Böyle Havalarda Kurt Kuzlarmış

Ağırlaşan hava hafiften başlayan rüzgârla birden değişti ve yağmur yağmaya başladı. Önceleri damlaları küçük ve seyrekti. Mahalle arkadaşlarım Erturan Sinan ve Sabahattin Bal ile Ulu Cami ile Dikiş Nakış Yurdu’nun arasındaki boşlukta oynuyorduk. Birden etrafı, çok az rastlanacak gariplikte bir aydınlık kapladı. Ne kızıldı, ne sarı; ne tam aydınlık, ne de loş… Yağmur aniden hızlandı damlaları büyüdü. Uzaktan ardı ardına ve her defasında şiddetini artıran gök gürlemeleri duyuluyordu. Belli ki sık sık şimşek çakıyordu. Gittikçe yaklaştığı hissediliyordu. Islanmamak için duldalanacak bir yere bakınırken Sebahattin bağırdı:

Döller, caminin oraya gedek…

Hep birlikte oraya yöneldik. Ulu caminin son cemaat yerine daha doğrusu orta kısımdaki ayakkabı çıkartılan yere doğru koştuk. Çok sürmedi, iri yağmur taneleri birden doluya döndü ve inanılmaz bir hızla yağmaya başladı. Ellerimizi başımıza koyarak doludan korunmaya çalışarak koştuk. Varınca bizden önce oraya sığınmış üç kişi daha vardı. Herkesin yönü caminin önünden geçen caddeye dönüktü. Dolu yağışını seyrediyordu.

Dolu taneleri o güne kadar hiç görmediğimiz kadar büyüktü. Sık sık birimizden “Abovvv… Vay anasını yaa… Üfff…” gibi şaşkınlık ifadesi yükseliyordu. Yere düşenlerin çoğu üç beş metre sağa sola sıçrıyordu. Bu dolu yağışı Elbistan’da uzun yıllar “O yağan tolu, naadar böyüktü hee?” diye anılmıştı. Kimi ‘fındık büyüklüğündeydi’ dedi, kimisi de ‘ceviz büyüklüğündeydi…’ Bizim gözümüzün önüne yağanlar karışıktı; bazıları fındık büyüklüğündeydi, bazıları ceviz. Üç beş dakika içinde yerde bir karış yükseklikte dolu birikmişti.

Yurdun ve karşımızdaki Atatürk İlkokulunun çatısına düşen doluların çıkarttığı ses, başka sesleri bastırıyor, adeta insanların yüreğine bir korku salıyordu.

Ne zaman biter acaba diye kaygıyla düşünmeye başlamıştık ki o sırada tam önümüze birbirlerine yapışmış şekilde düşen üç tane iri, en iri doluyu gören Sabahattin almak için harekete geçeceği an Erturan vazgeçirmeye çalıştı:

Ula Sebattin gedilir mi şimdi; daş gimi yağıyorlar tama; soona kafan yarılır, bak demedi deme!..

O ceviz büyüklüğündeki yapışık doluların cazibesi Sabahattin’i sarmış olacak ki çekingen bir yapısı olduğu halde, kendini tutamadı ve almak için hızla atıldı. Yolun ortasına gelmişti ki çığlığı duyuldu:

Uy anam!..

Sabahattin’in bağırması ve ağlayarak geri dönmesi bir oldu. O üçlü iri doluyu da elinden bırakmadan, kanayan başını öteki eliyle tutarak geri geldi.

Doludan kaçarak sığınanlardan orta yaşlı bir amca yaklaşıp Sabahattin’in kanayan yarasına baktı. Önce teselli etti:

Dur ağlama la.. Böyük yara dealmiş. Ben şimdi kanını durdururum.

Cebinden iki ağızlı bıçağını çıkarttı. Sonra belindeki kemerinin, kemer tokasına kadar olan uç kısmını yerinden aldı. Altını çevirerek on santim kadar bir yeri ileri geri kazımaya başladı. Kazıdıkça talaş gibi yongalar birikiyordu.  Bunu yaparken de Sebahattin’i haşlıyordu:

Ulan oolum, şu döller gadar aklın yoomuş. İnsan heç daş gibi yağan tolunun daş gimi de adamın gafasını yaracağını ahıl etmez mi?

Kemerini kazımaya devam ederken sordu:

Kimin oolusun sen?

Sebahattin cevap vermedi. Eli kafasında sızlanıyordu. Amca bir süre sonra kazıdığı deri kıymıklarını sağ elinin üç parmağı ile toplayıp aldı ve Sabahattin’in kafasındaki yarığın üstüne yayarak bastı. Daha basar basmaz, canı yanmış olacak ki Sabahattin bağırdı:

Uy gafam! Uy amanın uy, uy, uyyy…

Ortada dönmeye, bir eğilip bir doğrulmaya başladı. Biz görünmemeye çalışarak ‘hıs hıs’ güldük.

Yarayı “tımar” eden amca adeta Sebahattin’e takılıyordu:

Ula oolum canın heç de gayim dealmiş yav, hanım evladı gibi ne sızlanıyon?

Uy amanın, başım nasıl aarıyor tama!..

Çok geçmeden dolu dindi. Ortalığı inanılmaz bir sessizlik kaplamıştı. Belki de o yağışın gürültüsü dinince ufak tefek sesler umursanmaz olmuştu. Bulutlar dağılmaya, güneş de kendini göstermeye başladı. Çocuklar, neşeyle çıkıp hiç görmedikleri büyüklükteki yığınla dolunun içinde, sanki çakıl tarlasında geziniyorlarmış gibi oradan oraya koşturmaya başladılar.

Biz de çıktık. Acısı dinen SabahattinBen eve gediyom.” deyip ayrıldı. Ben de Erturan ile anlaşmış gibi birlikte caminin doğusuna doğru yürümeye başladık. Tam kuzeydoğu köşesinde durduk. Burada öteki taraftaki minarenin bir eşinin temeli vardı. Vaktiyle iki minareli imiş; Şah İsmail’in baskını sırasında yani 500 seneden de fazla bir zaman önce yıkılmış. Ancak elli santim yüksekliğinde temeli kalmış. Onun da etrafı -güney/ üst ve doğu tarafı daha çok olmak üzere selin, suyun getirdiği toprakla dolmuş. Horasan harcı ile birbirine tutturulmuş taşlarla düzensiz bir görünümü vardı. Çocuklar otururlar, aradaki küçük taşları çıkartmaya çalışırlar, ama muvaffak olamazlardı.

Kale (denilen yığıntıya) doğru yavaş yavaş yürüdük. Sol baştan ikincisi Erturangilin evleri idi. En üstteki Elbistan’ın en güzel konaklarından biri vardı. Aile bağışladı. Yıkıldı ve yerine yapılan betonarme bina alt katı kütüphane üst katı imam evi olarak hizmet vermekte…

Zemini taş döşeli bu sokağın sol üst köşesindeki sözünü ettiğim konağın önüne çıkmış Mehmet ve Sermet Özsoy kardeşlerle amcazadeleri Ulvi Özsoy’un konuştuklarını gördük. Onların yanına doğru yürürken yan tarafta evleri olan Bodo Hikmet ile Bodo Ahmet kardeşler, kiracıları olan Ulu Cami İmamı Çiçekli Hafız Mustafa Çoban’ın kapısının önündeki bayırda öylece durup o tarafa doğru bakışıyorlardı.  Mahalle ve okul arkadaşlarının bir araya toplandıklarını görünce onlar da geldiler. Bu topluluğun oyun için bir araya gelmesi enderdi; zira Mehmet, Sermet ve Ulvi’ye o yıllarda öyle her zaman sokağa çıkarılmazlar; çıkarılsalar bile, aileleri, evlerinin önünden pek fazla uzaklaşmalarına izin vermezdi.

Hava parçalı bulutlu olmasına rağmen, güneş olanca ışığı ile ortaya çıkmış, sanki yazdan bir günü yaşatmaya başlamıştı. Sıcaklık, her haliyle hissediliyordu. Tam bunu fark ettikleri ve birbirlerine söylemeye hazırlandıkları bir sırada inceden bir yağmur tutmuş ve sanki şuraya yağmaya, buraya yağmamaya başlamıştı… Hem güneş vardı; hem yağmur yağıyordu. Sokakta yürüyenler, kaçıp saklanmayı hiç düşünmeden, hoşlarına gittiğinden olacak, gülümseyen yüzlerle sağa sola, bir havaya bir yağmura bakınıyordu. Herkes bu romantik havanın etkisinde iken, Bodo Ahmet bilmediğimiz bir şeyi dillendirdi:

Döller, biliyor musuuz, beyle havalarda gurt guzlarmış, ha!

İlk defa duymuştuk bu sözü. Soru yağmuruna tuttuk:

Mehmet:

Nasıl havalarda yani?

Arif:

Ne biliyon; kim takip etmiş de bellemiş?

Erturan:

Get olum get; peki gurtlar havanın beyle olacaanı ne bilici de guzlamayı bekleyici?

Ulvi;

Biz bile bilmiyorduk havanın böyle olacaanı; gurtlar nireden bilecekmiş?

Sorulardan bunalan Bodo Ahmet, cevap vermeye hazırlanırken, hep kardeşini koruma-kollama duygusunu taşıyan Bodo Hikmet atılarak cevap vermeye çalışmıştı:

Tam beeyle, hem güneşin deadiği hem de yaamırın yaadığı havalarda gurtlar guzlarmış; siz beansaaz de guzlarmış, beanmesaaz de… Anam dediydi oolum…

İçlerinden bazıları itiraz edecek olduysa da Kale’den aşağı yavaş adımlarla inen, belki de ikindi namazı için camiye doğru giden yaşlıca bir amca, söylenenleri duymuş olacak ki teklifsiz ve biraz da öğüt veren bir sesle müdahil oldu:

O döl doğru söylüyor. Aha beeyle havalarda gurtlar guzulamaya durur. Bilmiyorsaaz eyle her şeye itiraz etmen, bellemeye çalışın!

Arif BİLGİN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir