Adalet, Özgürlükle Gelir… (5 Nisan Avukatlar Günü Dolayısıyla)

“İnsan, davranışlarında ne kadar özgürdür?” sorusu, felsefesinin temel sorunlarından biridir. Bu sorunun cevabı, özgürlük nedir ve sorumluluk ne şekildedir diye cevaplanmıştır.

Özgürlük kişilerin kendi bilinçli hareketleriyle, irade ve seçmeleriyle, her türlü dış etkiden uzak karar vermesi ve eylemde bulunmasıdır, denilebilir. Sorumluluk ise; kişinin özgür iradesiyle yaptığı davranışın amacını bilmesi ve sonuçlarını istemesidir. Bazen bilme ve sonuçları öngörebilme de aynı şekilde sorumluluk yükletir, insana. O halde sorumluluk, özgür iradeyle birlikte var olur, özgürlüğün olmadığı yerde sorumluluk yoktur.

Özgürlük başlı başına insan haklarının en temel değerlerinden biridir. Doğal haklar düşüncesinde, “negatif yükümlülük” olarak devletin, müdahale etmemesi gereken haklar sınıfındandır. İnsanların başkalarının özgürlüklerine zarar vermedikleri müddetçe, dileğini yapmak ya da yapmamak hürriyeti olarak tanımlanan “özgürlük” için devletin, ‘sana  özgürlüğünü bahşettim’ diyecek konumu bulunmamaktadır.

Hak düşüncesinde ise devlet, hem negatif hem de pozitif yükümlük yüklenmiştir. Öyle ki devlet, bireye haklarını vermekle görevli ve sorumludur.

Devletin varoluş sebebi nedir? Özgürlükçü filozoflar bunu “insanın  doğal  haklarını  ve özgürlüklerinin  korunmasıdır” diye tanımlamışlardır. Bu özgürlük duygusu içinde bireyler, düşüncelerini ve kanaatlerini, serbestçe, bir baskı altında kalmaksızın, ifade ederler.

Fakat gerçek bazen öyle değildir: Gerek özgürlükler gerekse haklar, tarih boyunca mücadele ile kazanılmıştır.

R.Overton 1600’lü yıllarda, “Herkese başkaları tarafından ihlal edilemeyen ve zorla  ele geçirilemeyen  doğal  bireysel  hak  ve  özgürlükler verilmiştir. Herkes, kendisine ait hak ve özgürlüklere sahiptir ve hiçbir kişi, doğal ilkelere saldırılmaksızın ve bu ilkeler ile insanlar  arasındaki  eşitlik  ve  adaletle  ilgili  kurallar  açıkça ihlal   edilmeksizin,   bu   hak   ve   özgürlüklerden   mahrum  bırakılamaz: hiçbir kişi benim hak ve özgürlüklerim üzerinde bir  yetkiye  sahip  değildir;  ben  de  başkalarının  hak  ve özgürlükleri  üzerinde  bir  yetkiye  sahip  değilim;  bir  birey olarak   kendime   ait   olan   hak   ve   özgürlükler   üzerinde yetki  sahibiyim” deme ihtiyacı hisseder…

B. Spinoza

Aynı yüzyıllarda yaşamış B. Spinoza da “Hiçbir insan aklının, bütünüyle başkalarının iradesine girmesi mümkün değildir; hiçbir kişi kendi rızasıyla özgür bir şekilde karar verme doğal hakkını başkasına devredemez ya da böyle bir şey yapmaya zorlanamaz. Bu nedenle, aklı kontrol altına almaya  çabalayan  devlet  zalim  olarak  kabul  edilir.  Neyin  doğru  olarak  kabul  edileceğini,  neyin  yanlış  olarak reddedileceğini  ve  ibadetlerinde  hangi  fikirlerin  insanları harekete  geçireceğini  belirlemeye  çalışmak,  egemenliğin kötüye kullanılması ve yönetilenlerin haklarının gasbedilmesi anlamına gelir. Bu konuların tümü, insanların kendi rızaları ile bile feragat edemeyecekleri doğal hakları arasında yer alır.  Devletin  görevi,  insanı  rasyonel  bir  yaratık  olmaktan  ‘bir kuklaya  ya  da  hayvanca  davranan  birine  dönüştürmek’ değildir;  bunun  aksine,  güvenlik  içinde  aklını  ve  fiziksel varlığını  geliştirmesine  ve  aklını  zincirlerini  kırmada kullanmasına olanak sağlamaktır, insanlara ne kini, öfkeyi ve hileyi  ne  de  hasedi  ve  adaletsizliği  göstermek  değildir. Aslında, devletin gerçek amacı özgürlüktür” der.

