soru sivriliyor kafamın içinde ama cevap değişmiyor. Ren ülkesinde “taş ü toprak” arasında yapılan insanı buluyorum, zira insan kültürü yaratır; kültür de bir anlamda insanı. İnsanı yaratan iklimin yapı taşı ise mimaridir. Güzel şehirler de mimarileri için sevilir zaten.
![]()
Arabamızı Belediye’ye ait otoparka bıraktıktan sonra yokuş aşağı inmeye başlıyoruz. Ne çok özlemişim o yokuşları! Memleketimin yokuşlarını andıran taş döşenmiş yolları… Altstadt uzak değil. Ama önümüze arkadaşlarının nikahına koşan genç kızlar çıkıyor. Günün önemi ve anlamını içeren süslenmiş ‘tahta metreler’ var ellerinde. Mahalle aralarına yine kiliseler serpiştirilmiş; talihimize önce Katolik Meryem Kilisesi düşüyor. 1649 yılında Manastır yanına inşa edilmiş. Modern zamanlarda bu kiliselerde konserler veriliyor artık. Bunu kapısına iliştirilen ilandan anlıyorum. Birkaç metre ilerideki duvarda İsa efendimizin heykeli asılı duruyor. Yüzünde hüzün yoktu ama mutlu olduğuna dair bir emare de okunmuyordu. Önünde durdum; Dağdaki Vaazı’nı “işittik ve iman ettik” Ey Peygamber, dedim. “Yüreği tertemiz bir kızımın kalbini kırdığını da biliyorum.” dedi. Evet, bir kalpte iki aşk olmazdı Efendimiz. O Seni seçti; ben, kardeşin Muhammed’i. Annen Maria için bir mum yakacağım şimdi içeride; bağışlanmak dilerim…
![]()
Monschau kasabasına girer girmez beni karşılayan Meryem Kilisesi ile âdeta maziye ışınlandım. Kelimelerle nasıl ifade edebilirim bilmiyorum fakat böylesine ürkütücü bir kiliseyi daha önce hiç görmemiştim. Şehre soğuk bir görüntü katıyordu. Monschau, 12 bin nüfusu olan küçük bir şehir olduğu için kiliseler ve tepedeki kale ile üzeri kaplanmış gibi görünüyordu. Arabalar dışında her şey geçmişi hatırlatıyordu. Sokaklarda yürürken gördüğüm evler, zamanı durduran tarihi yapılar beni kendine hayran bırakıyordu. Çarşıya yaklaştıkça kafelerden yavaş yavaş neşe dolu insanlar çıkmaya başladı. Hemen Kırmızı Eve doğru koştum. Resimlerden tanıyordum çünkü. Köprünün üzerinde resim çektirmek isteyen sevgililer sıraya girmişlerdi. Dünya meşgalesinde aşkı unuttuk, sevgisiz bir hayatın içerisine düştük sanıyordum. Bir anne çocuğunu öyle güzel öpüyordu ki, dayanamadım, sanki kalbim yerinden çıktı. Esaretten yeni kurtulmuş gibi sarılmıştı sevgililer birbirlerine. Yeryüzünde kaybettiğimiz şey aşkmış meğer. O derinliği şimdi yeniden arıyoruz. Kendi elimizdeki bu büyük değeri görmüyoruz. Halbuki aşk bir insana yakışan en güzel elbisedir. Doğru, Batı insanı ayrı şeyler anlıyor aşktan. Şair Sezai Karakoç, beş duyunun medeniyeti olarak tanımlıyor Batı’yı. Ancak beş duyu ile de sevebilir insan. Beş duyu ile birlikte yaşanır her aşk. Öyle olmasa; nikahta keramet vardır buyurmazdı atalar.

“Men lebin muştâkıyam zühhâd kevser tâlibi
Nitekim meste mey içmek hoş gelûr hüşyâre su”
Çarşı meydanındaki köprüyü geçer geçmez, Kırmızı Ev hizasında, tam önümüzde bir başka kilise yükseliyor: Protestan Şehir Kilisesi. 1789 yılında yapılan kilisenin arkaplanında Aydınlanma fikri ve Burjuvazi bulunuyor. En çok dikkatimi kule çekti. Üzerinde “Deus Refugium Nostrum”(Tanrı Tek Sığınağımız) yazılı olan. Ancak günümüzde mabedlerde bir maneviyat hissetmiyoruz. İbadetlerimizde vecd hali kalmadı dersek yalan olmaz.
![]()
Sorunlar içinde yüzerken huşu duymak mümkün olmuyor ne yazık ki. Metafizik çatı üzerimize yıkılmış vaziyetteyiz. Nasıl çözeceğiz bu sorunu? Nasıl seveceğiz birbirimizi? Nietzsche, insanlığın elem ve kedere düşmemesi için aşkı kader ilan eder: Amos fati. İlginçtir, Fethi Gemuhluoğlu burs vereceği talebelere “âşık oldun mu?” sorusunu sorarmış. Aklın yolu bir sonuçta; Tanrı ile bağım hiç kopmadı o yüzden.
![]()
Batılı aydınların yaşanabilir ve sürdürülebilir bir kutsallık arayışı dediği şey bir bakıma “Returning to God after God”. Modern çağlarda “Tanrı’nın ölümü”nden (Nietzsche) ve “metafiziklerin bitişi”nden (Heidegger) sonra artık mümkün olmayacak eski anlayışların yerine konulabilecek yeni bir yaklaşım gerekiyor. Böylece günümüz insanının yaşamındaki boşluğu ne doldurabilir sorusu tartışılabilir hale gelecek. Çünkü “metafiziğin sonu” kesinlikle dinin sonu değildir. Tanrıya inanmamak, sanıldığından güçtür. Kesinlikle harcıalem bir davranış olamaz. İster Martin Heidegger‘in “Son Tanrı”sı, ister Emmanuel Levinas‘ın “Sonsuzluk Tanrısı” ya da Jacques Derrida‘nın “Öteki”si olsun, Tanrı bir fikir ve tecrübe olarak postmodern düşünceye geri dönmüştür; en azından dilin ve açtığı dünyadaki bilinmez bir gizemin açıklanamayan boyutu olarak…
“Denedim. Soğuk sular dökünüp fırladım sokaklara
sorular sordum nice kara sıfatları üstüme alaraktan
ipte boynum, ağzım şehvet yalaklarında çapraştım, and içip ayna kırdım
doğadan bir vahiy bekledimse boşuna baktım akşam herkesin kabul ettiği kadar akşamdı
hiç bir meşru yanı kalmamıştı hayatımın.”
İsmet Özel

Monschau, bir dağın yamaçlarına kurulduğu için seyir terası denilen noktaya ulaşmak için sürekli yokuş tırmanıyorum. Tepeye doğru yürüdükçe şehrin üzerine çöken mistik havayı derinden solumaya başlıyorum. Kaleye yaklaştıkça birbirinden ilginç evler yakalıyor gözlerim. Şimdiki haliyle 350 yıllık geçmişi bulunan bir şehir, tarihte adından pek de söz edilmediği halde bu kadar harika eseri nasıl bırakabilmiş sorusu hâlâ aklımı karıştırıyor.

Sana bugün nihayet bir tepeden baktım Aziz Monschau. Bu kadar güzel evi bir arada Paris’te bile hiç görmemiştim. Biraz araştırdım ve bu ahşap yapı tarzına “Fachwerk” mimarisi adı veriliyor. Bu evlerin duvarları tamamen keresteden yapılıyormuş. İç ve dış duvarlar kerestelerle yapılırken arasına da dönemine uygun olarak tuğla veya alçı sıkıştırılıyormuş. Böylece neredeyse hiç beton kullanmadan, ağır kerestelerle oldukça sağlam ahşap evler inşa etmişler. Kasabanın tarihi dokusunu bozmamak için Monschau’da yapılan yeni binalar hala aynı yöntemle yapılıyormuş. Ne güzel, değil mi?

Burası Monschau… Öznel bir evren, her şeye açık; rüyalara, aşklara, anılara, kavgalara, sapmalara. Âşıklar için söz verme veya dilek tutma yeri sayılır. Özlem ve arzu, sanki düşüncenin yerini almış burada. Gerçeklere karşı duygularımızı savunmak için yatırlar bile mevcut. Dışarıda Vivaldi‘den ‘4 Mevsim’ çalıyor. Bu mekânda düş kurmak için geçmişin örtüsünü -her gün ve her an- üzerimize atabiliyoruz. Yaşamın zaman boyutunu unutmaya ayarlayarak…

Eifel’deki küçük kasabanın İtalyan dondurmacısı kepenkleri aşağıya indiriyor. Çarşı esnafı evin yolunu tutuyor. Gazeteler eski hikâyeler anlatıyor ve kaldırımlar utanmadan birer birer yolcuları silkeliyor. Bir çayırdaki gölgelerin yanına oturuyorum. En güzel çiçekler hafta içi orada satılıyormuş. Ve orada en iyi gözlükler ve parfümler sergileniyormuş. Sevgilim yok ki yarını bekleyeyim! Sandviç, pizza, kahve ve eski kitap kokusu burnumu deldi geçti. Acaba kasabanın yaşlı kadınları da her gün bu sahafın önünden gelip geçiyor mudur? Geçiyorlarsa eğer, yanıbaşındaki kafede kirazlı turta veya waffel siparişi verdiklerine eminim. Ve mutlaka krem şanti istiyorlardır yanına.

Orada, kalenin dibinde, küçük bir bit pazarı kurulur. Alır götürür beni eski günlerime. Unuturum geçmişi ve geleceği aradığım şeyi bir çocuğun elinde görünce. Ve sen Eifel kasabası. Hiç birşey satın almadan bana öyküler anlatmak zorunda mısın? Hâlbuki hakkındaki herşeyi bilmek isteyen benim. O şey neden satılıyor? Kimdi o şeyin asıl sahibi? İnsan olmanın özü şeyleri tanımlamak değil midir? Ama yokluğu ya da hiçliği tanımak için şeyleri birbirinden ayıran herşeyi elbet birgün yok edeceğiz!

Novalis, ‘Yaşamın Kenar Notlar’nda en büyük sırrın insanın kendisi olduğunu yazdı. Şeyh Galip, seni “kâinatta yaratılmışların göz bebeği olan insan” olarak övdü. Edebiyat aslında bu sırrı ortaya çıkarma girişimidir. Acaba o sır birgün tam olarak ortaya çıkarılabilecek mi? Belki.

Alaattin DİKER

Son Yorumlar