“Emanet Hikâyeler”e Yolculuk

Bir öykücü, daha doğrusu öykü sevdalısı, düşünün ki  “bin bir gözlü”…

Necip Tosun, “Emanet Hikâyeler”de bin bir gözü ile her gördüğüne anlatıcı gözüyle bakıyor. Anlatıcısını bekleyen hikâyeleri anlatmayı âdeta dert edinip heybesinde biriktirdiği öykülere yeni tatlar katmak için düşüyor yollara.

 Bir öykü avcısı âdeta…

Anlatıcı bu yolculuğunda edebiyatımızdaki mihenk taşı sayılabilecek isimlere götürüyor bizi. Çoğul okumaların anlatıcıda biricik anlatıya dönüştüğünü görüyoruz.

“Yorgun Irmak”ta Mustafa Kutlu’ya
“Boşluğun Sesi”inde Oğuz Atay’a
“Körebe”de Adalet Ağaoğlu’na
“İki Damla”da Orhan Kemal’e
“Teneffüs”te Bilge Karasu’ya
“Şehrin Sesleri”nde Sait Faik’e
“Küçük Berivan”da Ferit Edgü’ye
“Cem Zehri”nde Kemal Tahir’e
“Bahar ve Kelebekler”de Ömer Seyfettin’e
“Bir Hikaye Kalır Geriye Her Şeyden”de Selim İleri’nin eserlerine doğru yolculuğa çıkıyoruz.

Bu hikâyelerle kendisine emanet edilen okumaların, hikâyelerin yeniden nasıl biçim bulduğuna tanık oluyoruz.

“Parmaklarına baktım. Nağmeleriyle  gönül titreten bu Allah vergisi parmakların yarın sıradan bir kişinin rahatlıkla yapabileceği para, pul sayma ve evrak damgalama işini yapacağını düşünmek içine dokundu. Udu bir kenara bıraktı.” Dağların Çağrısı, s. 9

İnsan sadece kendine çarpınca uyanır, diyen anlatıcı “Dağların Sesi”nde insanın kendi hikâyesinin anlatıcısı olması üzerinde durur.

“Oysa cevaplanması gereken sorularım, yorumlanması gereken rüyalarım vardı, bunu yazarak çözebilir, sorularımın peşinden gidebilirdim. İçimdeki yazma isteğini durduramıyordum, her şeyi, herkesi, duyduğum bir sesi, gördüğüm bir yüzü, dinlediğim bir şarkıyı, durakta bekleyen yolcuları, sabah saksıları sulayan genç gelini, trenleri, memurları, her şeyi, herkesi, yazmak, yazmak istiyordum. Kendimi durduramıyordum, her yandan hikayeler akıyordu. Benim bunları sadece kaleme almam gerekiyordu o kadar.” Boşluğun Sesi, s. 38

“Boşluğun Sesi”nde çoğul okumalarla beslenen bir anlatıcının boşlukta savrulan sesini bulma serüvenini anlatırken birçok önemli değere gönderme yapıldığını görüyoruz. Paris’te  Proust’u, İran’da Hafız’ı, Konya’da Mevlana’yı, Mahalle Kahvesi’nde Sait Faik’i, Londra’da Katherine Mansfield’i  ziyaret edip Şiraz’da Hafız’ın kabrine gül bırakırız anlatıcıyla.

Yazının başına oturan anlatıcıyla Mevlana’nın cüppe hışırtısını, Proust’un odadaki ayak seslerini, veremli Mansfield’in öksürük seslerini, Borges’in püro kokusunu, Sait Faik’in deniz kokusunu, Hafız’ın gül kokusunu hissederiz.

“Hasan da mahallemizin bu anlayışsız atmosferinin kurbanlarından biriydi… Galiba yoksulluk, yalnızlık acı bir rutine girdiklerinde kişide uysallaşıyor, kendi çaplarında o kişinin bir parçası olup rahatsız etmiyorlardı.” İki Damla, s. 81

“İki Damla”da daha küçük yaşta ekmek kavgasına katılan, kara bir gölge gibi kafasında ekmek teknesi simitleriyle Hasan’a ve onun yoksul hayatına daha da acı katan sakat çocuğuna anlatıcıyla birlikte ağlarken bulabilirsiniz kendinizi. Anlatıcıyla o mahallenin sokaklarında gezinirken sadece Hasan’ı değil,  üç çocuğu kanserden ölen Hüseyin Amca’yı, intihar eden Arabacı Mustafa Amca’yı, eşini ve çocuklarını kovup annesinin evine sığınan Hüsnü’yü, hayatını kumara adayan Yaşar’ı, sekiz yaşında görme engelli olan Ömer’i, başı büyüyerek ölen Hakan’ı, kendini vuran polis memuru Rıza’yı, hapishanede şişlenerek öldürülen Nihat’ı da merak edersiniz. Her biri anlatıcısını bekleyen hikaye hissi verir.

“Şu sıra sürekli aklıma ilkokulda kara tahtaya uzun tırnaklarıyla yazılar yazan öğretmen geliyor. Parmakları arasında yazdıkça küçülen tebeşirin sonuna geldiğinde, o uzun tırnakları kara tahtayı çizmeye başlayınca, kulaklarımı tıkar, dişlerimi sıkar, kaçacak yer arardım.” Sur Nefesi, s. 105

“Sur Nefesi”nde anlatıcıyla birlikte siz de seslerden rahatsız olduğunuzu hissedersiniz. Sonra anlatıcıyla birlikte seslerin giderek azaldığına tanık olursunuz.

“Yüzüme bakın, hayat çizgilerime, mor damarlarıma, benekli derime demeliyim onlara. Yarın gözümü yumacağım; sesler kesilecek; kuş sesleri, yaprak hışırtısı, sevinçler, kahkahalar, acılar… Her şey bitecek; ip kopacak. Kaçamazsınız, bu ses sizi de bulacak demeliyim onlara.” Sur Nefesi S. 115

Anlatıcıyla birlikte ölüm gerçeğini hisseder etrafımızdaki seslere kulak kesiliriz.

“Şehrin Sesleri”nde tahlil sonucunu almış bir hasta, teslim olmaya giden bir katil, dayak yemiş bir fahişenin aynı gün seyahat ettiği küçük mekân olan taksileri kullanan şoförlerin tanık oldukları hikâyeleri merak ederiz. Anlatıcı gibi Şehir zaten nedir ki, insanın keşfettiği en büyük, en kalabalık yalnızlık” dersiniz. Sonra müziği bırakıp helal para kazanmanın derdine düşen şoförün söylediği:

“Hem okudum hem de yazdım / Yalan dünya senden bezdim” türküsü sizin de kulaklarınıza çalınır.

Necip Tosun

Süheyla Karaca HANÖNÜ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir