“Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak.” Said Faik ABASIYANIK
Farz et ki güzelim taş köprüden ayaklarımız sarkmış hayatın tadını çıkarıyoruz. Altımızda gökyüzünün maviliğine ayna tutan berrak bir akarsu, dişlerimizin arasında kırılmayı bekleyen kabak çekirdekleri, üzeri buğulanmış buz gibi gazozlarımız da var hemen yanımızda.
Oh mis gibi değil mi dayı?
Bırak bana öyle dertli dertli bakmayı içelim güzelleşelim be!
Baksana şu yelin yüreğimize yağdırdığı serinliği. Damaklarımızda taze kabak çekirdeğinin mest eden lezzeti. Üstüne bir de buz gibi gazozu diktik mi kafaya sorma gitsin keyfimize diyecek yok be dayı.
Ah ah, ezanın sesi ne de tılsımlı geliyor! Olsun namaz kılmasak da elhamdülillah Müslümanız!
Kuşlar uçuyor. Gökyüzü yüreklerdeki sevgi kadar geniş, bulutlar berekete gebe; hiç kaçarı yok bu gece yağmalarda olacak su taneleri.
Baksana dayı şu giden kız ne de çok benziyor Gülsüm’e! Ayak yapma be dayı eski sevgilim Gülsüm işte. Ne çabuk unuttun. Hani beraber gelmiştik ya köprüye. Paramız yok o gün. Gülsüm gelmeden Hacı Tahir’in bahçesinden çilek aşırmıştık. Evden getirdiğim kese kâğıtlarına doldurmuştuk ya çilekleri. Sonra üçümüz bir güzel yemiştik çilekleri, püsküllerini de nehre atmıştık. Tam da burada oturmuştuk. Sen aramızdaydın. Ayıp olmasın diye sana, çaktırmadan arkandan en ele tutuşmuştuk.
Ne güzel elleri vardı, ne güzel gözleri ve kokusu…
Sahi ne güzel kızdı Gülsüm. “Hayatımda böyle güzel çilek yemedim!” demişti o ince sesiyle, kibar kibar yerken çilekleri.
Anlamadı mı dersin çilekleri çaldığımızı? Kesenin dibindeki susamları avucuna boşaltıp “Susamlı çilek gibisi yok!” dediğinde ima etmişti sanki çaldığımızı.
Olsun dayı ayrılık nedenimiz çilek olmadı ki; boyumdan büyük işlere kalkışıyormuşum meğer! Ne bileyim ben, o demişti ayrılırken. Ben de çok anlamadım ne dediğini ama…
Keşke boyum iki metre olsaymış dayı. O zaman her işe karışırdım. Nasıl olsa iki metreyi aşmak 1,75 metreyi aşmaktan daha zor.
Gülme dayı, içim acıyor. Hem de çok acıyor. Tabi ki de çok sevdim. Sevmeseydim Zenci Ahmet’in tarlasından karpuz çalar mıydım? Melahat teyzenin süs biberlerini, Bakkal Şerif’in gazozlarını, Hacı Tahir’in çileklerini…
Yapma be dayı. Param olsaydı gazoz da çalmazdım, karpuz da, çilek de.
Hem ben sevdiklerim için çalıyorum, ya sen? Sevdiğin için çalabilir misin? Sevdiğin için yazabilir misin? Sevdiğin için boyunu aşan sularda, üstelik akıntıya karşı yüzebilir misin? Söyle dayı sevdiğin için…
***
Baksana rengine Seyhan Nehri’nin! Dedem anlatırdı dayı, dedem. Başkası olsa inanmazdım. Sabri dede anlatır dururdu ömrünün son demlerinde. Çocuktum o zamanlar. Dibine bağdaş kurup; usturuplu, edepli dinlerdim. Meğer bu nehir önceleri böyle simsiyah akmıyormuş. Etrafında betonun gri silueti değil, yeşilliğin güler yüzü, toprak ananın etrafa saçılan saçları varmış. Bir dere akmayadursun; orada ağaçlar, çiçekler, böcekler, çayırlar bitermiş.
Sahi arılar nerede? Sarı benekli, koca kafalı, bal yapan o arılar nerede?
Denize girdin mi dibindeki en küçük çakıl taşı görünürmüş. Baharları kıskandıran mis gibi kokusu varmış suların. Üstündeki müsilaja bakıp gülme denizin dayı, dalga geçmiyorum. Trabzon’da hamsi çıkarmış en tazesinden. Bursa’da insanın kanını tazeleyen kaynak suları akarmış.
Daha saymamı ister misin dayı? Şaka yapmıyorum bir zamanlar bunların hepsi vardı. Ne mi oldu? Yazdıkları mı okumuyor musun?
Sanırsam değişmeyen tek özelliğimiz bu kaldı: okumamak!
Sana söylemeyi unuttum dayı geçen tebligat göndermişler mahkemeden. Son yazdığım yazıya binaen. Halkı yanlış yönlendirip, galeyana getiriyormuşum. Meğer fabrikanın geceleyin nehre akıttığı zehrin canlıların yaşamına sanıldığının aksine faydası varmış. Gübreden daha kıymetliymiş diye rapor almış. Oldu olacak bir de vergisini verelim bu zehrin. Ben demiyorum ilçe tarımdan rapor almışlar. Soran yok ki çok faydalıysa biraz da ziraat mühendislerine versinler de belki akılları çalışır, çalışır da biri çıkıp “Madem faydalı neden gece salıyorsunuz bu atıkları?” diye sorar.
Mahkemem var ayın beşinde. Ne bileyim dayı seviyorum doğayı, böceği, kuşu, arıyı. Ben yazmaya, onlar yargılamaya devam etsin. Battı balık yan gider! Ve ömrüm oldukça yazacağım.
Hatırlar mısın dayı küçükken karpuz kabuğundan araba yapardık? Akşama kadar oynardık onunla. Ertesi sabah kalkıp arardık arabayı, bulana aşk olsun. Yer yarılır içine girerdi sanki.
Gülme dayı gerçek nedenini biraz büyüyünce ben de anladım. Meğer kabuklar belli bir zaman sonra solup, kararıp küçülürdü. Ertesi gün bulamazdık yerinde. İşte dedemin anlattığı hayattan geriye solmuş, küçülmüş, kokmuş bir dünya kaldı.
Yanı başındaki hayatı unuttular, harcadılar. Güzelim doğayı, canlıları azar azar yok ettiler. Keşke kaybolan bir tek karpuz kabuğundan oyuncaklarımız olsaydı. Sahi ne kaldı eskilerden kaybolmayan, solmaya, bitmeyen; ne kaldı?
Öyle sus durma dayı? Karpuz kabuğundan hayatlarımızın hesabını kim verecek?
Hani biz bu dünyayı atalarımızdan miras değil; çocuklarımızdan ödünç almıştık?
Bir mirasyedi gibi harcayan kim bu dünyayı?
***
Seyhan Nehri’nden cesaret alan bir yel ansızın tokat gibi üstümüze geliyor. Demir köprünün korkuluklarına yapışıp kalıyorum. Gökyüzündeki masum gri bulutlardan eser yok. Kapkara bir hükümranlık zapt etmiş gök kubbeyi.
Gazoz şişelerinin sahipsiz feryatları rüzgâra karışıp demir köprünün duvarlarında tuzla buz oluyor. Kabak çekirdekleri dünyanın kirine karışıp uzaklaşırken dayının olmadığını fark ediyorum.
Sahi nerede dayı? Karpuz kabuğu değil ki kaybolsun. Tutunduğum korkuluktan zift karası sulara bakıyorum. “Aman Allah’ım yoksa…”
Rüzgârın biraz dindiği zaman aralığından kendimi tepenin yamacına atıyorum. Uzaklardan dayının sesini duyar gibiyim. Nehir boyu koşup kenardaki bir demire tutunmuş dayıyı alıp çıkarıyorum kapkara sudan. Bütün bedeni kokuyor. Her tarafı yağ, zehir, boya içinde kalmış. Eskilerde insanlar temizlenmek için derelere, nehirlere giriyor desem kim inanır?
Ah be dayı, Sen de sus!
Uzaklardan asırlardır değişmeyen ezan sesiyle dikkat kesiliyoruz. Ne de güzel okunuyor ikindi ezanı. Ezan sesi olmasa ikindi olduğunu nasıl anlardık? Baksana mevsimler de yok artık. Öyle bakma yüzüme dayı. Dedem derdi, eskiden mevsimler varmış. Hatta kar yağarmış kış dedikleri bir mevsimde. Hem de öyle böyle değil, lapa lapa. Koca taneli soğuk şefkat yağarmış, toprak ananın sıcak tenini ince ince sararmış.
***
Önümde engeller, kafamda deli sorular, boyumdan büyük işler beni bekler. Onlar bozmaya, ben yazmaya devam edeceğim…
Recep TURAN

Son Yorumlar