Gel gör ki iyi huyun kazanılması nasıl ki uzun süreli davranış alışkanlıklarıyla elde edilebiliyorsa, doğal hakların varoluş sebeplerini anlamakta, ciddi ‘hukuk kültürü egzersizi’ gerektirmektedir.

Kendi toplumunda özgürlüğün yetersizliğini gören J.J Rousseau  sözü ile “İnsanlar  özgür  doğarlar  ama   her  yerde  boyunduruk altındadırlar. Birisi  kendisini  ‘diğerlerinin  efendisi’ olarak görebilir; ancak, o aslında en büyük köledir. Bu değişim nasıl meydana    gelmiştir?… Bilmiyorum, Bunu  ne  meşru kılabilir? Bu soruya cevap verebileceğime inanıyorum” diyerek insanın özgürlüğünü, “istediği her şeyi yapabilmesinde değil, istemediği hiçbir şeyi yapmak olmamasında” görmüştür.

Sorun algımızın bulunmadığı yerde, çözüm seçeneğimiz de olmayacağı gerçeği ile gelelim, Türk düşünce yapımızdaki sorunlarımıza:

Ziya Gökalp

Ziya Gökalp ile başlayan ulus devlet rolünde, bireye verilen halen varlığını sürdüren düşünce rolü, “birey değil, toplumun var olduğu; hak değil, görevin bulunduğu” prensibidir. Bu halde birey, kendi iradesini unutacak, daha büyük ve daha değerli ‘toplumsal irade’ ile birleşecek ve bu doğrultuda hareket edecektir. Kollektif şuur yada bilinç ile oluşacak toplumsal bütünleşme sayesinde, toplum ve toplumun teşkilatlanmış biçimi olan “devlet varlığını ilelebet devam” ettirecektir… Birey bu görevi, yeri geldiğinde ‘gözümü kapatırım, vazifemi yaparım; sözkonusu olan devlet ise, geride kalan hak, bir ayrıntıdır’ cümlesiyle  yapacaktır. Nietzsche, bu anlayışı ‘sürü insan’ profili olarak yorumlamakta ve ‘sürü/yığın şeklinde kalan; içinde bulunduğu değerlere uyan, onların dışına çıkmadan ömür boyu yaşamaya devam eden insanlar’ olarak görmektedir. Peki böyle bir noktada ‘bireyin irade özgürlüğünün, kanaat hürriyetinin askıya alınmasının’ sorumluluğu kime ait olacaktır?.. Devletin ‘ideolojik bakış açısı değiştiğinde’ bireyin kendisine mi sorumluluk yüklenecek, birey mi cezalandırılacaktır? Neden ve niçin?..

“Özgürlüğe Kaçışım” adlı eserinde Aliya İzzetbegoviç’in sözünü hatırlayalım: “Ben olsam, Müslüman Doğu’daki tüm mekteplere, ‘eleştirel düşünme’ dersleri koyardım. Batı’nın aksine Doğu, bu acımasız mektepten geçmemiştir ve birçok zaafın kaynağı budur” demişti…

Bu ‘kollektif düşüncede aklın kiraya verilmesinin nedenini’ oluşturan devlet, kendisinin sebep olduğu durumun çaresini, ‘neden bana uydunuz’ diyerek, bireyleri cezalandırarak mı bulacak ve böylece üzerindeki sorumluluktan kurtulacaktır!..

Oysa, Batı düşünürleri, bu soruna da çareler üretmeye çalışmıştır: J.J Rousseau’nun  mutlak monarkçı anlayışı aşan ve toplumsal sözleşme kuramı ile oluşturduğu ‘genel irade teorisinin’ de eleştirisini yaparak: “…Yurttaşa genel irade adına ‘atıl’ dediği tehlike üstünden, yargı yürütemez hale geldiğinde; Hükümdar, ’devlet için çıkar yol, senin ölmendir’ dediğinde, yurttaş neden ölmek zorundadır? Bu halde ‘yurttaşın kazandığı hak ve özgürlüklerin bedeli’ niçin bu şekilde ödetilmek zorundadır? Egemen karşısında boyun eğen birisi, boyun eğdiği için kazandığı hak ve özgürlükleri ancak ‘egemenin belirlediği kamu yararını aşmayan’ istekler olarak mı tutmalıdır? Koşulsuz itaat isteyen egemene karşı, hak talebinde bulunarak verilecek bir hak ‘lütuf’ mu sayılmalıdır? Öyleyse, ‘köle ahlakı’ denen şey nedir? ‘Özgürlük’ bunun neresindedir!..

Şu halde, özgürlük üzerine düşünmeye devam edildiğinde,  gerçek  bir  toplumun ancak gerçek özgürlüklerle kurulabileceği görülecektir. Zira  özgür insanla, köleler  arasında,’bir fark oluşması’ gerekir. Aksi halde, ‘yalnızca birilerinin buyruğu altından, diğerlerinin  buyruğu altına girmek’ sözkonusu olacaktır. Özgürlük  olmadan;  doğru  ahlak, yani iyi  ve  kötü arasında bir tercih,  bencillik ile devlet için özgecilik arasında serbest bir tercih hakkı bulunmaz. Serbest bir tercihin olmadığı yerde ise insanlara, sorumluluk da yüklenemez, yüklenmemelidir…

L. Gambetta

Batılı düşünürler ‘eleştirinin acımasız mektebinde’ konuşmaya devam ederler: Treitschke şöyle diyor: “Gücü  her  şeye yeten  bir  devlet  gücü  benim  ağzımı  kapatacaksa,  beni inançlarımı  inkar  etmeye  zorlayacaksa  ve  bu  keyfiliklere karşı geldiğimde beni giyotine gönderecekse, bu despotizmin bir  meclis  tarafından  mı  yoksa  bir  prens  tarafından  mı gerçekleştirildiğinin hiçbir önemi yoktur; biri de diğeri kadar köleliktir. Birbirlerine eşit olan herkesin aslında ‘kendilerine itaat   ettikleri’   şeklindeki   Rousseau’nun   aldatıcı değerlendirmesi  son  derece  aşikar  bir  değerlendirmedir: Herkes kendisine değil çoğunluğun görüşüne  itaat  eder.  Bu çoğunluğu,  vicdansız  bir  monark  gibi  zalimane  bir  şekilde davranmaktan ne men edebilir?”

Çıkış kapısını birisini L. Gambetta gösterir: “Halkın  egemenliğinden  başka  her  hangi  bir  egemenliğin olmadığını  düşünüyorum;  ancak,  bu  egemenlik  radikal  bir biçimde özgür olmazsa, halk ve bu egemenliğin aracı olan genel oy kullanma hakkı hiçbir değer ifade etmez ve hiçbir yükümlülük  taşımaz.  Bu  nedenle  en  acil  reform,  genel  oy  kullanma  hakkını  her  türlü  vesayetten,  baskıdan, boyunduruktan ve yozlaşmadan özgür kılmaktır.”

‘Demokratik ilke’ ne dereceye kadar demokrattır? Eleştirel düşünce ve diyalektik felsefesi, her elde edilen sentezi, yeniden kritik etmektedir… Sözü bu kez de L. Acton söyler: “Hiç kimsenin halkın üzerinde güce sahip olamayacağı şeklindeki demokratik ilke, ’hiç kimsenin onun gücünü engelleyemeyeceği’  ya  da  ‘onun  gücünden  yakasını kurtaramayacağı’ şeklinde anlaşılmaktadır! ‘Halkın istemediği şeyleri yapmaya zorlanamayacağı’ şeklindeki demokratik ilke, onun  ‘beğenmediği  şeylerin  hoşgörüyü  gerektirmediği’ şeklinde  anlaşılmaktadır!  Herkesin  mümkün  olduğu  kadar payandalardan  kurtulmuş  özgür bireyler  olması şeklindeki demokratik ilke, ‘bir araya gelmiş insanların özgür iradesini hiçbir şeyin zincirleyemeyeceği’ şeklinde anlaşılmaktadır! Dini hoşgörü, yargı bağımsızlığı, merkezileşmeden korkma, kamu müdahalesinden korkma gibi öğeler, ‘devletin merkezi güçlerin eline  geçtiği’  zaman,  birer  garanti  olmak  yerine, özgürlüğün  önünde  engel teşkil  etmektedirler… Demokrasi, yukarıdaki otorite olmaksızın, yalnızca üstün olma iddiasında değildir;  mutlaktır  da  ve  aşağıdaki  özgürlükler  olmaksızın, bir   vasi   olmak yerine,   kendi   kendisinin   efendisi   olmak   iddiasındadır. Dünyadaki eski egemenler, dalkavuk ve hilekar olan; ancak, kendilerine karşı direnmenin mümkün olmadığı ve hem Sezar’a hem de Tanrı’ya ait olan şeylerin kendilerine verildiği  yeni  egemenlerle  yer  değiştirdiler… Başa  çıkılacak düşman  artık  devletin  kendisi  değildir;  bunun  aksine, yönetilenlerin özgürlüğüdür… Demokrasinin  yaygınlık  arz eden  kötü  yönlerinden  birisi, çoğunluğun tiranlığıdır ya da daima çoğunluğun değil, güç veya hile ile seçimlerde başarı gösteren partinin tiranlığıdır…” diyecektir. 

Öyleyse özgürlük temel bir haktır ve üzerinde ‘daha fazla düşünmeyi’ her zaman hak etmektedir. Çünkü, Lamennais’ın dediği gibi “Tanrı’nın  isteği, adalet  ve  iyilik  yapmandır ki bunlar özgürlük olmadan gerçekleştirilemez!”

Adalet, hiçbir zorlayıcı gücün olmadığı yerde ya da ‘devletin’ özgürlüğü sağlamasıyla, baskıcı tahakküm aracına dönüşmemesiyle, topluma açılır…

“Özgürlük” birincil esastır: Hiç kimsenin benim haklarım ve özgürlüklerim üzerinde; benim de başkalarının özgürlükleri üzerinde hakkım olmadığını bildiğimiz durumda, adalet başlayacaktır…

Spinoza’nın dediği gibi “Devletin nihai amacı, insanlara korku salıp onlara hükmetmek değil, onların güvenlik içinde yaşamalarını sağlamak ve onları korkudan kurtarmak olmalıdır; insanları ussal varlıklardan hayvanlara veya otomatlara dönüştürmek ya da onların öfke, nefret ve kurnazlıkla birbiriyle rekabet etmesini veya birbirine düşmanca davranmasını değil, onların birbirlerine karşı anlayışlı olmalarını, tinsel ve bedensel güçlerini geliştirebilmelerini ve kendi akıllarını özgür biçimde kullanabilmelerini sağlamak olmalıdır. Bu amaç, sadece herkesin bütün gücünü, dolayısıyla hakkını topluma devrettiği ve böylelikle iktidardan eşit pay aldığı ve herkese en büyük özgürlük alanının sağlandığı devlet-biçimi olan demokraside gerçekleştirebilir. Dolayısıyla bu, Hobbes’taki gibi koşulsuz bir hak devri biçiminde olamaz- Çünkü hiç kimsenin, onu insan olmaktan çıkaracak ölçüde hakkını ya da gücünü devretmemesi gerekir. Bu anlamda, hiç kimse herhangi bir konuda özgür biçimde akıl yürütme ve yargıda bulunma yetisini kullanma hakkından mahrum bırakılamaz. Bu nedenle, devletin öncelikli görevi, vatandaşlarının düşünce ve ifade özgürlüğünü sağlamaktır. Çünkü bu özgürlük, hem toplumsal düzen ve barış açısından hem de ‘… bilimlerin ve sanatın gelişmesi açısından çok gereklidir’ O halde, en azından temel bireysel bir hak olarak düşünce ve ifade özgürlüğü açısından, devlet gücünün ya da iktidarının sınırlandırılması gerekmektedir. Ancak, öncelikle yasalara itaat etme yükümlülüğü bulunan uyruklar da, devletin bütünlüğünü ve barışı bozacak eylemlerden kaçınmak durumundadırlar.”

Şu halde, ‘güvenliğin öncelikli olduğu bir mutlak devlet anlayışında’ yeterli özgürlükler olmayacaktır. Genel irade, gerçekte ‘bireyin içinde eritilmediği’ işlevsel yapıyla, “insan onuru korunarak” mümkündür. Özgürlüğümüz, diğer herkesin özgürlüğüyle ve böylelikle “ortak iyi birlikte oluşabilecek” şekilde belki sınırlanabilir. Herkesin doğal hakkı ve gücünden olarak, en büyük gücü kurmuş olan devlet, öncelikle “toplumsal düzen ve barış açısından herkesin daha güvenli ve iyi bir yaşam sürdürmesini ve özgürlüklerini kullanmasını” sağlamalıdır. Hukuk duygusu ve yasalar da, özgürlüğün belirlenmesini ve her bir kişinin bireysel ve dış özgürlüğü ile diğer kişinin özgürlüğüyle uyumlu olmasını gözetmelidir…

Sözün başına dönecek olursak: Adalet, özgürlük varsa, başlayacak; özgür olursak, gelecektir…   

Eski Yargıtay Tetkik Hâkimi ve Avukat Metin Kazan 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir