Yaz biterken güzel bir Cumartesi öğleden sonra, Ahr vadisinde yokuş yukarı tırmanmaya başladık. Ama aklım geride takılıp kalmıştı! Biraz önce sıcak bastırdığı için Ahr deresine iki kez girmiştim. Metafizik bir gözlem beni orada çok huzursuz etti. Aniden yanımda beliren iki düşünür derede yüzmeye başladılar: Heraklit ve Wittgenstein.

Ahr vadisi ve bağlar
İlki, iyi bilinen, çoğunlukla kısaltılarak söylenen o ünlü sözü icat etti: “Aynı nehre iki kez girilmez.” İkincisi aksini iddia etti: “Aynı nehre iki kez girilmeyeceğini söyleyen adam yanlış bir şey söyledi; aynı nehre iki kez girebilirsiniz.” Kişi bence bu çelişkiyi bilerek yüzme öğrenmelidir. Şimdi tam olarak ne yapılmaz? Açıkçası ayağımı Ahr deresine iyice batırdım, dışarı çektim ve sonra tekrar içeri daldırdım. Bu ikinci kez aynı Ahr mı acaba? Elbette, ayağımdan damlayan su aynı değil, ama dere aynı Ahr…

Yolda dinleniyor ve Ahr vadisini seyrediyorum
Yürüyüş bir hayal kırıklığı ile başladı. Doğrusu her köşebaşında şıra ve tart satan standlar (evet, çoğul) bekliyordum. Başka bir şey değil! Ama ortada yoktular! Bu durumu farklı bir şekilde hatırladım: Yürüyüş yapmak isteyen pek çok kimse, özellikle İngiliz ve Hollandalı turistler taze üzüm şırası içmeye bayılırlar. Kısaca, ilk onlarda görmüştüm bu tutkuyu. Ahr Yürüyüş Parkuru ismini ilk duyduğumda 22 yaşındaydım galiba. O zamanlar beş ayrılmaz arkadaştık. Çocukluktan beri dinledikleri masallarda geçen ismim yeterdi yeni dostluklar kurmak için. Üzüm gözlü Alman kızları karşılıksız severdi biz Türkleri o zamanlar. Sabahattin Ali‘nin Madonna heyecanını duyardık hepimiz. Aramızdan evlenenler oldu ne istediğini bilen bu kızlarla. Üstelik evlilik teklifi onlardan gelirdi hep… Eskiden bu yollar daha dik ve düzensiz, hatta çok kötü bir yürüyüş yolu idi. Yine de bitkin ama temiz havanın çarptığı mutlu gençler olarak evlerimize dönerdik. Dudaklarımızda aşk şarkıları mırıldanarak…

Bir daha görecek miyim aşkların en güzelini?
Şimdiden özler oldum o güzel gözlerini
Nasıl da geçiverdi koskoca bir yaz mevsimi
Sonumu bile bile yakmışım kendi kendimi (Bağbozumu/Ferdi Tayfur)
Eylül, bağbozumu… Eylül, hüzün mevsimi…
Yıllar sonra – Eylül ayının bu güzel gününde – kader bizi tekrar Mayschoss köyüne götürdü, burada ‘Devekuşu Tavernası'(mevsimlik işletmelere verilen yerel isim) olarak bilinen yerde ferahladık ve sonunda pastamı elime aldım. Bu içecek her yerde gerçekten farklı bir şekilde adlandırılıyor: Federweisser, Brauser, Sauser ve Avusturya’da Sturm. Ama yine de yolda bir bardak şıra içip, yanında bir parça tart yemeyi bin kat daha güzel bulurum. Sevgili eşim, bağcıların açtığı stantların bu yıl Mayschoss’tan itibaren başladığını bildiren Japon yürüyüşçüden sonra hayal kurmadığımı öğrendi! Ekim ayı sonunda, renk cümbüşü başlayınca tekrar yürüyüşe çıkacağız. Ama bu kez Mayschoss’ta konaklayacağız.

Mayschoss Tren Garı
Bugün, yüreğimizi yeşile boyamak istiyoruz ve Mayschoss’taki tren garında başlayan bir güzergâh seçtik. Güzergâh gerçekten istasyon binasında başlıyor (bu arada, bina içinde sadece restoran bulunmuyor, aynı zamanda Ahr vadisini çok seviyorsanız ve uzun süre kalmak istiyorsanız, kiralayabileceğiniz bir konut da var), bu yüzden köyü şimdilik gör(e)meyeceğiz.
Yarım ay çizerek ilerleyen çakıllı bir yol bizi yokuş yukarı çıkarıyor. Ve ilk hedefimizi uzaktan görüyoruz. Saffenburg harabeleri, kayalık bir platonun üzerinde yükseliyor ve kale kalıntılarına daha yakından bakmak için üzüm bağları boyunca ilerleyip, belli bir düzeye tırmanmak gerekiyor. Muhtemelen Ahr Vadisi’nde inşa edilen en eski kale o. Ancak görülecek çok az bir şey kalmış. Birkaç yıkık duvar kalenin eski boyutları hakkında fikir veriyor.
Ahr vadisini kuşatan taraçaların manzarası gerçekten büyüleyicidir. Buradan yürüyeceğimiz yolun izlerini görebiliyoruz. [Serin bir tünelden geçip, kale etrafını dolanarak kestirmeden yürüyüşe katılanlar da oluyor tabii.] Bu arada, aynı muhteşem manzaraya, kalıntıların hemen yanı başında otlayan birkaç keçi eşlik ediyor. Akan derenin şırıltısı kulakları okşuyor. “Her günün değeri, ondan aldığın tatmin kadardır, bir nebze bile fazla değil. Gerçekten umut bağlaman ve gerçekleştirmeye çalışman gereken şey ‘daha iyi bir yarın’ değil, ‘farklı bir bugün’dür.” diyor Bauman, Iskarta Hayatlar’da. İlk kez hak veriyorum ona… Doğru söze ancak ‘doğru’ denir!

Mayschoss’a varmadan önceki demir kapı
Vadiye girer girmez, dünyayı geride bırakıyoruz. Ağaçlar, bulutlar ve rüzgar, ırmağın serin hışırtısı. Kıyılarında kavaklar, söğütler ve kızılağaçlar. İlkbahar başlarken ve sonbahar biterken ormanlar fırtına çıkınca titrer ve geceleri ağaçlar gök gürültüsü altında inlermiş. Vadi o kadar geniş değil, her iki tarafında ormanlık yamaçlar var. Sonbaharın gökyüzünde yaktığı kızıl meşale, Eylül ayında asma yapraklarında alev alev tutuşuyor. Akşam erken oluyor ve hava rutubet kokuyor. Gün batımından önce gümüş sis vadiye çöküyor… Dağın savrulan külleri bu sırada vadiye yayılıyor, sararan yapraklar al renklere boyanıyor. İşte tam o zaman akşamlar, yaprakların dökülmesi ile kar yağışı arasındaki vakit, yaz mevsimindeki orman alacakaranlığından daha sessiz ve ürkütücüdür. Kuşlar ötmez, bülbüller şakımaz, köstebek sesleri duyulmaz olur. Kasım ayında rüzgar genellikle kar kokusunu da birlikte getirir. Ve kış kapıya dayanınca, vadi de ıssızlaşır. Vadinin gerçek sahipleri olan hayvanlar, bitkiler ve sular bayram eder. Vadide kış sert geçerken, rüzgar keskin ve soğuk eser. Yıldızlar gökyüzünde buz gibi parıldar. Seni koynunda ısıtacak bir tek sevgili kalır yanında.

Ama biz, güz yaklaşırken, kavak ve söğütlerin yapraklarını dökeceğini sezer ve huzursuz oluruz. Milyonlarca örümcek gümüş iplerini fırlatır ve sabah erkenden çiy damlaları ağlarına takılır; güneşin ilk ışıkları asmaların altına yansır. Yılın bu ayında vadiye yürüyüş yapanları sessizlik, dinginlik ve huzur karşılamaktadır.
Ve aniden ağaçların tepesinde güvercin uçuşunun neden olduğu kısa bir alkış, çalılıktaki çıtırtılar, ağaçkakanın aşk çağrısı… Hepsi güzün ilk muştuları.

Güz günlerinde bir şey aramak için vadiye gelen herkes mutlaka bir şey bulacaktır. Böyle günlerde içinizi tuhaf bir duygu kaplayabilir, o bir düş ama yine de somut bir gerçeklik hissi, sadece önümüze serilen vadide aranabilecek bir gerçeklik. Bitki örtüsünün ve hayvan türlerinin çeşitliliği nefesimizi kesecektir, eğer görebilir ve duyabilirsek…

Ya gökyüzü? Sanki kehribardan oyulmuş gibi tepemizde asılı duruyor. Sadece karanlık basınca, saydam bir şekilde büyüyen ay, vadiyi bir masal dünyasına çeviriyor. Orman içlerinde muhteşem bir senfoni çalınıyor adeta. Güneş doğarken ayrı bir ihtişam, batarken ayrı bir görkem…Bilin ki, sessiz geçen tek bir an yok doğada…

Saffenburg Kalesi ve Mikail Şapeli karşılıklı duruyorlar
Filozof Heraklit, tefekkür ederek kendini nasıl bulacağını bildiği – dünyaya yön veren – bir aklın parçası olarak gördü. İç görüden ziyade bilgi konusuyla ilgiliydi. İnsana odaklanmadı, kaderini asla kurtulamayacağı yeryüzünün aklına bağladı. Bu düşünür, geride ekolojik bir anlayış bıraktı. Ekolojik düşünceye ilk yaklaşımı kozmik birlik arayışı ile nesneler ve varlıklar arasında kurduğu doğal bağdır. Sürekli değişen bir dünyaya, “ebedi oluş” döngüsüne inanıyordu. Ona göre her şey “durağan” bir hayaldi ve her şey sürekli değişiyordu. Bu “değişimi” en ünlü fragmanında şöyle dile getirdi: “Aynı nehre iki kez giremezsiniz”.

Ancak Heraklit’in asıl savı şudur: “Doğa kendini gizlemeyi sever”. Bu cümle ekolojik bir gerçekliktir. Zira doğada olup bitenler çoğu zaman algılanamaz, derin süreçler gizlice gerçekleşir. Mantarlar ve ağaçlar, böcekler ve bitkiler arasındaki ortak yaşam, çoğunlukla insan gözüyle görülmez.
Doğa kendi başına bir olaydır, döngü yüzünden her şey değişir! Hiçbir şey katı ve sabit değildir, her şey bir büyüme ve bozulma sürecidir.

Heraklit, ekolojik düşünceyi felsefeye dahil eden ilk filozoftur. Ayarlar ve uyumsuzluklar; ve her şey bir olur ve o bir, hepsi olur. Ekolojik sistemin temelini döngü ve enerji akışı oluşturur. Bu düzen ve onlarla birlikte doğanın kendisi, aynı nedenle her zaman bir değişim halindedir. Doğa durgunluk bilmez, sürekli değişir. Bugün benzersizdir ve seyri diğer günlere benzemez; hiçbir yıl öncekiyle aynı değildir; denizler bile yer değiştirmekte, yüce dağlar hareket etmekte ve her canlı sürekli devinim içinde yaşamaktadır, çünkü “attığımız her adımda nehir yeniden temizlenir!”

Bugün mutluluk evinin ilk kiracısıyız sanırım. Yol üstünde açık büfe ikramlar sunan bir barınak (aslında neredeyse gerçek bir ev) açık. Mayschoss-Altenahr kooperatifi tarafından işletiliyor. Bir köşede sessizce oturup Ahr vadisinin muhteşem panoramasını izlemek bir ömre değer. Bu görkem asla unutulmaz, bellekten silinmez. Barınak, Eylül ve Ekim ayları boyunca hafta sonlarında konuklar ve yürüyüşçüler için açılıyor. Sırf ortamı görmek için bile uğranılabilir.

Güç kazanmış bir şekilde yola devam ediyoruz. Kullandığımız eski patikaya kısa bir geri dönüş ve ardından Rech köyüne uzanan gölgeli Ahr vadisi yolunu takip edeceğiz. Dolambaçlı sokaklar, bağ evleri ve tavernalar köye pitoresk bir görüntü kazandırmış. Meyhanelerin mevsimlik açılmasına ve üreticilerin yalnızca yeni ürünler satmasına izin vermiş Belediye.

Rech Köprüsü ve Aziz Nepomuk Heykeli
Yeni bir tırmanışa geçmeden önce, Aziz Nepomuk heykelinin bulunduğu Rech köyünün simgesi taş köprüyü geçiyoruz. Şimdi ‘RotWineTrail’ parkuruna doğru yöneliyoruz. Kurak geçen bir yaz sonrası Bağbozumu vaktimin erken gelmiş olduğunu fark ediyoruz. ‘RotWineTrail’ yöredeki en güzel parkurlardan biri, aynı zamanda en ünlü olanı. Bazıları aşağılayıcı bir üslupla yürüyüş otoyolu diyor. Çünkü sonbahar aylarında gelen giden belirsiz, özellikle hafta sonları aşırı yoğunluk yaşanıyor. Bu yıl bir istisna oluşturuyor ama güz mevsiminde her hafta sonu ve Ahr Vadisi’nin hemen hemen her köyünde pek çok etkinlik düzenlenir ve bağ taraçalarında yankılanan neşeli bağbozumu şarkıları çalınır(dı).

Mikail Şapel’in altındaki engebeli uçurumlara ve Mikail Restorant’a
(Michaelishof) doğru ilerliyoruz. Bu kez durmayacağız. Geniş bir kavis çizerek Akropolis Kulübesi hedefi doğrultusunda yürüyeceğiz, orada ayrıca ormanlık bir alan var. Dinlenmek isteyenler için iyi bir fırsat. Ancak antik adaşı kadar yaşlı değil barınak. 1972’de Mönchberg’in zirvesine inşa edilmiş. Ama ismi neden durduk yere Akropolis olsun ki? Yunanistan’da Akropolü ziyaret etmiş olan bir Alman öğrencinin güya Mönchberg’deki manzarayı görünce şöyle haykırdığı söyleniyor: “Aaa! Burası Akropolis’ten daha güzel!”
Bu rivayet doğru mudur? Söylentinin gerçek olup olmadığı hiç önemli değil, ama çarpıcı bir manzara önünde olduğumuz kesin. Tarih böyle kurgulanıyor işte; insanlar istedikleri şeye inanıyorlar sadece… Anlatının sonradan uydurulan bir hikaye olması büyük bir ihtimal. Güzergah üzerinde neredeyse her kavisten sonra bir öncekinden daha güzel bir manzara ile karşılaşıp şaşırabilirsiniz. Dikkatsiz biri kolayca yanlış yola sapabilir ve yol isteksiz uzayabilir.

Bu bizim başımıza gelmiyor ve toplamda yaklaşık 9 km sonra, gidiş-dönüş yolculuğumuzun varış noktası olan Mayschoss’a tekrar yaklaşıyoruz. Bir doğa gezisinde uymamız gereken çok önemli bir kural vardır: Keyfinize bakın, acele etmeyin, yere oturun, kalp gözünüzü açın ve doğayı hayranlıkla seyredin! Ve işte o an geldi; gür yeşil alanlar, üzüm bağları ve Ahr deresi ile çevrili Saffenburg kalesi manzaralı konuma veya güzergâh üzerindeki en güzel seyir noktasına çok az kaldı. Orada – bu patikanın tam ortasında – sizi paslı demir bir kapı karşılayacak! Ve ayaklarınız ister istemez yerden kesilecek, çünkü burası aynı zamanda vadinin en yüksek tepesidir, bu nedenle yol rahat sayılabilir ve bir süre sonra tekrar aşağı iner.

Bağların arkasındaki Aziz Nikolaus Kilisesi
Günün saatine bağlı olarak, öğle veya akşam yemeği için dışarı çıkarsanız, bir süre sonra önünüze çıkacak olan Michaelishof’un terasında dinlenebilir, çayınızı içebilirsiniz. Buradan köye tekrar geri dönünüz ve üzüm bağları arkasındaki kiliseye doğru ilerleyiniz. Her şeyin son derece düzenli ve temiz olduğu bir köy bulacak ve bir şehirli olarak kesinlikle çok seveceksiniz… Bu arada, köyün bir başka unvana daha sahip olduğunu öğreniyoruz. Dünyanın en eski kooperatiflerinden biri burada kurulmuş. Tabii üzüm yetiştiricileri tarafından… Bölgenin tek geçim kaynağı bağcılık. Özellikle kırmızı şarap üretiyor ve yurtdışına ihraç ediyorlar. Burada çıkan yerel gazetelerin birinde okudum: Türkiye, dünya üzüm üretiminde 3. sırada bulunuyor. Yani Almanya’nın 5 katı üzüm yetiştirme imkânına sahip. Ancak ekonomik açıdan dünya sıralamasının en sonunda yer alıyor. Halbuki katma değer yaratma imkanı geniş bir alan bağcılık. Örneğin; evimizde zeytinyağına eşdeğer üzüm çekirdeği yağı kullanıyoruz biz…Yöre halkının insanı yönü Toroslarda ya da Kazdağlarında yaşayan Türkmenlerden çok farklı değil. Düzgün insanlar. Geçen yıl katıldığım Bağ Bozumu Şenlikleri’nde bu durumu yeniden gözledim ve tarihi bir olayı hatırladım: Papa II. Pius, İstanbul’un fethinden sonra Almanları Haçlı Seferi düzenlenmesi konusunda ikna turuna çıkmıştı. Regensburg ve Frankfurt şehirlerinde 3’er saat süren ünlü “Türk Konuşmaları” yapmış, Almanlara ilk kez ‘Vos Germania’ (Ey Cermenler!) şeklinde hitap etmişti. İyi bir hatip ve şair olan Papa II. Pius, konuşmalarında ‘Almanlık eşittir Hıristiyanlık’ denklemi kuruyor(İsmet Özel’in kulakları çınlasın!); Almanları ‘Hz. İsa’nın Askerleri’ olarak niteliyordu. Peki, Alman soyluları bu söylemi yediler mi? Hayır. Çünkü bir söylenti de olsa Cermenler ile Türkler’in akraba olduklarına inanıyorlardı. Hayal kırıklığına uğrayan Papa Almanya’ya küstü ama Vatikan aynı siyaseti sürdürdü ve 16.yüzyılın başından itibaren ‘akrabalık’ bir ‘düşmanlığa’ evrildi. Günümüz Alman aydınları bu olayı bilirler ancak kafalarına hemen şu soru takılır: Peki, bu Türkler(Tyrk) kimdir? Tabii ki Anadolu’da yaşayan bizler değiliz! Konu uzun, kaynak çok. Arkeolojik bağlamda bile somut belgeler mevcut.

Bu yıl pandemi nedeniyle hiçbir köyde ‘Üzüm Güzeli’ seçilmemiş. 2019 yılında seçilenlerin süresi bir yıl uzatılmış. Bizde mecburen geçen yılın anılarıyla avunduk. 40, 50 ve 60 yıl önce seçilen güzellerin geçit törenlerindeki heyecanlı hallerini anımsadık. Neşe ve canlılık belirtisi gösteren bir geleneğe sımsıkı tutunmuşlardı. Hayat dolulardı. Batı dünyası Bacon’dan başlayarak(16.yy.) dini aşırılıkların toplumun ve bireyin mutluluğu ve gelişimine engel olmasına çözüm aramıştır. Evet, toplumsal sıçramalarda veya iktisadi kalkınmada dinin hızlandırıcı etkisine olan atıflar (Durkheim+Weber) malum. Ancak Ortadoğu dinlerinin dünya hayatına bakışı da az çok bilinmektedir!

Güçlü bir tarihe ve derin bir anlama sahip olan bu gelenek sadece üzüm toplamaktan ibaret değil elbette. Her kültürün bağ bozumunu karşılama ve kutlama anlayışları farklı olsa da ortak olan şey kutlama, umut ve berekettir. Toprağın tarihi, en çok hasat günleriyle şenlenen harmandır. Bağ bozumu da bu coşkunun en tantanalı olanıdır. Derler ki eskiler, bağ bozumu geldiğinde üzümler gelin olur. Gerçekten gelinlik kızlar beyaz elbiseleriyle ortalıkta hemen göze çarpıyorlar.

Bağ Bozumuna giden yerliler

Bağ Bozan yerliler
Are Kalesi kalıntılarını geçerek arabamızı bıraktığımız Altenahr’a iniyoruz. Ahr’ı güney yönünde geçip Altenahr’ın girişindeki Şeytan Kovuğu’na* çıkmaya başlıyoruz. Patika, Ahr Yürüyüş Yolu’nun(Ahrsteig) bir parçası ve adıyla uyumlu olarak dik, dar ve taşlık. Altenahr’ın tam yukarısında, penceresinden şirin bir kasaba manzarası sunan Teufelsloch’a zar zor ulaşıyoruz. Ahrsteig işaretlerini özenle takip ediyor, Ahr deresinin altımızdan akıp geçmesine izin veriyoruz.

Ahr vadisini baştan aşağı dolaşan ve Mayschoss köyünde başlayan bu eğlenceli güzergahta, göz alıcı manzaralar karşısında, kimi zaman yüksek dağlarda yürüyormuş duygusuna kapıldık. Sonuçta, karışık hava koşullarında gerçekleşen yorucu ama güzel bir gezi oldu bizim için. Ekolojik açıdan bakıldığında, doğa insanın yokluğunu seviyor gibi gözüküyor, çünkü doğaya uyum sağlayamayan tek canlı odur. Bunu öğrenmek isteseydik belki başarabilirdik. Biz insanlar, doğanın dinamik süreçlerine kendimizi alıştırmalı ve bağımsız doğa gerçeğini kabul etmeliyiz. Doğanın ekolojik koşullarını gözetmek insanlara yabancı bir şey olamaz ve olmamalıdır, hatta gerekirse insanlık olmadan da var olmaya devam edebilecek bir yeryüzü için bir strateji geliştirilmelidir.

Haşiye:
Şeytan, bir gün Ahr vadisini ziyaret etmiş ve içtiği şaraptan o kadar memnun kalmıştır ki cehenneme dönmeyi unutur. Yine bir gün Altenahr’ın yukarısındaki dağda dinlenirken, yaşlı bir kadın, güzel bir bakire kılığında yanına yaklaşır. Şeytan, zarif kadını kendine çektiğinde, anında çirkin bir nineye dönüşür. Şeytan öfkeyle yaşlı kadını tutar ve onu, kayalıklara doğru fırlatır. Teufelsloch efsanesi böyle ortaya çıkar…

Alaattin DİKER

Son Yorumlar