Ali Şeriati

“Şerîatî, Mısırlı yazar Abdülhamîd Cûde es-Sehhâr’ın Ebû Ẕer adlı biyografik çalışmasını Farsça’ya çevirmiş ve Ebû Ẕerr-i Ġıfârî: Ḫudâperest-i Sosyalist adıyla yayımlamıştı. Ebû Zerr’i kendi devrimci tasavvur dünyasının kurucu öğeleriyle buluşturan Şerîatî onu “Tanrı’ya tapan sosyalistlerin mükemmel bir modeli” şeklinde tasvir etmiştir. Aslında Ebû Zer, Şerîatî’nin hayatının her döneminde canlı bir karakter olarak yer alan bir yol göstericiydi. Ali Şerîatî aynı eşleştirme ve sembolik üretimini Selmân-ı Fârisî (Selmân-ı Pâk), Hz. Peygamber’in kızı Fâtıma, torunu Zeyneb ve sûfî geleneğinin önemli simalarından Hallâc-ı Mansûr üzerinde de deneyecektir. Fakat onun için asıl anahtar role Ehl-i beyt, özellikle de Hz. Ali ve Kerbelâ’da şehid edilen oğlu Hüseyin sahiptir. Her ikisi hakkında Şiî tarihinde üretilen gerçek dışı imajları reddeden Şerîatî bütün bu algılamaların ötesine giderek yaşayan Ali’yi ve Hüseyin’i bulmaya çalışmıştır.”                                                                  https://islamansiklopedisi.org.tr/seriati-ali

 

Ali Şeriati, 23 Kasım 1933’te İran’ın Horasan eyaletine bağlı Sebzivar’ın Mezinan köyünde doğdu. Annesi dindar bir kadın olan Zehra Hanım’dır. Babası geleneksel dindar bir aileden gelen İran milliyetçisi âlim Ali Muhammed Taki‘dir. Her ne kadar Şeriati’nin ilk eğitimini babasından aldığı söylense de aslında onun ilk öğretmeni, okuma yazma bilmeyen ve gerçek bir inanmış olan, bütün safiyetiyle inancını yaşayan annesidir. Şeriati’nin, babasının derslerine devam etmesini sağlayan da annesidir. 

Şeriati, İslam’la ilgili okuma yapan her gencin mutlaka dirsek temasında bulunduğu biridir. Çok etkileyici, karizmatik ve duygu yoğunluğu had safhada olan üslubuyla birçok genci kendine bağlamıştır. Yazdıkları ve söyledikleriyle yaşamı arasında herhangi bir zıtlığın olmaması onu sahici kılmış ve bu yönüyle de gönüllere girmeyi başarmıştır. Çok duygusaldır, aynı zamanda da tespitleri çok gerçekçidir. Bu duygusallık, çocukluk yaşlarında geçirdiği bir hastalık yüzünden saçlarının bir kısmının dökülmesiyle arkadaşlarının onunla dalga geçmesinin sonucudur. Çocuk yaşta Ali’nin yapısına işleyen bu melankolik/melul durum, hayatı boyunca devam etmiştir. O, gençliğinden itibaren “en basit dünyevi zevklerden hoşlananlara sert ve ani çıkışlar yapıyor, her neş’e izharının, her kahkaha patlatmanın, her hoşlanma ve mutluluk gösterisinin ardında adi ve alçak bir ahmaklık olduğuna inanıyordu.” Bu yüzden “Konfor, ruhun bataklığıdır.” deyip sosyetenin şatafatlı ve lüks yaşamından hiç hazzetmemiştir. Sınırsız zenginliğe, mal yığmaya “Lâ” demişti; Peygamber sahabesi Musab Bin Umeyr gibi…

İlkokul yıllarında bir köşeye çekilir, arkadaşlarının oyunlarını uzaktan sessizce izler, onların aralarına katılmazdı. Asil bir ruhtu… Toplumsallaşmak, sürüleşmek kendisine yabancıydı. “Yalnızlığın hınzır uğultusu” için yaratılmıştı sanki. Ali’nin anne ve babasını ziyaret etmeye gelen misafirler, aile dostları, akrabaları; onun kendi düşüncelerinin içine yönelen, kendi kendine konuşan, gülen, hatta kaşları çatık hâlini gördüklerinde, bu “gündüz rüyaları”nda yakaladıkları Ali’ye takılıp onu kızdırırlardı. O ise sessiz kalıp utanırdı. İnsanlar onunla konuştuklarında kendi düşüncelerine o kadar dalarlardı ki cevap vermek ya da bir şeyi kabul etmek zorunda kaldığında ilgisiz, akılsızca bazen de alaylı ifadeler kullanırdı. Bir çocukluk arkadaşı, onun “sürekli pencereden dışarıya baktığını” zikretmektedir. O bazen “kendi kozasında yaşayan biri olarak etrafındaki dünyaya kayıtsız kalıyordu”. Onun yalnızlığı; yalnız doğmuş, yalnız büyümüş ve yalnız ölen Ebuzer’i andırıyordu. Ali, çağdaş ve avare Ebuzer’di. Ebuzer dökümü…

İlkokulda içine kapanık, kendi hâlinde olan Ali, lise yıllarında biraz yaramaz, arkadaşlarını şakaları ile güldüren aynı zamanda sosyalleşmiş, öz güveni gelmiş, hazırcevap biri olmuştu. Ama yine pasaklı yatağını düzeltmez, birbirine uymayan çoraplar giyip okula gelen dağınık bir pejmürde idi. Keskin bir zekâsı olduğundan öğretmenleri onu çok severdi. Farsça öğretmeni Sabûrî Cennetî, ona “bütün öğretmenlerden daha eğitimli, tüm öğrencilerden daha tembel bir öğrenci” olarak atıfta bulunulduğunu zikretmiştir. Pasaklılığı, dağınıklığı ile hayatı boyunca moderniteyi protesto edeceğinin sinyallerini, daha o günlerden veriyordu. Kalenderî ve Melamilerin arifane hâlleri onda tecelli etmişti diyebiliriz.

Yalnızlıkların adamı Ali okul harçlıklarını kitap almaya ayırır; serserice okumalar yapardı âdeta. “Okul çıkışında arkadaşları ile yol kenarında bir şeyler yemek için sıraya girdiklerinde genellikle meteliksiz olan yine Ali idi.”

On dört yaşındayken; meteliksiz, yoksul, yoksunluklar içinde, babasının “İslami Hareketleri Yayma Merkezi”nde (Kânûn-i Neşr-i Hakâyik-i İslam) ilk tebliğ faaliyetlerine başlamıştı ancak derslerine devam edebilmesi için maddiyata ihtiyacı vardı. Aidatları ile davasına katkıda bulunmaya pek hazır olmayan dindar tacirden para yardımı talep etmek zorunda kaldı. Ama babasını yalnız bırakan bu tür olayları öfke ile karşılamış, pis ve berbat olarak adlandırdığı üç kuruşluk burjuvazinin cimriliğini zihnine kaydetmişti ve hemen hemen bütün eserlerinde görüldüğü üzere hayatı boyunca kapitalist, emperyalist lortları eleştirileri ile rahatsız ederek proletaryanın o makûs tarihini yazan bir burjuva eleştirmeni olarak tarihe geçecekti.

Ülkesinde siyasi çalkantıların olduğu dönemde Ali, okula geldiğinde ideolojik söylemler peşinde koşan gençlere “Yine neler kuruyorsunuz?” demişti. Onlar ise Ali’nin alaycı ifadesini bahane ederek onun kafasına vurmuşlar ve onu yara bere içinde bırakacak şekilde dövmüşlerdi.

Genç Ali yalnızların kervanında hayatına devam ederken Şii ve Sünni dünyanın içindeki çıkmazları eleştirmiş, ne Şiilerin ne de Sünnilerin adamı olmuştur. Kendisi Şii dünyasından M. İkbal ise Sünni dünyadan olduğu hâlde “biz ve İkbal” demiştir. O, bu duruşuyla “Müminler ancak kardeştir, öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin.” (Hucurat suresi 6) emrini şiar edinmiştir. Hiçbir ekolün, mezhebin, ideolojinin taraftarı olmamış, “Dinim İslam” (bk. Ali İmran 19) “Adım ‘Müslüman’” (bk. Hac suresi 78) “kendi başına bir ümmet”(bk. Nahl suresi 120) demişti. Tıpkı Hz. İbrahim gibi… Dr. Şeriati’nin biyografisi hakkındaki en kapsamlı eserin yazarı Ali Rahnema, bu söylediklerimizi destekler nitelikte “O, yalnız doğdu, yalnız yaşadı ve yalnız ölen Abuzervâri bir şahsiyettir” demektedir.

Şeriati duygu adamı olduğundan, hayatında dağınık olduğu kadar düşünsel olarak da dağınıktı. Frantz Fanon, Jean Paul Sartre, Mevlana, İbni Arabî, Muhammed İkbal gibi değişik aydınlardan etkilenmiş bir sentezci idi aynı zamanda. Fanon’un, “Yeryüzünün Lanetlileri”, Mevlana’nın “Mesnevi”si, Abdülhamit Cevdet es-Sahar’ın “Ebuzer”i onu coşturan başlıca birkaç eserdir.

Hayatının son demlerinde üniversite ve Hüseyniye-i İrşad*’da ders vermesi yasaklanmıştı. Evde ailesi ile birlikte zorunlu olarak düzenli yaşıyordu.  Aktivist,  aksiyon-macera adamı olan; rutin bir hayata da alışkın olmayan Ali’ye; durmak, konuşamamak, yazamamak ve öğretememek ağır gelmiştir.” Yine Ali Rahnema “Müslüman Ütopyacı” eserinde onun bu sancılı, çekilmez hâli hakkında şunları yazıyor: “Yazmadan, konuşmadan; öğretmeden, araştırmadan, düşünmeden ve önderlik yapmadan yaşamak, dayanılmaz bir kâbusa dönüşmüştü. Kuşatılmış, aç bırakılmış ve mücadele hâlindeyken yok olmanın eşiğine gelen İslami güçlere entelektüel tedarik sağlayamamanın getirdiği kızgınlıkla acı içerisinde yanıyor ve utanıyordu.”

Yasaklama ve Savak**’ın ölümcül kovuşturmaları onu Avrupa’ya hicrete mecbur bırakmıştı. Londra’nın çiçekli parklarının çevresindeki beton yığınları arasında “Ebuzer’i ve çölü nasıl yazabilirim?”in sancısı, onun için dayanılmazdı. O, bu üzüntüyle bir ara Avrupa’da kaybolmuştu.

Evet… İtilmişliklerin, tekmelerin, aşkın heyecanların, hicretin, yalnızlıkların adamı Şeriati… Savak ve sarıklı afyonkeşlerce kalemi kırılmaya, sesi kesilmeye çalışılan Ali… İran İslam Devrimi’nin en büyük teorisyenlerinden olduğu hâlde bugün maalesef İran saraylarıyla intibak hâlinde olan “dogmatik ödlekler” onun ne adından ne de sanından bahsediyorlar.

Ve bu baldırı çıplak, coşkulu, deli dolu genç aklını kullanan gençlerin öncüsü, imamı; aydın, entelektüel, âlim “ilmiyle amil”, birçoklarının gizliden gizliye hayranlık duyduğu birçoklarının ise nefret ve kin beslediği şehit Ali Şeriati, İngilizlerin desteğiyle SAVAK tarafından yapılan bir suikast sonucu yalnız ölüyordu. Onun şehadeti bile İran İslam Devrimi’nin kıvılcımı olmuştu. Şuurlu, sorumluluk bilincini kuşanmış olan Ali Şeriati, hayatının sonuna dek Allah ile olan ahdini bozmamıştı.

“Şuurlu ve kâmil mü’minlerin arasında, Allah’a verdikleri söze sadakat gösteren nice erler, yiğitler var. Onlardan bir kısmı sözünü yerine getirmiş, büyük tehlikelere göğüs germiş, o yolda sakat kalmış, canını vermiştir. Bir kısmı da şehitliği beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde sözlerini değiştirmemişlerdir, gerçekten onların yerini kimse dolduramaz.” (Ahzap suresi 28)

Abdulvahap SERT

* İran’daki muhalif seslerin kürsüsü
** İran İstihbarat Teşkilatı

Kaynakça

1. Öze dönüş, Ali şeriatı (Fecr yayınları)
2. Müslüman Ütopyaci, Ali Rahnema( Hece yayınları)

Ayet Mealleri

1. Fehmu’ul Kur’an, M. Abid El Cabiri ( Mana yayınları)
2. Ahmet Tekin, ( www Kuranmealleri. com)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir