Almanya’da Türklerin Ülkü Ablasını Nasıl Tanıdım? Hikâye Çarpıcı Biçimde Nasıl Gelişti?

İlk kitabım “Sahipsizler”i 1967 yılında yayımlamıştım. Kars’ta röportajlar yapıyor ve haberler yazıyor, gönderdiğim gazetelerde yayımlanıyordu. Ben de şişinerek dolaşıyordum. Meğer benden başka Doğu’dan yazı gönderen yokmuş! Gazeteler bana sahipleniyor ve öğretmen maaşım kadar telif de ödüyorlardı. Beyliğim 1971 yılına kadar sürdü. Sıkıyönetim gelince görevime son verildi, mahkemeye çıkarıldım, ceza yazıldı. Ben de ülkeyi terk etmek zorunda kaldım. Almanya’ya gelince Alman Sendikalar Birliği’ne gittim. İlk kez Melih Bekler’i orada tanıdım. Sendika sekreteriydi. Durumu anlattım, İG Metal sendikası sekreteri Yılmaz Karahasan’a haber verdi. Buluştuk. Bir hafta içinde oturma çalışma iznimi ve Goethe Enstitüsünde dil öğrenme sorunumu çözdüler. Ben enstitüden önce Adler fabrikasında işe başladım. Kars’ta olduğu gibi bu kez de fabrikadan sendika gazetesine haberler yazıyordum. Beş altı ay sonra beni yazı kuruluna almazlar mı! Meğer benden başka fabrikalardan yazı gönderen yokmuş. İşte Ülkü Schneider Gürkan’ı orada tanıdım. Yazı kurulunda Yılmaz Karahasan ile o vardı. Benimle üç olduk. Daha sonra Metin Gür’ü aldılar. O da bir matbaada işçiydi.

 Sorun Başlıyor

Sorun da o an başladı. Yılmaz gazetenin Almanca sayısında çıkan ve Türklerin okuması gereken yazı ve haberleri seçiyor, köşesinde bir yorum yazıyordu. Ülkü çevirileri yapıyor, Metin, Türkler arasından işçi haberleri derliyor, ben de sanat ve edebiyat haberlerini seçiyor bir de köşe yazısı yazıyordum. İşçi yurtlarına ve fabrikalara gidiyor, söyleşiler yapıyordum. Ressam Aydın Karahasan da Ruhr Havzasından karikatürler gönderiyordu. Metin Gür her seferinde Türkiye Komünist Partisi görüşlerini, hatta bildirilerini gazeteye sokuşturmaya çalışıyor, Yılmaz da “Yahu bu sendika gazetesi, her görüşten insan var sendikada. Dikkat etmek zorundayız,” diyordu. Gazetenin Almancası 2 milyon, Türkçesi 200 bin olarak çıkıyor, her metal işçisinin evine ulaşıyordu. O zaman 40 dakikalık Köln radyosunun dışında Türkçe radyo, televizyon yayını yoktu ve gazeteler yaygın değildi. Bizim IG Metal gazetemiz iyi okunuyordu. Ama Yılmaz ile Metin anlaşamıyordu. Metin kavgacı ve uzlaşmaz bir dil kullanıyordu. Yılmaz’ın yazılarına: “İşte burada oportünizm var,” diyerek ortalığı geriyor, kavga çıkmasına ramak kalıyor, toplantı sekteye uğruyordu. Ben üçünden de on-on dört yaş daha gençtim, toparlamaya gücüm yetmiyordu. Ülkü sinirleniyor, sinirlenince sesi titriyor, Metin’e bağırıyordu. Bir orta yol bulup gazeteyi çıkarıyorduk.

Zurnanın Zırt Dediği Yer

İki yıla yakın böyle devam etti. Zurnanın zırt dediği yere geldik:

Ülkü abla bir arkadaşına gitmişti. O da demiş ki: “Sendika bana Türkçe bir gazete gönderiyor ve Almancaya çevirmemi istiyor. Zorlandığım bölümler var, bana yardım eder misin?” O da, “Getir bakalım,” diye yanıt vermiş. Hanım gazeteyi getirmiş: Aaa! Bizim gazete. Sendikaya “Bu gazeteyi komünistler çıkarıyor” diye ihbar gelmiş. Sendika da bizden habersiz, gazeteyi çevirtip kontrol ediyor. Çünkü Doğu Almanya’da ve Sovyetlerde demokrasi yok, toplu sözleşme yok, sendika direnişi yok, grev hakkı yok. Batılı sendikacılar çok tedirgin. Sonunda gazeteyi kapattılar. Metin Gür’ün sekterliği yüzünden bizim beyliğimiz çarpıcı bir biçimde sona erdi, ben öğretmenliğe başladım. Ülkü ablayla ve Yılmaz ile dostluğumuz devam etti. Onlar sendika işlerini yürüttüler.

Ülkü ablanın Almancası harika. 1956 yılında Almanya’ya öğrenci olarak gelmiş, dil öğrenmiş, üniversiteyi bitirmişti. 1961 yılında yoğun biçimde Türkler gelince dil zorluğu olan herkes Ülkü ablaya koşuyordu. Sendikada ve Arbeiterwohlfart-Türk-Danış’da görevi vardı. Frankfurt Halkevi’ni kurmuş, başkan seçilmişti. Kendisine ayıracak bir saat bile zamanı yoktu.

Almanya, savaş yıkımından kurtulmaya çalışırken Ülkü Abla, Fuat Bultan, Yılmaz Karahasan gibi öncü kişilerin emeğinden ve bilgisinden çok yararlandı. Türklerin ülkeye kattıkları değerin yanı sıra topluma ve iş hayatına kaynaşmaları ve haklarını korumaları için bu insanlar büyük çaba verdiler. O nedenle Frankfurt Belediye Sarayı’nın İmparatorlar Salonu’nda bir törenle Ülkü ablaya 70 yıldan beri yaşamını sürdürdüğü bu kentin en büyük ödülü “Onur Madalyası” 1994 yılında verildi. Federal Almanya Liyakat Nişanı da, 18 Haziran1997 günü düzenlenen bir törenle yine kendisine saygı sunularak verildi.

90 Yaşın Kutlu Olsun

Yıllar hızla akıp geçti. Ülkü ablanın Almanya’ya gelişi 70. Yılında ve kendisi de 90 yaşında. Hem Türklerden hem de Almanlardan büyük saygı görüyor. Ülkü Schneider Gürkan bu saygıyı fazlasıyla hak ediyor. 90. Doğum gününü kutlamak için bir demet çiçek alıp Frankfurt’a gittim. Ülkü abla ünlü şair Goethe’nin doğduğu evden 300 adım ileride oturuyor. Main nehrinin bir kıyısında Goethe, diğer kıyısında Ülkü abla. Yine dipdiri, yine canlı. Saatlerce sohbet ederek eski günleri andık. Onu böyle diri bulduğum için sevinçle döndüm.

Yücel FEYZİOĞLU

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir