“İnsan, davranışlarında ne kadar özgürdür?” sorusu, felsefesinin temel sorunlarından biridir. Bu sorunun cevabı, özgürlük nedir ve sorumluluk ne şekildedir diye cevaplanmıştır.
Özgürlük kişilerin kendi bilinçli hareketleriyle, irade ve seçmeleriyle, her türlü dış etkiden uzak karar vermesi ve eylemde bulunmasıdır, denilebilir. Sorumluluk ise; kişinin özgür iradesiyle yaptığı davranışın amacını bilmesi ve sonuçlarını istemesidir. Bazen bilme ve sonuçları öngörebilme de aynı şekilde sorumluluk yükletir, insana. O halde sorumluluk, özgür iradeyle birlikte var olur, özgürlüğün olmadığı yerde sorumluluk yoktur.
Özgürlük başlı başına insan haklarının en temel değerlerinden biridir. Doğal haklar düşüncesinde, “negatif yükümlülük” olarak devletin, müdahale etmemesi gereken haklar sınıfındandır. İnsanların başkalarının özgürlüklerine zarar vermedikleri müddetçe, dileğini yapmak ya da yapmamak hürriyeti olarak tanımlanan “özgürlük” için devletin, ‘sana özgürlüğünü bahşettim’ diyecek konumu bulunmamaktadır.
Hak düşüncesinde ise devlet, hem negatif hem de pozitif yükümlük yüklenmiştir. Öyle ki devlet, bireye haklarını vermekle görevli ve sorumludur.
Devletin varoluş sebebi nedir? Özgürlükçü filozoflar bunu “insanın doğal haklarını ve özgürlüklerinin korunmasıdır” diye tanımlamışlardır. Bu özgürlük duygusu içinde bireyler, düşüncelerini ve kanaatlerini, serbestçe, bir baskı altında kalmaksızın, ifade ederler.
Fakat gerçek bazen öyle değildir: Gerek özgürlükler gerekse haklar, tarih boyunca mücadele ile kazanılmıştır.
R.Overton 1600’lü yıllarda, “Herkese başkaları tarafından ihlal edilemeyen ve zorla ele geçirilemeyen doğal bireysel hak ve özgürlükler verilmiştir. Herkes, kendisine ait hak ve özgürlüklere sahiptir ve hiçbir kişi, doğal ilkelere saldırılmaksızın ve bu ilkeler ile insanlar arasındaki eşitlik ve adaletle ilgili kurallar açıkça ihlal edilmeksizin, bu hak ve özgürlüklerden mahrum bırakılamaz: hiçbir kişi benim hak ve özgürlüklerim üzerinde bir yetkiye sahip değildir; ben de başkalarının hak ve özgürlükleri üzerinde bir yetkiye sahip değilim; bir birey olarak kendime ait olan hak ve özgürlükler üzerinde yetki sahibiyim” deme ihtiyacı hisseder…

B. Spinoza
Aynı yüzyıllarda yaşamış B. Spinoza da “Hiçbir insan aklının, bütünüyle başkalarının iradesine girmesi mümkün değildir; hiçbir kişi kendi rızasıyla özgür bir şekilde karar verme doğal hakkını başkasına devredemez ya da böyle bir şey yapmaya zorlanamaz. Bu nedenle, aklı kontrol altına almaya çabalayan devlet zalim olarak kabul edilir. Neyin doğru olarak kabul edileceğini, neyin yanlış olarak reddedileceğini ve ibadetlerinde hangi fikirlerin insanları harekete geçireceğini belirlemeye çalışmak, egemenliğin kötüye kullanılması ve yönetilenlerin haklarının gasbedilmesi anlamına gelir. Bu konuların tümü, insanların kendi rızaları ile bile feragat edemeyecekleri doğal hakları arasında yer alır. Devletin görevi, insanı rasyonel bir yaratık olmaktan ‘bir kuklaya ya da hayvanca davranan birine dönüştürmek’ değildir; bunun aksine, güvenlik içinde aklını ve fiziksel varlığını geliştirmesine ve aklını zincirlerini kırmada kullanmasına olanak sağlamaktır, insanlara ne kini, öfkeyi ve hileyi ne de hasedi ve adaletsizliği göstermek değildir. Aslında, devletin gerçek amacı özgürlüktür” der.
Gel gör ki iyi huyun kazanılması nasıl ki uzun süreli davranış alışkanlıklarıyla elde edilebiliyorsa, doğal hakların varoluş sebeplerini anlamakta, ciddi ‘hukuk kültürü egzersizi’ gerektirmektedir.
Kendi toplumunda özgürlüğün yetersizliğini gören J.J Rousseau sözü ile “İnsanlar özgür doğarlar ama her yerde boyunduruk altındadırlar. Birisi kendisini ‘diğerlerinin efendisi’ olarak görebilir; ancak, o aslında en büyük köledir. Bu değişim nasıl meydana gelmiştir?… Bilmiyorum, Bunu ne meşru kılabilir? Bu soruya cevap verebileceğime inanıyorum” diyerek insanın özgürlüğünü, “istediği her şeyi yapabilmesinde değil, istemediği hiçbir şeyi yapmak olmamasında” görmüştür.
Sorun algımızın bulunmadığı yerde, çözüm seçeneğimiz de olmayacağı gerçeği ile gelelim, Türk düşünce yapımızdaki sorunlarımıza:

Ziya Gökalp
Ziya Gökalp ile başlayan ulus devlet rolünde, bireye verilen halen varlığını sürdüren düşünce rolü, “birey değil, toplumun var olduğu; hak değil, görevin bulunduğu” prensibidir. Bu halde birey, kendi iradesini unutacak, daha büyük ve daha değerli ‘toplumsal irade’ ile birleşecek ve bu doğrultuda hareket edecektir. Kollektif şuur yada bilinç ile oluşacak toplumsal bütünleşme sayesinde, toplum ve toplumun teşkilatlanmış biçimi olan “devlet varlığını ilelebet devam” ettirecektir… Birey bu görevi, yeri geldiğinde ‘gözümü kapatırım, vazifemi yaparım; sözkonusu olan devlet ise, geride kalan hak, bir ayrıntıdır’ cümlesiyle yapacaktır. Nietzsche, bu anlayışı ‘sürü insan’ profili olarak yorumlamakta ve ‘sürü/yığın şeklinde kalan; içinde bulunduğu değerlere uyan, onların dışına çıkmadan ömür boyu yaşamaya devam eden insanlar’ olarak görmektedir. Peki böyle bir noktada ‘bireyin irade özgürlüğünün, kanaat hürriyetinin askıya alınmasının’ sorumluluğu kime ait olacaktır?.. Devletin ‘ideolojik bakış açısı değiştiğinde’ bireyin kendisine mi sorumluluk yüklenecek, birey mi cezalandırılacaktır? Neden ve niçin?..
“Özgürlüğe Kaçışım” adlı eserinde Aliya İzzetbegoviç’in sözünü hatırlayalım: “Ben olsam, Müslüman Doğu’daki tüm mekteplere, ‘eleştirel düşünme’ dersleri koyardım. Batı’nın aksine Doğu, bu acımasız mektepten geçmemiştir ve birçok zaafın kaynağı budur” demişti…
Bu ‘kollektif düşüncede aklın kiraya verilmesinin nedenini’ oluşturan devlet, kendisinin sebep olduğu durumun çaresini, ‘neden bana uydunuz’ diyerek, bireyleri cezalandırarak mı bulacak ve böylece üzerindeki sorumluluktan kurtulacaktır!..
Oysa, Batı düşünürleri, bu soruna da çareler üretmeye çalışmıştır: J.J Rousseau’nun mutlak monarkçı anlayışı aşan ve toplumsal sözleşme kuramı ile oluşturduğu ‘genel irade teorisinin’ de eleştirisini yaparak: “…Yurttaşa genel irade adına ‘atıl’ dediği tehlike üstünden, yargı yürütemez hale geldiğinde; Hükümdar, ’devlet için çıkar yol, senin ölmendir’ dediğinde, yurttaş neden ölmek zorundadır? Bu halde ‘yurttaşın kazandığı hak ve özgürlüklerin bedeli’ niçin bu şekilde ödetilmek zorundadır? Egemen karşısında boyun eğen birisi, boyun eğdiği için kazandığı hak ve özgürlükleri ancak ‘egemenin belirlediği kamu yararını aşmayan’ istekler olarak mı tutmalıdır? Koşulsuz itaat isteyen egemene karşı, hak talebinde bulunarak verilecek bir hak ‘lütuf’ mu sayılmalıdır? Öyleyse, ‘köle ahlakı’ denen şey nedir? ‘Özgürlük’ bunun neresindedir!..
Şu halde, özgürlük üzerine düşünmeye devam edildiğinde, gerçek bir toplumun ancak gerçek özgürlüklerle kurulabileceği görülecektir. Zira özgür insanla, köleler arasında,’bir fark oluşması’ gerekir. Aksi halde, ‘yalnızca birilerinin buyruğu altından, diğerlerinin buyruğu altına girmek’ sözkonusu olacaktır. Özgürlük olmadan; doğru ahlak, yani iyi ve kötü arasında bir tercih, bencillik ile devlet için özgecilik arasında serbest bir tercih hakkı bulunmaz. Serbest bir tercihin olmadığı yerde ise insanlara, sorumluluk da yüklenemez, yüklenmemelidir…

L. Gambetta
Batılı düşünürler ‘eleştirinin acımasız mektebinde’ konuşmaya devam ederler: Treitschke şöyle diyor: “Gücü her şeye yeten bir devlet gücü benim ağzımı kapatacaksa, beni inançlarımı inkar etmeye zorlayacaksa ve bu keyfiliklere karşı geldiğimde beni giyotine gönderecekse, bu despotizmin bir meclis tarafından mı yoksa bir prens tarafından mı gerçekleştirildiğinin hiçbir önemi yoktur; biri de diğeri kadar köleliktir. Birbirlerine eşit olan herkesin aslında ‘kendilerine itaat ettikleri’ şeklindeki Rousseau’nun aldatıcı değerlendirmesi son derece aşikar bir değerlendirmedir: Herkes kendisine değil çoğunluğun görüşüne itaat eder. Bu çoğunluğu, vicdansız bir monark gibi zalimane bir şekilde davranmaktan ne men edebilir?”
Çıkış kapısını birisini L. Gambetta gösterir: “Halkın egemenliğinden başka her hangi bir egemenliğin olmadığını düşünüyorum; ancak, bu egemenlik radikal bir biçimde özgür olmazsa, halk ve bu egemenliğin aracı olan genel oy kullanma hakkı hiçbir değer ifade etmez ve hiçbir yükümlülük taşımaz. Bu nedenle en acil reform, genel oy kullanma hakkını her türlü vesayetten, baskıdan, boyunduruktan ve yozlaşmadan özgür kılmaktır.”
‘Demokratik ilke’ ne dereceye kadar demokrattır? Eleştirel düşünce ve diyalektik felsefesi, her elde edilen sentezi, yeniden kritik etmektedir… Sözü bu kez de L. Acton söyler: “Hiç kimsenin halkın üzerinde güce sahip olamayacağı şeklindeki demokratik ilke, ’hiç kimsenin onun gücünü engelleyemeyeceği’ ya da ‘onun gücünden yakasını kurtaramayacağı’ şeklinde anlaşılmaktadır! ‘Halkın istemediği şeyleri yapmaya zorlanamayacağı’ şeklindeki demokratik ilke, onun ‘beğenmediği şeylerin hoşgörüyü gerektirmediği’ şeklinde anlaşılmaktadır! Herkesin mümkün olduğu kadar payandalardan kurtulmuş özgür bireyler olması şeklindeki demokratik ilke, ‘bir araya gelmiş insanların özgür iradesini hiçbir şeyin zincirleyemeyeceği’ şeklinde anlaşılmaktadır! Dini hoşgörü, yargı bağımsızlığı, merkezileşmeden korkma, kamu müdahalesinden korkma gibi öğeler, ‘devletin merkezi güçlerin eline geçtiği’ zaman, birer garanti olmak yerine, özgürlüğün önünde engel teşkil etmektedirler… Demokrasi, yukarıdaki otorite olmaksızın, yalnızca üstün olma iddiasında değildir; mutlaktır da ve aşağıdaki özgürlükler olmaksızın, bir vasi olmak yerine, kendi kendisinin efendisi olmak iddiasındadır. Dünyadaki eski egemenler, dalkavuk ve hilekar olan; ancak, kendilerine karşı direnmenin mümkün olmadığı ve hem Sezar’a hem de Tanrı’ya ait olan şeylerin kendilerine verildiği yeni egemenlerle yer değiştirdiler… Başa çıkılacak düşman artık devletin kendisi değildir; bunun aksine, yönetilenlerin özgürlüğüdür… Demokrasinin yaygınlık arz eden kötü yönlerinden birisi, çoğunluğun tiranlığıdır ya da daima çoğunluğun değil, güç veya hile ile seçimlerde başarı gösteren partinin tiranlığıdır…” diyecektir.
Öyleyse özgürlük temel bir haktır ve üzerinde ‘daha fazla düşünmeyi’ her zaman hak etmektedir. Çünkü, Lamennais’ın dediği gibi “Tanrı’nın isteği, adalet ve iyilik yapmandır ki bunlar özgürlük olmadan gerçekleştirilemez!”

Adalet, hiçbir zorlayıcı gücün olmadığı yerde ya da ‘devletin’ özgürlüğü sağlamasıyla, baskıcı tahakküm aracına dönüşmemesiyle, topluma açılır…
“Özgürlük” birincil esastır: Hiç kimsenin benim haklarım ve özgürlüklerim üzerinde; benim de başkalarının özgürlükleri üzerinde hakkım olmadığını bildiğimiz durumda, adalet başlayacaktır…
Spinoza’nın dediği gibi “Devletin nihai amacı, insanlara korku salıp onlara hükmetmek değil, onların güvenlik içinde yaşamalarını sağlamak ve onları korkudan kurtarmak olmalıdır; insanları ussal varlıklardan hayvanlara veya otomatlara dönüştürmek ya da onların öfke, nefret ve kurnazlıkla birbiriyle rekabet etmesini veya birbirine düşmanca davranmasını değil, onların birbirlerine karşı anlayışlı olmalarını, tinsel ve bedensel güçlerini geliştirebilmelerini ve kendi akıllarını özgür biçimde kullanabilmelerini sağlamak olmalıdır. Bu amaç, sadece herkesin bütün gücünü, dolayısıyla hakkını topluma devrettiği ve böylelikle iktidardan eşit pay aldığı ve herkese en büyük özgürlük alanının sağlandığı devlet-biçimi olan demokraside gerçekleştirebilir. Dolayısıyla bu, Hobbes’taki gibi koşulsuz bir hak devri biçiminde olamaz- Çünkü hiç kimsenin, onu insan olmaktan çıkaracak ölçüde hakkını ya da gücünü devretmemesi gerekir. Bu anlamda, hiç kimse herhangi bir konuda özgür biçimde akıl yürütme ve yargıda bulunma yetisini kullanma hakkından mahrum bırakılamaz. Bu nedenle, devletin öncelikli görevi, vatandaşlarının düşünce ve ifade özgürlüğünü sağlamaktır. Çünkü bu özgürlük, hem toplumsal düzen ve barış açısından hem de ‘… bilimlerin ve sanatın gelişmesi açısından çok gereklidir’ O halde, en azından temel bireysel bir hak olarak düşünce ve ifade özgürlüğü açısından, devlet gücünün ya da iktidarının sınırlandırılması gerekmektedir. Ancak, öncelikle yasalara itaat etme yükümlülüğü bulunan uyruklar da, devletin bütünlüğünü ve barışı bozacak eylemlerden kaçınmak durumundadırlar.”
Şu halde, ‘güvenliğin öncelikli olduğu bir mutlak devlet anlayışında’ yeterli özgürlükler olmayacaktır. Genel irade, gerçekte ‘bireyin içinde eritilmediği’ işlevsel yapıyla, “insan onuru korunarak” mümkündür. Özgürlüğümüz, diğer herkesin özgürlüğüyle ve böylelikle “ortak iyi birlikte oluşabilecek” şekilde belki sınırlanabilir. Herkesin doğal hakkı ve gücünden olarak, en büyük gücü kurmuş olan devlet, öncelikle “toplumsal düzen ve barış açısından herkesin daha güvenli ve iyi bir yaşam sürdürmesini ve özgürlüklerini kullanmasını” sağlamalıdır. Hukuk duygusu ve yasalar da, özgürlüğün belirlenmesini ve her bir kişinin bireysel ve dış özgürlüğü ile diğer kişinin özgürlüğüyle uyumlu olmasını gözetmelidir…
Sözün başına dönecek olursak: Adalet, özgürlük varsa, başlayacak; özgür olursak, gelecektir…

Eski Yargıtay Tetkik Hâkimi ve Avukat Metin Kazan

Son Yorumlar