Eş’ari-Kaderci bilgi sistematiğinin Müslüman akla indirdiği en büyük darbelerden biri hiç şüphesiz “mehdilik ideolojisidir”dir. Kurtarıcı bekleme ideolojisi toplumsal pasifizme neden olmuş, bunun teorik ve teolojik alt yapısını ise “mehdilik ideolojisi” oluşturmuştur. Beklenen mehdinin gelmeyişi gerçekleşmeyince bunun yerine “gavslar, kutuplar, şeyhler” icat edilerek bu psikoloji doyurulmaya çalışılmıştır. Bu durum, travmatik sebeplerin ütopik güvenliğe havale edilmesidir. Her ütopya, bir açıdan yaşanan yıkımların yarattığı travmatik sonuçların güvenlikçi ideolojilerin üretimidir.
‘Ütopya’ aslında olmayan, tasarlanmış olan hayali toplum ve devlet şekli anlamı taşır. Köken olarak Yunanca ‘yok’ veya ‘olmayan’ anlamındaki ou, ‘mükemmel olan’ anlamındaki ‘eu’ ve ‘yer/toprak/ülke’ anlamındaki topos sözcüklerinden türemiştir. Yani ‘yok ülke’, ‘olmayan ülke’ anlamına gelmektedir. Tarihte ilk ütopya örneğine Platon’un devlet adlı eserinde rastlanır. Ütopya üretimi genel olarak tüm kültürlerde var olagelen bir olgudur. Tarih boyunca ezilen sınıfların, yönetici kesimlerden duydukları derin hoşnutsuzluk ve var olan zulüm ortamını değiştirme gücünü kendilerinde bulamayışları bu tür düşüncelere ilham kaynağı olmuştur.
‘Dram insanın ruhunda cereyan eder. Ütopya ise, insan toplumuyla ilgilidir. Dram kâinatta mümkün olan var oluşun en yüksek şekli; ütopya ise, dünyada cennet rüyası veya hayalidir. Dramda ütopya yoktur, ütopyada da dram yoktur. İnsan ile dünya, şahsiyet ile toplum arasındaki zıddiyettir bu. Dram insanla; ütopya ise dünyayla uğraşır. Ütopyada beşeri problemler yoktur. Bu ise ahlaki problemlerin yokluğu demektir. Ütopyada insanlar yaşamazlar, sadece fonksiyonlarını yerine getirirler. Burada insanın şahsiyeti yoktur. Onun yerine psikolojisi vardır… Her ütopya prensip olarak iyi ile kötünün ötesindedir.’ (A. İzzet Begoviç, Doğu ve Batı Arasında İslam)
Dram dünya hayatını anlama ve inşa etme sancısıdır. Var oluşumuza, insani olmayan bir kuşatılmışlığa karşı çıkma ve bunun sancısını hissetmedir veya cennetten dünyaya inişin, tekrar cennete kavuşma ümidinin verdiği direncin ifadesidir. Bu dünyada kendimiz olabilmenin çabasıdır.
Ütopya hayaldir, gerçekliği yoktur. Dramdan kaçıştır, kendimizi avutmanın, kandırmanın, ortaya çıkan yeni sorunları görmezden gelerek ‘bana ne!’ mantığıyla zihinsel bir kurgulamanın adıdır ütopya. İnsanlık tarihi boyunca ortaya çıkan bütün düşünce sistemleri, bütün felsefi akımlar insana bir ütopya vaat ederek insanın dramını arttırmaktan başka bir şey yapmamışlardır. Ütopyalar gerçekleşmesi mümkün olmayan umutların, sahte cennet tasavvularının kaynağı olmuştur. Tarih boyunca insanın dramını ve ütopyasını düzeltmek için ya Yaratıcı tarafından ona vahiy gönderilmiş ya da insan kendisi bu ikilemden kurtulmanın çabası içine girmiştir. Fakat bu iki seçeneği de yine kendi elleriyle yok etmenin yoluna gitmiştir.
Tüm ütopyalarda var olan bir şeyden bahsedilecekse o da ütopyaların insanın tarihsel yürüyüşünü dondurmasıdır. Bu anlamda büyük bir zihinsel çabayla yazılmış olan Platon’un “Devlet”, Farabi’nin “Medine-i Fazıla”, Thomas Moore’nin “Ütopya” adlı eserleri bir bakıma tarihi dondurmanın ürünüdürler. Bu üç temel eserin yazıldığı tarihlere bakılırsa kendi dönemlerindeki dünyanın ve toplumun durumu hiç de iç açıcı değildir. Bir bakıma adaleti gerçekleştirme adına adaletten kaçışın ürünüdürler. Yine hemen hemen tüm toplumlarda değişik şekillerde yer alan “Mesih” ve “Mehdi” inançları da bunu yansıtmaktadır. Adaleti gerçekleştirme yolunda çaba göstermemek, insan oluşumuzun gereklerini yerine getirmekten kaçarak sorumluluklarımızı bir kurtarıcıya havale etmektir.
Tarih Boyunca Bir Kurtuluş Ütopyası Olarak Mehdilik
Tarihimizi tekrar etmekten ziyade, onu köklerinden sökerek, yeniden üreterek bulunduğumuz zemine sağlam basmak zorundayız. Bu topraklarda yaşayan kim olursa olsun kendisini bu toprakların tarihinden, kültüründen müstağni göremez. Şöyle veya böyle bu toprakların tarihiyle yüzleşmek zorundadır. Hâlâ kendimize ve insanlığa soluyacak bir nefesimiz olduğuna inanıyorsak…
Belki de mehdilik, tarih boyunca (M.Ö. 200 yıllarından günümüze kadar) insanların ürettiği en büyük ütopyalardan biridir. İnsanlar bu düşünceyi hep bir kurtuluş ideolojisi olarak gördüler. Acaba tarih boyunca bir kurtuluş ütopyası/bir kurtarıcı bekleme veya üretme ihtiyacını niçin duydular? Onları böyle bir ihtiyaca sevk eden etkenler nelerdi?
Apokalipsis Nedir?
Kelime anlamı örtülü bir şeyi açmak olan apokalipsis Yahudi eskatolojisinde yani ahiret/öte âlem inancında ilahi irade hakkındaki gizli bir bilgiyi açıklamaktır. Yani kurgulanmış olan ütopyayı yeryüzüne indirmektir. Bu kavram Yahudilik ve Hıristiyanlık içindeki bir hareketi ifade eder. Buna göre Allah, çok yakında, gelecek dünya hakkında, gelecek dünyanın sonu hakkındaki sırları bazı kişilere insanlara anlatmaları için açıklamıştır. Bu kişiler söz konusu bilgileri öğrenirler ve yazıya geçirirler. İşte bu –güya- Allah’tan öğrenilen bilgilerin yazıya geçirildiği kitaplara Apokaliptik kitaplar denir. 1947 yılında Ölü Deniz kıyılarında bulunan Kumran Yazıtları meşhur apokaliptiklerdir.
Apokaliptik eserlerin ortaya çıkış hikâyesi ise şöyledir: İsrailoğullarına Allah çok sayıda peygamberler göndermiştir. Hz. Musa, Davut, Yahya, Zekeriya… Bunlar sadece birkaçı. Kısacası özelde İsrailoğullarına genelde tüm insanlara adeta peygamber bile dayanmamıştır!
Çok sayıda peygamber gönderilen İsrailoğulları bir türlü yola gelmeyince, Allah’ın emir ve yasaklarına riayet etmeyince peygamber gönderilmesi kesilir. (Milattan önce 200 ile milattan sonra 100 yılları arası.) Yani 300 yıl boyunca onlara peygamber gönderilmez. Peygamber gelişi kesilince İsrailoğulları ümitsizliğe ve karamsarlığa düşmeye başlarlar. Bu durum onları bir arayışın içine sokar. Çözüm olarak gizli ilimler üretmeye, sırlarla kendilerini avutmaya, kendilerine kurtarıcı aramaya başlarlar. Elde ettikleri ve zihinlerinden ürettikleri bilgileri yazıya geçirerek bir edebiyat meydana getirirler. İşte bu edebiyatın adı ‘apokaliptik edebiyat’tır.
Bu edebiyattaki eserler batini (gizemli) karakterlere sahip olup, semboliktirler. Yani gizemli, anlatımları işaretlere, nişanlara, benzetmelere ve şekillere bağlıdır. Özellikle sayılar bu eserlerde çok kullanılır. Örneğin 7,5,19, 70, 77…vb.

Apokaliptik eserleri yazan yazarlar kötümser, her şeyi kötü gören bir alışkanlığa sahiptirler. Çünkü onlara göre bu dünya şeytani güçlere bırakılmıştır. Yani bu hayat bir sürgün hayatıdır. Dünya da sürgün yeridir. Bu kitaplarda önceden belirlenmiş olayların gerçekleşeceği ve artık sonun (kıyametin) geleceği işlenir.
Böyle bir tarihsel alt yapıdan hareket eden Yahudi ve Hırıstiyani mantık, Mehdi ve kurtarıcı Mesih inancını geliştirdiler. Mesih, kutsal yağ ile yağlanmış kişi demektir. Mesih, Eski Ahit’te ‘mesiah’ olarak geçer. İsrailoğulları kralları tahta geçince bu kutsal yağ ile yağlandıktan sonra tahta geçerlerdi. Bu mantık Hz. İsa’yı, kul ve resul olmaktan çıkararak tanrılaştırdı.
Müslüman Zihindeki İzdüşümü
Buradaki temel sorumuz şu: İslam Tarihi’ndeki Mehdilik nasıl ortaya çıktı? Bunu ortaya çıkaran etkenler nelerdi? Müslüman bilinç böyle bir ütopyaya/mitolojiye neden ihtiyaç duydu?
Hz. Peygamber, daha hayatta iken “Herkes, karşılaştığı zorluğun hallini ondan beklerdi. Herkes uyanan dimağından, öğrenmek sevdasıyla yanan yüreğinden kopup gelen sualleri ona sorar, ondan cevap isterdi. Fakirleri teselli eden, kimsesizlerin imdadına koşan o idi… Şu kadar ki mutlak surette adil ve tedbirli olan peygamber, iltifat ve teveccühünü öyle bir şekilde dağıtırdı ki hiç birisine diğeri ağır gelmez ve aralarındaki kardeşlik haleldar olmazdı.”(Ahmet Hilmi 96–200) Fakat irtihalden sonra Müslümanlar kendilerini bir boşluğun içinde hissetmeye başladılar. Hatta peygamberin ‘irtihali ihtimali bile Ensar’ı hayretlere düşürdü. Herkes “Bizim halimiz ne olacak?”diye dertleşiyordu.(f. Ahmet Hilmi 96–200) Hz. Peygamberin vefatı esnasında Hz. Ömer bile buna inanamamış ve “Kim Muhammed’in öldüğünü söylerse kellesini uçururum.” demişti. Artık onların sorunlarını çözecek, onlara sevgi ve merhameti her dem aşılayacak, yetimi ve fakiri gözetecek, haklıya hakkını tastamam verecek, adaletin sürekli soluğu olacak ‘yaşayan peygamber’ yoktu. Hz. Peygamber hayatta iken Allah’ın kitabını onlara okuyor ve Allah Kelamı direk olarak peygamberin dilinden dökülüyordu. Müslümanlar bunu anlamakta zorlanmıyorlardı. Kendi yaşantısı ile onlara örnek oluyor ve Müslümanlara, hayatın problemlerine karşı nasıl çözümler üreteceklerini bizzat fiili olarak gösteriyordu. Hz. Peygamber, kendi vefatından sonra Müslümanların içine düşebilecekleri durumu da düşünerek Veda Hutbesi’nde onları uyarmış “Allah’ın kitabına ve kendi sünnetine sıkı sıkı sarılmalarını” tembihlemişti. Fakat O’nun irtihali Müslümanlara çok zor gelmişti. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’in halifeliklerinden sonra Emevi asabiyeti yeniden hortlamıştı. Ortaya çıkan iç karışıklıklar Müslümanların kimilerini başka arayışların içine çekmişti. Burada tarihsel olarak sönmüş, kökeni Yahudilik olan mehdilik düşüncesi yeniden tarih sahnesine çıkma fırsatı bulmuştu. Müslümanların bu psikolojik durumu, bu inanca yeni bir tarihsel fırsat vermişti. Müslüman olan Yahudi ve Hıristiyan aktörler, bu durumu iyi tespit etmiş olacak ki kendi düşünceleri olan bu düşünceyi Müslümanlara bir kurtuluş reçetesi olarak sundular. Müslüman zihin, içine düştüğü bu acziyet durumunda ayakta kalabilmek için tutunacağı bir dal, sığınacağı bir liman arıyordu ve bu da mehdilikten başka bir şey değildi. Bu düşünce hem Şiilerde hem de Sünnilerde yer almıştır. Çünkü bu iki düşüncenin müntesipleri de aynı acılara muhatap olmuşlardı.
Abdullah b. Sebe ve Ütopyaya Dönüş
Abdullah b. Sebe, Yemen’in Sana şehrindeki Yahudilerden olup, eski kitapları (apokaliptik) okumuş birisiydi. Hz. Osman’ın nüfuzundan faydalanarak düşüncelerini yaymak ve politik rant elde etmek için “Ben Osman’ın elinde Müslüman olacağım.” diyordu. (Taberi) Müslümanlığını ilan ettikten sonra ütopik fikirlerini yaymak için Hicaz’dan başlayarak Basra, Kufe ve Şam diyarlarını dolaştıysa da emellerine ulaşamadı. (Zehebi) Fakat Müslüman olduktan sonra Hz. Osman ona bu fırsatları vermemiş ve onun düşüncelerine karşı çıkmıştır. Bu nedenle her yerde Hz. Osman’ın halifeliğini tartışmaya açmış ve Hz. Osman da onu Mısır’a sürgün etmiştir. O, Mısır’da da fikirlerini yayarak büyük bir taraftar kitlesi toplamıştır. Orada fikirlerini yaymaya başlayarak taraftarlarına: ‘Hayret doğrusu, adamların kimisi İsa’nın tekrar geleceğini iddia ediyor da, Muhammed’in tekrar geleceği gerçeğini yalanlıyorlar.Oysa Allah: ‘Sana Kur’an’ı farz eden (Allah), seni kesinlikle dönüp varılacak yere gönderecektir.’ buyurmaktadır. ‘Muhammed yeryüzüne geri getirilme hakkına İsa’dan daha fazla hak sahibidir.’ diyordu. Mısır halkı da onun bu sözlerini kabul ettiler. (Zehebi) Bu şahsa göre yeryüzüne yüz yirmi dört bin peygamber gelmiş ve bu peygamberlerden her birisinin insanlardan bir vasisi (Onların vasiyetini yerine getirmekle görevlendirilen kimseleri) vardır. Ali (r.a.) da, Hz. Muhammed’in vasisidir. Muhammed peygamberlerin, Ali de vâsilerin sonuncusudur. Peygamber’in vasiyetini gerçekleştirmeyenden daha zalim kim vardır. Peygamberin vâsisi Ali (r.a.) fırlayıp, şu ümmetin işini ıslah için ele almaya çalıştı. Ama Osman bunu zorla ele geçirdi. İşte Ali, işte Muhammed’in vâsisi! Böylece Muhtar kendi düşüncesinin haklılığını halka kabul ettiriyordu. Çünkü ‘vasiyetin içeriği olan gizli ilim mirasçılığı, mümkün biricik meşrulaştırma aracı olmuştur… Vasiyet geçmişin gerçekleşmemiş emirlerinin, gerçekleşmesi ümidiyle şimdiye geçişin anlatımıdır… Böylelikle de gelecekle ilgilenmek vasiyet ideolojisinin bir parçası olur.’ (Cabiri)
″Bu işi düzeltmek için davranıp hareket edin. Önce başınızdaki emirlerinize kusur bulmaya bakın. Emri bil ma’ruf ve nehyi anil münker yapıyor gibi görünüp insanların gönlünü kazanıp sonra onları bu konuya davet edin.” dedi. (Taberi, 1974 cilt 3 s. 157 vd. ve İmam Zehebi, Tarihu’l-İslam, Cantaş Yayınları: 6/ 116–130) Yetiştirdiği adamlarını çevreye yolladı. Şehirlerde bozgunculuk isteyen herkese mektuplar yolladı. Onlar da ona yazdılar. Dıştan iyiliği emredip kötülüğü men eder görünerek, içlerinden de kendi görüşlerini yayıyorlardı. Şehirlere gönderdikleri mektuplarda vali ve idarecilerinin ayıp ve kusurlarını yazıyor, dava arkadaşları da onlara aynı türde cevaplar yazıp gönderiyorlardı. Böylece herkes kendilerine gelen bu mektupları kendi şehirlerindekilere okuyorlardı. Yeryüzünde, bu uydurma haberlerini genişlete genişlete yayarak, tâ Medine’ye kadar ulaştırdılar. (Zehebi, Tarihu’l-İslam, Cantaş Yayınları: 6/ 116–13)
Mehdilik düşüncesi temel olarak Hz. Ali ve Muaviye arasındaki Sıffın ve Cemel savaşlarından sonra oluşmaya başladı.
Ebu Ubeyd bin es-Sekafi, Hz. Ömer’in Irak komutanlarından biriydi. Bu düşüncenin tam olarak kökleşmesini sağlayan, Abdullah b. Sebe’nin ektiği tohumları yeşerten Muhtar es-Sekafi işte bu komutanın oğludur. Muhtar es-Sekafi daha on üç yaşında iken babası Ebu Ubeyd bin es-Sekafi ölür. Muhammed bin Hanefiye ise Hz Ali’nin Havle adlı eşinden olan oğludur. Dönemin siyasi karışıklıkları içinde Hz. Hüseyin şehid edilir. Emeviler iktidarı tamamıyla ele geçirerek halka zulmetmeye başlar. İşte Muhtar es-Sekafi bu duruma karşı Hz. Ali’nin oğlu Muhammed bin Hanefiye’ye yanaşarak, Hz. Hüseyin’in intikamını almak ve halkı Emevilerden (Yezid ve zulmünden) kurtarmak istiyordu.
Muhammed bin Hanefiye, babası Hz. Ali ve Muaviye arasındaki savaşlarda tarafsız kalmıştı. Babası ile Muaviye arasındaki savaşa: ‘Yemin olsun ki bu fitnedir. İki ehli beyti Araplar (Haşimiler: Hz Ali/ Emeviler: Muaviye) Allah’a ortak koştukları tanrılar yapmışlar. Biz ve bu amcamızın oğulları. Haksız yere birini öldürerek dünyevi iktidarın bende olmasını istemem’ diyordu.
İşte böyle bir düşünceye sahip olan Muhammed bin Hanefiye, babası Ali ile kardeşi Hüseyin’in davasına da gönülsüzdü. Niçin? “Çünkü onlar (Hasan ve Hüseyin) Ali’nin gözbebeğiydi. Ben ise elleri. Gözlerini elleri ile koruyordu. Hasan ve Hüseyin benden daha şereflidir. Ama ben babamın hadisini onlardan daha iyi bilirim.” diyordu. (Cabiri)
‘Muhtar es-Sekafi, davasını gerçekleştirmek için geride kalan Hz. Ali’nin tek oğlu Muhammed bin Hanefiye ile işbirliği yapmaya karar verdi. Muhtar, hicri 64 yılında Kufe şehrine gelerek Hz. Hüseyin’in intikamını almaya çalışan Tevvabun grubuyla bağlantı kurmaya çalışır. Bu grup, Hz. Hüseyin Kerbela’da şehid edilirken, bu acı olaya sadece seyirci kalmış ve daha sonra tövbe ederek Hz. Hüseyin’in intikamını almaya girişmişlerdi. Muhtar bu isteğini gerçekleştirmek için Muhammed bin Hanefiye’nin adını kullanır. Tevvabun grubuna şu konuşmayı yapar: ‘Mehdi ve vasi Muhammed bin Hanefiye, beni size emir, vezir ve seçici olarak gönderdi. Mülhidlerle (Emeviler) savaşmamı, Ehli Beyt’in intikamını almamı ve zayıfları korumamı emretti.’(Taberi)

Tevvabun grubu, bu işin doğruluğunu öğrenmek için Muhammed bin Hanefiye’ye başvurdu. Muhammed bin Hanefiye, şu cevabı verdi: ‘…Öcümüzü almak üzere sizi çağıranla ilgili söylediklerinize gelince, yemin olsun ki yarattıklarından dilediğiyle düşmanımıza karşı bize yardım etmenizi Allah’tan isterim.’ Bu cevaptan Muhtar es-Sekafi ile Muhammed bin Hanefiye’nin birlik olduğu sonucunu çıkaran grup gelerek Muhtar es-Sekafi’ ye katılır. Daha sonra Şia taraftarları da gelerek Muhtar’a katılır. Böylece kuvvet toplayan Muhtar, Emevilere karşı savaşa girişir. Bir nebze de olsa başarılı olur. Fakat hicri 67 yılında Abdullah b. Zübeyr’in kardeşi Musab b. Zübeyr ile giriştiği savaşta o ve yandaşları ölürler. (Taberi) Emevi iktidarı daha sonra el değiştirince Muhammed bin Hanefiye, Emevilere muhalefet etmeyi bırakarak iktidarlarına biat eder. Hicri 81 yılında Muhammed bin Hanefiye de ölür.
Bu tarihi bilgileri çok özet olarak aktardık. Buradaki amacımız tarihsel olayların insan psikolojisine nasıl etki ettiğini ortaya çıkarmak ve toplumsal hafızayı nasıl etkilediğini anlamaktır. Siyasal iktidarların baskısından bunalan halkın nasıl bir ruh hali içine girdiklerini ve bunun sonucunda nasıl arayışların peşine düştüklerini ortaya koymaktır.
Apokaliptik Edebiyatın Arap-Müslüman Aklına Taşınması
Kufe, Meda’in, Hire gibi Arap şehirlerine Yemen’den (Yahudilik inancı eski çağlardan beri Yemen’de yaygındı.) göç eden Yahudiler ve diğer Arap kabileleri eski inançlarını da beraberlerinde İslam’a taşıdılar. Böylece Mehdilik/Mesihlik düşüncesi ve diğer batini inançlar Araplar arasında yayılmaya başladı.
Muhtar es-Sekafi’nin davasını gerçekleştirmesi için insanları belli bir inanç etrafında toplaması gerekiyordu. Emevilerin Cebriye ideolojisine karşı bu gerekliydi. Cebriye İslam tarihinde itikadi bir mezhep olup bu mezhebe göre insan yaptığı işlerde sorumlu değildir ve insana nispet edilen davranışlarda, insanın hiçbir katkısı yoktur. Yezid, Hz. Hüseyin’in başı kesilerek karşısına getirildiğinde ‘Allah’ın izni ve isteği olmasaydı Hüseyin’in başını kesmezdik.’diyordu. İşte Emeviler, yaptıkları her zulmü Allah’a havale ederek insanları ‘dine karşı din’ yöntemiyle kandırıyorlardı. Böyle bir ideolojiye karşı Muhtar es-Sekafi’nin geliştirdiği ideoloji Mehdilik oldu. İşin ilginç tarafı bu iki düşünce biçimi de bir noktada ‘erteleme’ fikrine dayanıyordu. Muhtar es-Sekafi, amacını gerçekleştirmek için Batıni (gizemli) ilimlere yönelerek Muhammed bin Hanefiye’yi de ilim ve irfan sahibi, Batıni ilimleri bilen biri olarak gösterdi. Böylece düşüncesinin temellerini oluşturdu.
Muhtar es-Sekafi ve yandaşları bu düşünceye daha sonra ‘beda’ ve ‘ricat’ fikirlerini koydular. Ricat, ölmüş kişinin (Muhammed bin Hanefiye) geri gelmesi demektir. Beda ise Allah’ın görüş değiştirmesi demektir. Muhtar es-Sekafi, taraftarlarının gözünde karizmasını (büyüleyici özelliğini) korumak ve yükseltmek için onlara gelecekten haberler veriyordu. Haber tutarsa ‘ben demiştim’, tutmazsa ‘Allah, görüş değiştirdi’ diyordu.(Cabiri)
Muhammed bin Hanefiye Nasıl Mehdi Yapıldı?
Muhammed bin Hanefiye, hicri 81 yılında ölünce bazı Şia (Hz. Ali taraftarları) grupları onun öldüğünü kabul ettiler. Fakat bazı gruplar (özellikle Keysaniye grubu) onun ölmediğini, onu defnettiğini söyleyen kardeşinin torununa benzetildiğini savundular. (Hz. İsa’nın durumuna benzer bir durum)
Bazı guruplar da Muhammed bin Hanefiye’nin zaten hilafete layık olmadığını ileri sürünce, yandaşları yalnızca onun Hz. Ali’nin vasisi (mirasçısı) olduğunu iddia ettiler. Bu iddialarını desteklemek için Hz. Peygamberin, Muhammed bin Hanefiye’nin doğumunu belirten bir hadis rivayet ettiler. Bu hadiste Hz. Peygamberin, daha doğmadan önce ona mehdi adını verdiğini iddia ettiler. Daha da ileri giderek Hz. Peygamberin, Muhammed bin Hanefiye’nin ölmeyeceğini haber verdiğini savundular. Onlara göre Muhammed bin Hanefiye, mehdidir, gaib (gizlenmiş) olup geri dönecektir. İyi ama o şimdi nerededir? Yandaşları şu cevabı veriyorlardı: Diridir, ölmedi. Mekke ile Medine arasında bulunan Radva dağındadır. Yanında bir su bir de bal pınarı vadır, onu bekleyen iki aslan vardır.’ Yahudi ve Hıristiyanlar da Mesih için gaybetinde, yanında su ve süt olacaktır. Hıristiyanlar da Hz. İsa’nın geleceğini iddia ederler. Yahudiler ise Enoha (Uhnuh) peygamberin geleceğini iddia ederler. İlyas peygamber de aynı şekilde göğe kaldırılmıştır ve geri dönecektir. Hz. Osman zamanında Müslüman olmuş bir Yemenli Yahudi olan Abdullah ibni Sebe de Hz. Ali ölünce onun ölmediğini ileri sürmüş ve Arapları yönetmek için geri döneceğini iddia etmiştir. Halife olduktan sonra Hz. Ali’nin yanında bulunmuş, fakat aşırı görüşleri nedeniyle Hz. Ali onu Medain şehrine sürgün etmiştir. Hz. Ali ölünce de görüşlerini yaymıştır. (Geniş bilgi için bk. Arap İslam Siyasal Aklı, M. Abid Cabiri s.253–285) O dönemin ‘Arap-Müslüman aklı’ işte bu düşüncelerden etkilenerek Muhammed bin Hanefiye’yi mehdi ilan ettiler. İlk mehdi Muhammed bin Hanefiye… Ondan sonra nice mehdiler üretilmiş…
Kur’an-ı Kerim’in hiçbir ayetinde mehdiden söz edilmez. Böyle bir iddiada bulunmak Kur’an’a iftiradır. Kalplerinde hastalık olanlar Kur’an’daki müteşabih ayetlerden olmadık yorumlar yaparak kendilerini mehdi ilan ederler. (Bkz. Al-i İmran 7) Mehdi ile ilgili hadisler Ebu Davud, Tirmizi ve İbni Mace’nin hadis kitaplarında vardır. Birkaç hadisi burada belirtelim:
Ümmü Seleme peygamberin şöyle dediğini rivayet etmiştir: ‘Mehdi, Ehl-i Beytimden Fatıma’nın evladıdır.
Ebu Said El Hudri’den: ‘ Mehdi bendendir, açık alınlı ve kalkık burunludur. Yeryüzünü zulmün kapladığı gibi adaletle dolduracaktır. O yedi yıl hükmedecektir. (Tirmizi)
Ebu Said El Hudri’den: ‘Ümmetimden mehdi çıkacaktır. Yeryüzünde kalışı kısa olursa yedi, aksi takdirde dokuz yıl olacaktır. (İbni Mace ve Hakim)
İbni Haldun, mehdi ile ilgili rivayet edilen bütün hadisleri teker teker inceler ve hepsini zayıf olarak görür. (bkz. Mukaddime, 1. cilt, s.413–433) Ayrıca hadis alanında en muteber iki kaynak olan Buhari ve Tirmizi’de de Mehdi lafzını içeren bir hadis mevcud değildir. (bkz. Mevdudi, Fetvalar c.1) Bu hadislerde dikkat çeken en önemli özellik ‘adalet ve zulüm’ vurgusunun olmasıdır. Bu hadislerin rivayet edildiği dönem Müslümanların en dramatik dönemleridir.
Mehdilik Düşüncesinin Psikolojik Arka Planı
Öyle anlaşılıyor ki mehdilik düşüncesi apokaliptik edebiyatla bağlantılı olup Yahudi ve Hıristiyan kökenlidir. Yemen’den göç eden Yahudi kabileler aracılığıyla Arabistan’a taşınmıştır. Özellikle bir Yahudi olan ve daha sonra Müslüman olan Abdullah ibni Sebe’nin bu düşüncenin yayılmasında büyük etkisi vardır. Bu şahıs, Hz Ali’nin ölmediğini ve geri geleceğini iddia etmişti.
‘Mehdi’ düşüncesi tam bir ideolojiyi, kendilerine yapılan zulmü engelleme gücüne sahip olmayan ‘düşkünler ideolojisini’ ortaya çıkarmıştır. Bu düşünce insanlar ile ümitsizlik arasına giren bir araçtır. İnsanları, kendisinden beklediklerini gerçekleştiremeyen ‘sembol’ bir lidere bağlar. Başarısızlığı itiraftan doğan ümitsizlikten, dramdan kaçınmak hatta kaçmak için onun döneceğini savunurlar. (Cabiri) Bu düşünce bir nevi vitrinin süsüne kapılarak elbiseyi satın alan, satın aldığı elbisenin defolu olduğunu fark edemeyen kişinin haline benzemektedir. Vitrinin büyüsüne kapılarak mankenin ayartıcı olduğunu ve plastikten yapıldığını görememektir. Mehdi, dokunulan veya hidayete eren kişi demektir. Batı dillerindeki ‘Messiah, Messie’ biçiminde söylenen Mesih’in çevirisidir. Tevrat’ta mesh kelimesi hidayet ve ilahi destek anlamına gelir. Buna göre adaletin gerçekleşmesi ve dramın son bularak yeryüzünde cennetin kurulması ancak ilahi destekle desteklenmiş bir kurtarıcının gelmesi ile mümkündür. Bu düşünce dini bir düşünce değildir. Hiçbir âlim bu düşünceyi İslam akidesinin şartları arasında da göstermemiştir. Bu coğrafyada Muhtar es Sekafi ile Müslüman akla tohumunu atarak hâlâ ayakta duran bir düşüncedir. Eski çağlarda, M.Ö. 200-M.S.100 yılları arasında oluşmuş apokalizmdir. Yahudi ve Hıristiyanlara göre mehdinin gelmesi için yeryüzünü buna hazırlamak gerekmektedir. Bunun için de yeryüzünü şeytani güçlerin doldurması gerekmektedir.
“Bu düşünce bozgunu ve çöküşü reddetmenin aracıdır, ümide sarılmanın aracıdır. Zayıf basit insanlar beklenti ve ümitlerini kişilere, sembollere bağlarlar. Muhammed bin Hanefiye dönecektir, bu adı taşıdığı ve Hz. Ali’nin oğlu olduğu için değil sembol olduğu için dönecektir.” (Cabiri)
Gürgün KARAMAN

Açıklama: Bu yazı güncel mehdilik tartışmaları üzerine “Çekiçle Felsefe: Müslüman Aklın Bilgi Sistematiğinin Eleştirisi” adlı kitabımızdan derlenmiştir.

Son Yorumlar