“Aynı Göğün Uzak Yıldızları” yakın dönem Türk edebiyatında, siyasetinde, düşünce dünyasında önemli bir yere sahip Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl’ın anlatıldığı kitabınız. Bu iki isim adeta kendi kimlik ve kişiliklerinden uzaklaştırılmış, farklı kesimlerce ya inkâr edilen ya da göğe çıkarılan simgeler hâline getirilmiş. Aynı zamanda bu iki isim hakkında konuşmak ya da yazmak belli riskleri de taşıyor. Siz bütün bu riskleri göze alarak iki simgeyi anlatan bu kitabı yazmışsınız. Öncelikle teşekkür ederiz. Hocam bu kitabı yazma, yayımlama süreci hakkında neler söylersiniz? Bu iki ismi çalışmaya neden karar verdiniz? Süreç nasıl işledi?
Türkiye’de; şiirden, şairden söz açılan entelektüel ortamların kadim konularından biri, hiç şüphesiz ki, ‘Nâzım Hikmet-Necip Fazıl karşılaştırması’dır. Ancak, bu konuda okurların ya da araştırmacıların beklentilerine yanıt verebilecek kapsamlı bir çalışmadan söz etmek oldukça zor! Karşılaştırmanın kısmen yapıldığı, deneme, makale boyutunu geçmeyen birkaç çalışmanın dışında, bu konuyla ilgili kapsamlı bir kaynaktan yoksun olduğumuzu söylemek, abartılmış bir tespit olmasa gerek!
Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl, Türkiye’de haklarında en çok yazı kaleme alınan şairlerin başında gelirler. Yola çıkarken, iki şair hakkında yazılmış onca kitaba, onca yazıya bir yenisini eklemenin gereksizliği, en büyük açmazımdı. Öncelikle, araştırma için sorularımı doğru belirlemem gerekiyordu. Neleri araştıracak, neleri yazacaktım? Bu amaçla, aşağıdaki sorulardan yola çıkarak çalışmaya başladım:
‘Efsanenin yalnızlığı’, neden büyük şairlere özgü ortak bir kader olur?
Neden, Nâzım Hikmet’in ve Necip Fazıl’ın hayatları, şiirlerinin önüne geçer?
Türk düşünce hayatına yön veren, iki köklü ve farklı akım olan Marksizme ve İslâmî düşünceye bağlanışları bu iki büyük şairimizi bir yanda ‘bayrak’laştırırken, öte yanda neden, ‘doğru anlaşılamamak’ gibi ortak bir kaderde buluşturur?
Hayatlarının ve şiirlerinin etkileme güçlerinin yüksekliği mi, serüvenlerinde ‘tek’ ve ‘yalnız’ bırakır onları?
Neden, şiir dünyasında ikisinin de büyüklüğü kabul edilir de, ikisi de yeterince ve hakkıyla okunmaz?
Neden, Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl üzerine kitaplaşmış çalışmalarda, daha çok siyasi yandaş olmaktan kaynaklanan bir yüceltme, göklere çıkartma uğraşı, daha doğrusu metin ya da şair bahane edilerek düşünsel yaklaşımları yayma, kendi tarafını güçlü gösterme isteği öne çıkar?
Neden, ‘karşı taraf’ biçiminde değerlendirilebilecek çalışmaların çok önemli bir bölümü hiçbir bilimsel yaklaşımla açıklanamayacak kadar nesnellikten uzaktır?
Neden, bir tarafın kin ve öfkesi, yazıya ve söze yansırken; bir tarafta da ‘susma ve hiçleme’ yolu tercih edilir?
Her araştırmadan neden farklı bir Nâzım Hikmet, farklı bir Necip Fazıl çıkar?
Neden, her iki şair için de küçük çapta bir kütüphane oluşturabilecek çalışma yayımlandığı halde, hâlâ onlarla ilgili bazı ayrıntılar karanlıkta kalır?
Nâzım Hikmet ya da Necip Fazıl üzerine konuşmak, neden bu kadar kolay zannedilir?
Bugün, birçok üniversitenin Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinde Nâzım Hikmet neden pek okutulmaz? Ya da neden, hâlâ standart bir Mehmet Kaplan bakışı hüküm sürer?
Onların efsane olmalarında, yalnız kalmalarında, yeterince anlaşılmamalarında ve büyük şairler olarak dokunulmaz kılınmalarında, cemaatleri ve şairleri suçlamanın ötesinde de bir şeyler söylenebilir mi?
Bu çalışma, yukarıdaki sorulara yanıt arama çabasının bir ürünüdür.
Bu çalışmaya ne zaman başladınız?
Kitap boyutunu soruyorsanız, 2006 sonları… Ancak, böyle bir çalışmanın niyeti öğrencilik yıllarıma dek gidebilir. Yani, 1990’lı yıllara…
Kitap, 2009 Mart sonlarında bitti. Bir yıl, çekmecemde demlenme sürecini yaşadı. Birkaç yayınevi ile görüşsem de benim koşullarım onlara, onların koşulları bana uymadığı için kitabın basımı bir yıl ertelendi. Şimdiye dek yedi kez basıldı.
Kısaca, her kitap kendi kaderini yaşıyor.
Nasıl bir çalışma yöntemi izlediniz?
İlkin, Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl külliyatlarını yeniden okuyarak işe başladım. Kaynak tarama uğraşı yaklaşık bir yıl sürdü. Ulaştığım her kaynağı, ayrıntılı bir biçimde taradım. Notlar aldım. Kitabı yazmaya başladığımda, 1400’ü aşkın kaynağa ulaştığımı fark ettim. Tabii, bunların tamamına kitapta yer vermem olanaksızdı. Seçme, düzenleme, dönüştürme süreci yaşandı.
Her ne kadar, bilimsel araştırma yöntemlerini kullandımsa da kitaba bir tez soğukluğu katmamaya özen gösterdim. Çünkü, hedef okur kitlemin edebiyatın içinden ziyade, edebiyatın dışından olduğunu biliyorum.
Bu çalışmayı, akademik ortamlar dahil, birçok yerde konferans biçiminde sunduğunuzu belirtiyorsunuz ‘sunuş’ta. Tepkiler nasıldı?
Bu çalışmayı, kitaplaşma serüvenine dek, -akademik ortamlar dahil- birçok yerde sundum. Sunumlar sırasında yöneltilen sorular, bazı kısımların sonuna ‘açıklayıcı metinler’ eklememi zorunlu kıldı. Dinleyicilerin ilgileri ve tepkileri, çalışmaya her seferinde yeni bir biçim kazandırdı.
Nâzım Hikmet’in ve Necip Fazıl’ın Türkiye kamuoyunda algılanması, değerlendirilmesi, geçmişe nazaran kısmen değişse de her iki tarafta da aynı sorunsalın tersinden okunması, yer yer hâlâ devam etmekte… Ancak, genç kuşakların konuya yaklaşımı, oldukça umut verici…

Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl’la ilgili birçok kitap, makale ve dergilerde özel sayılar yayımlandı. Siz kendi kitabınızı hazırlarken yukarıda da belirttiğiniz önceki yazılanları incelemişsiniz. Bu yayınlarda gördüğünüz eksiklikler, yanlışlıklar ya da hatalar var mı? Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl’la alakalı yazılanlar, çizilenler hakkında neler söylersiniz? “Aynı Göğün Uzak Yıldızları”nı diğer çalışmalardan, yayınlardan ayıran faktörler nelerdir? Okur, bu kitapta farklı nelerle karşılaşacak?
Okur, bu kitapta,
Duvarlar örmek yerine, köprüler kurmak isteyenlerin kesiştiği bir nokta;
‘Efsanelerin Yalnızlığı’na yaklaşma çabasında bir adım;
‘Soru sormayan her zaman yeniktir!’ diyenlere verilen bir söz hakkı, çok sesli bir umut;
Sormaktan, bilmekten, anlamaktan, sevmekten korkmayanlar için bir başlangıç;
‘İmkânsızlığın estetiği’nde, ‘tarih’i şiir; şiiri hayat, bu hayattan herkese yetecek kadar ‘sevgi, dostluk, barış ve onurlu bir kavga’ yaratanlara bir vefa;
“Vatan semtinin kuytu ormanlarında, şiir-fikir yağmurlarını Türkçeye yağdırdıkları” için şükrettiğimiz, şiir-fikir sağanağında bizleri ıslatan bu iki şairimizin anısına bir saygı;
Mustafa Kemal Atatürk’ten Alpaslan Türkeş’e, İsmet İnönü’den Recep Tayyip Erdoğan’a dek, sanat-siyaset ilişkisine serin gözlerle bir bakış… ile karşılaşsın isterim.
Bu çalışmada, her iki şairin de sanat anlayışlarından çok hayatlarına yer veriyorsunuz. Bunu hangi gerekçeyle yaptınız?
‘Kimseyi; çektiği acılar, gördüğü işkenceler, yaşadığı travmalar, hapisler, sürgünler, yokluklar şair yapmaz, ama dünyayı anlamaya çalışırken, hakikati ararken çıkılan zorlu yolculuklarda uğranılan konaklar, geçirilen değişimler ve en önemlisi, iktidar fikriyle uzlaşmama inadı bir şaire çok şeyler katabilir.’ Böyle bir gerekçenin izini sürmeye çalıştım; çünkü, dünyanın ‘Doğu’sunda, yani bu coğrafyada şair olmak, büyük şair olmak, diğerkâm olmakla mümkündür biraz da. Şiirin hayatıyla şairin hayatı kaçınılmaz olarak iç içe girecektir ve şairin şiirlerinden çok, doğal olarak hayatı bir efsane değeri kazanacaktır.
Nâzım Hikmet’in ve Necip Fazıl’ın hayatlarının şiirlerinin önüne geçmesi, bir bakıma, ‘dehanın yalnızlığı’na duyulan bilinçli ya da bilinçsiz meraktır.’ diyorsunuz? Nâzım Hikmet de Necip Fazıl da birer ‘deha’ mıdır?
Evet, her ikisi de birer ‘deha’dır.
Çünkü, deha, benzersiz bir yaratıcılıktır. Deha, ‘sonsuz bir yaratma gücü’yle dünyayı görmekle kalmaz, onu değiştirerek, dönüştürerek yeniden kurar.
Çünkü, deha, bir yalnızlıktır. Çağında anlaşılmış deha pek yoktur.
Çünkü, deha, bitmeyen bir uzaklıktır. Bilim ya da sanat tarihinde ‘emekli olmuş deha yoktur.’
Çünkü, deha, bir yolculuktur; deha’nın mekânı, Baudelaire’in ‘Ben nerede değilsem orada iyi olacakmışım gibi gelir.’ dediği yerdir.
Çünkü, deha, ‘bir uyumsuzluktur.’ Deha, kendisine bile tenhadır.
Çünkü, deha, bir tedirginliktir. Deha, hayatın ve kitapların onaramadığı bir yerdedir.
Çünkü, deha, bir çelişkidir, çelişkideki trajedidir.
Aynı göğün iki uzak yıldızı Nazım Hikmet ve Necip Fazıl hiç olmasalardı edebiyat ve düşünce dünyamızda eksik kalan bir şeyler olur muydu?
Nâzım Hikmet olmasaydı, son Osmanlı döneminin egemenliği sürecek, Yahya Kemal‘in neo-klasizmi, Ahmet Haşim‘in neo-sembolizmi, Mehmet Âkif’in İslamcılığı, Mehmet Emin Yurdakul’un memleketçiliği Türk şiirinde, benzerleriyle çoğalıp duracaktı.
Nâzım Hikmet olmasaydı, lirik toplumcu şiir ya hiç olmayacaktı ya da belki birkaç on yıl gecikecek; ‘sosyalizmin lirizmi’yle Türk şiiri de dünya şiiri de oldukça geç tanışacaktı.
Nâzım Hikmet olmasaydı, biçimde özgürleşme’ ve ‘serbest ölçü Türk şiirinde cılız bir çıkış olarak kalacak, içerik-biçim uyumundan ve ‘organik ve dinamik ritm’den ses çıkmayacak, Türk şiiri, bir süre, Ercüment Behzad‘ın zorlama ses düzeni ve yapay ritmik yapısıyla yetinmek zorunda kalacaktı.
Nâzım Hikmet olmasaydı, devrim diyalektiği’ni şiirle bağdaştırmaya cesaret edilemeyecek, özlerinde çelişkili görünen bu iki dinamik, belki de bir arada bulunamayacaktı.
Nâzım Hikmet olmasaydı, ‘gerçek insanların destanı’ yazılmayacak, olağanüstü özelliklere ve yaşantılara sahip kahramanların yerini, sadece ‘insan’ olarak yaşayan, ‘kişiler’ alamayacak, epik türünde bir devrim yaşanmayacaktı.
Nâzım Hikmet olmasaydı, romantizm, arabesk bir maskaralık olan melodram’a saplanıp kalacak, duygulara ve coşkulara vakar ve soylulukla güç veren ‘gerçek romantizm’le geç tanışılacaktı.
Nâzım Hikmet olmasaydı, Yunus Emre’nin şiirimize giydirdiği ‘baştacı’ olan ‘halkın haysiyeti’, daha bir güzelleşmeyecek, güçlenemeyecek, sağlam bir sistematiğin içine yerleştirilemeyecekti.
Necip Fazıl olmasaydı, Cumhuriyet’in oluşum yıllarında, geleneksel şiir adına, Mehmet Emin Yurdakul’un ve ‘Beş Hececiler’in egemenliği sürecek, Faruk Nafiz Çamlıbel, Yusuf Ziya Ortaç, Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy ve Orhan Seyfi Orhun’un birkaç şiir ve dize parıltısı, Türk şiirinde yenilik sayılacaktı.
Necip Fazıl olmasaydı, poetik ve diyalektik bir şiirin ateşini yakan kalıp işçiliği, kelimeleri şimşeklendirme ve kelimelerden gök gürültüsü oluşturma; bakir ve sarsıcı imajlar, kalem değmemiş benzetişler bulma, diğer hececilerden bir ‘beklenen’ olarak kalacaktı.
Necip Fazıl olmasaydı, halk şiiri ölçüleri içindeki şiirimiz, Batı şiiri gücüne ulaşamayacak, Türk edebiyatının içeriği ulusal kültürün özü çevresinde yenilenemeyecekti. Yunus Emre’yle başlayan, geleneksel kalıp içerisindeki usta söyleyiş, herhangi bir aşama kaydedemeyecekti.
Necip Fazıl olmasaydı, aşktan, diyalektikten, estetikten yoksun bir kitlenin İslâm’ın sözcüsü ve öncüsü olamayacağı gerçeği, uzun bir süre ertelenmiş olacaktı. Yeni olan her şeyin bir gelenek prizmasından geçirilip ele alınması ertelenecek, belki bir Sezai Karakoç yetişmeyecekti.
Necip Fazıl olmasaydı, nesnelerin boşalan dünyasına, derin ve sarsıcı anlamlar yüklenmeyecekti. Uyağın ve redifin ustaca kullanıldığı bir doruktan uzak kalınacaktı. Halkımız, uyaklı olan her sözü, kendiliğinden doğru olarak kabul edecek, düşünceye doğruluğunu veren şeyin, içerdiği mantık, akıl yürütme biçimi ya da çıkarsama tutarlılığı değil, yalnızca bir ses uyumu olduğu zannedilecekti.
Necip Fazıl olmasaydı, ‘tebliğ’, estetik ve poetik endişenin yerini alacak, okurun İslâmi duyarlılığın çağdaş biçimleriyle tanışması gecikecekti.
Böyle bir karşılaştırmayı kabullenemeyenlerin çıkabileceğini düşündünüz mü? Eleştirilere hazır mısınız?
Elbette… Aynı göğün -Türkçenin- birbirlerine uzak birer yıldızları olarak şiir dünyamızı ışıtan bu, büyük iki şairin karşılaştırmasını kabullenmeyenlerin olacağını da tahmin etmek zor değil! Bu tür okurlar için ‘metni tek sütun, tek paragraf, tek bölüm biçiminde okuyabilirsiniz’ demekten öte, herhangi bir şey söylemek anlamsız!
Bu ülkede, eleştirilmek istemiyorsanız hiçbir şey yapmamanız, yazmamanız gerek… Yazıyorsanız, bir şeyleri de göze alacaksınız. Dergileriyle, siteleriyle saldıracaklar, karalayacaklar, itham edecekler… Bu işler böyle…
Sıddık Akbayır, bu süreçte neler yaşadı?
İlkin, Nâzım Hikmet’i de Necip Fazıl’ı da çok önemseyen ‘sadık bir okur’; ardından otuz dört yıllık meslek yaşamımda, ‘edebiyat öğretmeni’ kimliğimle, hep ‘öteki’ olmanın nesnelliğinde; yer yer ‘tehdit, dışlama, hiçleme’ içeren sorulara muhatap olmayı göze alarak her koşulda her iki şairi de okutmaya, anlatmaya çalışan bir eğitimci olarak kendi adıma onları yakından tanıdım, onların sıkıntılı serüvenlerine tanıklık ettim.
Okurun kitaba tepkisi nasıldı?
Öncelikle, hangi ülkede yaşadığımı biliyorum. Kitap yayımlandığında, insanların kitapçılarda kuyruğa girmeyeceklerini bilecek kadar, bu ülkenin sosyolojisinden haberdarım. Kitabın genişletilmiş 7. baskısı, Mayıs 2018’de yayımlandı. 8. baskı için henüz, kimse neni aramadı.
Bir başka söyleşide de belirttiğim gibi, ne, Tanpınar gibi, ‘sükut suikasti’ne uğratıldım, ne de ‘çok satılanlar’ listesine dahil edildim.
Kitabın sonundaki ‘Meraklısı İçin Sorular’ bölümünün yanıtlarını okura mı bıraktınız?
‘Meraklısı İçin Sorular’ bölümündeki birçok sorunun yanıtı kitabın içerisinde yer alıyor. Sorulardan birçoğu dikkat edilirse öneri biçiminde kurgulandı. Bazılarının da zaten yanıtı bilinmiyor. Sözgelimi, şu sorular yanıt bekleyen nitelikte değil…
Boğaz’ın güzel bir yerine, -mesela Anadolu Hisarı’nın yanına- ‘koltuğunun altında onurlu hayatının seyir defteriyle çınarlı, kubbeli mavi limana çıkarken’ ülkesine hasret bir Nâzım Hikmet heykeli neden dikilmez? Ve bu heykelin tam karşısına -mesela Rumeli Hisarı’nın yanına- sağ elinde ömrünün özeti Çile’siyle bir Necip Fazıl heykeli dikmek, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın aklından böyle bir proje geçmiş midir?
Neden her gelen yeni belediye başkanı önce kaldırımları değiştirir ve neden İstiklâl Caddesi’ne Necip Fazıl’ın muhteşem ‘Kaldırımlar’ı kazınmaz? Ölümünün 48. yılında, Anadolu’nun 48 köyüne çınar ağacı dikmek, Nâzım Hikmet şiirleriyle efkârlanmaktan daha mı zordur? Bir çınar ağacının altında kurulan Nâzım Hikmet Vakfı var mıdır?
“Nâzım Hikmet’in, ekmek parası adına, cezaevinde dokuduğu imzalı halılar, şimdi kimlerin evindedir? ‘Gülhane’deki ceviz ağacı’nın bulunup koruma altına alınması, birilerinin aklına gelmiş midir? Necip Fazıl’ın fotoğraflarında hiç de eksik olmayan sigaranın markası nadir? Gelincik, Yenice, Bahar… Bu üçünden acaba hangisidir? Şiirlerini not aldığı paketlerden, kimlerin elinde vardır?
Nâzım Hikmet, o sabah kapının arkasında yığılıp kalırken yan odadaki Vera’nın aklında başka birisinin bulunma olasılığı Yalçın Küçük’e göre neden oldukça yüksektir? Yoksa, 3 Haziran 63, ihanetin ölüme borcunu ödediği gün müdür? Nâzım Hikmet, 3 Haziran 1963’te, “sabah sabah elinde o günün gazetesi, kapının arkasına yığılıp ölürken elindeki gazetenin adı neydi ve ‘gazetede, acaba neler yazıyordu? Bir muhabir bunu merak etmiş midir?” Nâzım Hikmet’in, küçük radyosu, acaba, o sırada hangi haberleri veriyordu?
Necip Fazıl, 25 Mayıs 1983 gecesi, Erenköy’deki evinin kitaplarla, dergilerle, plaklarla dolu küçük odasında, en son hangi plağı dinlemiş, en son hangi kitabın kapağını aralamış, en son hangi notu yazmıştır? Dergilerin ‘kocaman’ özel sayılarında bunlara neden değinilmez?
Kitabınız sadece bir edebiyat araştırması değil… Özellikle ‘Karşılaşmalar’ bölümünde, Atatürk’ten İsmet İnönü’ye, Adnan Menderes’ten Recep Tayyip Erdoğan’a, Necmettin Erbakan’dan Alpaslan Türkeş’e dek birçok devlet ve siyaset adamının bu iki şairle doğrudan ya da dolaylı bir biçimde ilişkileri sorgulanıyor. Niçin böyle bir yol izlediniz?
Amacım, düz bir edebiyat incelemesi hazırlamak değildi. Bu tür çalışmalar, daha önceden çokça yapılmıştı. Türkiye’nin yakın tarihindeki sanat-siyaset ilişkisini de sorgulama gibi bir kaygım oldu. Sözgelimi, aşağıdaki soruların ayrıntılı yanıtlarını kitapta bulmak mümkün…

İsmet İnönü, Maraş Milletvekili Adayı Necip Fazıl’ın ismini neden karaladı?
Necip Fazıl, 1968’de bir lise öğrencisi olan Recep Tayyip Erdoğan’ı nasıl keşfetti?
Alpaslan Türkeş, Nâzım Hikmet’in Davet şiirini neden okudu?
Nâzım Hikmet’in yazdığı af mektubunun Atatürk’ün eline geçmesine kim engel oldu?
Son olarak neler söylersiniz?
“Aynı Göğün Uzak Yıldızları Nazım Necip Fazıl” kitabımızın tekrar gündeme gelmesine vesile olan bu söyleşi için teşekkür ederiz.
Biz teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Sıddık AKBAYIR
- 1966 Erzurum doğumlu.
- Uludağ Üniversitesi Balıkesir Necatibey Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi.
- Akademik çalışmalarını Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nde yaptı.
- Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde görevlidir.
Kitapları
■ Karşılaştırma-Çözümleme-Portre-Biyografi
- Ahmet Hangi Tanpınar? | Toplu Fotoğraflarda Bile Vesikalık Çıkan Bir Yalnız, Lim Yayınları, İstanbul 2018.
- Âkif’in Rüyası| Merhametli Mesafe, Eflatun Kitaplar, Samsun 2024.
- Aynı Göğün Uzak Yıldızları | Nâzım Hikmet-Necip Fazıl, 7. Basım, Lim Yayınları, İstanbul 2018.
- Bohem Orhan Âşık Kemal | Orhan Pamuk-Yaşar Kemal, 3. Basım, Lim Yayınları, İstanbul 2018.
- Damlada Umman Arayan Bir Hafız | Cahit Zarifoğlu, Lim Yayınları, İstanbul 2018.
- Edebiyat Karın Doyurmaz Çay İçirir, 5. Basım, Eflatun Kitaplar, Samsun 2024.
- Edebiyatın ‘Fenerbahçe’si, Eflatun Kitaplar, Samsun 2025.
- Fâtih’in Son Akşamı| Mehmed Nasıl Fâtih Oldu?, Lim Yayınları, İstanbul 2018.
- Gövdesi İslamî Dalları Cumhurî Bir Âlim | Fuat Sezgin Sözlüğü, Cağaloğlu Yayınları, İstanbul 2025.
- Kuyusu Gözlerinde Bir Yusuf | Cemil Meriç, Lim Yayınları, İstanbul 2018.
- Ne Kadar Gitsem O Kadar Uzak | Hilmi Yavuz, Ferfir Yayınları, İstanbul 2011.
- Söz Çarşısı Kapanmadan
- Şiir Adımlı Bir Yolcu | Haydar Ergülen, 3. Basım, Siyah Beyaz Yayınları, İstanbul 2021.
- Şiir Atlasında Garip Bir Yaprak | Orhan Veli, Siyah Beyaz Yayınları, İstanbul 2021.
- Söz Denizinde Sakin Bir Dere | Ülkü Tamer, Siyah Beyaz Yayınları, İstanbul 2021.
- Önünde Büyüdüğümüz Afişler, Destek Yayınları, İstanbul 2013.
- Tütün ve Kola|Doğulanmış Akdeniz Hüznü, 4. Basım, Kadim Yayınları, Ankara 2024.
- Ustura Mavisi Bir Şimşek | Ahmed Arif, Siyah Beyaz Yayınları, İstanbul 2021.
- Yoktur Gölgesi Türkiye’de | Sezai Karakoç, 2. Basım, Lim Yayınları, İstanbul 2018.
■ Kuramsal-Akademik
- Edebiyat ve Disiplinlerarası Etkileşim, Pegem Akademi Yayınları, Ankara 2014.
- Hikâyeleriyle Şiir Çözümlemeleri, 3. Basım, Pegem Akademi Yayınları, Ankara 2022.
- Kapsayıcı Dil Öğretimi, Pegem Akademi Yayınları, Ankara 2023.
- Kurmacanın Sınırları|Çözümlemeler, Pegem Akademi Yayınları, Ankara 2022.
- Yaratıcı Yazarlık Dedikleri, 2. Basım, Pegem Akademi Yayınları, Ankara 2021.

Son Yorumlar