Ayrılık Oyunları-II: Karşımızdakinin En Kötü Hâlini Ortaya Çıkarmak

Ayrılıklardan sonra en sık duyduğum cümlelerden biri şudur: “İyi ki gerçek yüzünü gördüm.” Çoğu zaman bu cümle doğrudur; insan, karşısındakinin kim olduğunu bazen ancak ayrılırken görür. Fakat kimi hikâyelerde aynı cümle karşısında biraz şüphe duyarım. Çünkü o hikâyelerde görülen şey gerçek bir yüz değil, aşırı zorlanan bir insanın kriz hâlindeki çehresidir; kendiliğinden doğmamış, ortaya çıkarılmıştır.

İlk yazıda, ayrılabilmek için kendileri kötüleşenleri anlatmıştık. Kimileri ise bu işi tersinden yapar; kendisi kötüleşmez, karşısındaki insanın en kötü hâlini ortaya çıkarır. İlk oyunda kişi kendisini terk edilecek birine dönüştürüyordu; bu oyunda partnerini terk edilebilir birine dönüştürür.

Böyle bir kişi ilişkinin bitmesini istiyordur; fakat ortada apaçık bir ayrılık nedeni yoktur. Sevgi azalmıştır, gelecek planları uyuşmuyordur, birlikteyken eskisi kadar canlı hissetmiyordur. Bunların hiçbiri ona yeterli gelmez.

Çünkü bu kişi yalnızca gitmek istemez; haklı çıkan taraf olarak gitmek ister.

Bu yüzden karşısındaki insanın en kötü hâlini çağıracak bir ortam hazırlar. Hassas noktalarına dokunur, onu kıskandırır, söylediklerini çarpıtır; bir gün yakın, ertesi gün uzak davranır. Karşısındaki açıklama istediğinde onu bunaltıcı olmakla, sakin kaldığında ilgisizlikle suçlar. Partner artık ne yaparsa yapsın suçlanacağı bir düzenin içindedir. Sonunda öfkelenir; sesini yükseltir, ağır sözler söyler, belki de ilişki boyunca hiç göstermediği bir yanını gösterir. Ayrılık gerekçesi artık hazırdır.

Ben bu ayrılma biçimine “ayrılık davası hazırlamak” diyorum. Kişi bir yandan ilişkiyi sürdürüyor gibi görünür, bir yandan dosyayı kabartır; delil toplar, tanık edinir, delil çıkmadığında suçu kendisi üretir. Gün geldiğinde ayrılık bir karar gibi değil, bir mahkeme sonucu gibi açıklanır; suçlu bellidir, mağdur bellidir, hüküm okunmuştur. Üstelik bu dosya çoğu zaman bilerek hazırlanmaz; kişi dava açmaya hazırlandığının farkında olmaz, kendini yalnızca kırgınlık biriktiren biri olarak görür.

Bir kadın düşünelim. Bir süredir erkek arkadaşıyla devam etmek istemediğini biliyor; fakat bunu açıkça söylemek ona bencilce geliyor. Adamın, ayrılığı haklı gösterecek belirgin bir kötülüğü de yok. Bu yüzden ayrılma isteğini kendine bile tam olarak itiraf edemiyor.

Bir süre sonra adamı sınamaya başlıyor. Başka erkeklerden söz ediyor, mesajlara saatler sonra cevap veriyor, birlikte yaptıkları planları son anda iptal ediyor. Adam rahatsızlığını söylediğinde “Bana güvenmiyor musun?” diye soruyor; adam sustuğunda bu kez “Demek ki beni hiç önemsemiyorsun” diyor. Adam giderek huzursuzlanıyor; daha çok soru soruyor, telefonuna bakmak istiyor. Bir akşam tartışma büyüyor ve adam ağır sözler söylüyor. Kadın ertesi gün arkadaşına, “İyi ki gerçek yüzünü gördüm” diyor.

Adamın kıskanç, denetleyici ve kırıcı olabilen bir yanı gerçekten ortaya çıkmıştır. Fakat bu yan birdenbire, boşlukta belirmemiştir; haftalar boyunca çağrılmış, kışkırtılmış ve beslenmiştir.

Buradaki mesele, adamın davranışını aklamak değildir. İnsan kendi davranışından sorumludur; kışkırtılmış olmak hakareti, tehdidi veya şiddeti mazur göstermez. Fakat davranışlar ilişki içinde boşlukta da doğmaz; insanlar birbirlerinin belirli yönlerini güçlendirir. Güvenilen kişi daha güvenli davranabilir; sürekli kuşkuyla karşılanan kişi ise zamanla savunmacı, gizleyici, öfkeli birine dönüşebilir.

Bazen kişi önce hükmünü verir, sonra o hükmü doğrulayacak düzeneği kurar. “Beni sonunda kıskanacak” der, “nasıl olsa öfkesini gösterecek” der, “bir gün beni kısıtlamaya kalkacak” der. Bu beklentiler tahmin olarak kalmaz, davranışı da biçimlendirir; kişi partnerini sınar, tahrik eder, köşeye sıkıştırır. Öfke bekleyen, öfkelendirecek sözü er geç bulur; kıskançlık bekleyen, kıskandıracak sahneyi kurar. Beklediği tepki sonunda geldiğinde rahatlar: “Ben zaten biliyordum.” Fakat bildiği şeyi biraz da kendisi üretmiştir.

Başka bir adam düşünelim. Sevgilisinin kendisine fazla bağımlı olduğuna karar vermiş; fakat kadın henüz öyle davranmıyor. Adam ilgisini yavaş yavaş azaltıyor. Günlerce aramıyor, ortak planlara kesin cevap vermiyor; kadın ne zaman görüşeceklerini sorduğunda “Beni bunaltıyorsun” diyor. Kadın önce sakin kalmaya çalışıyor; sonra daha sık aramaya, daha çok açıklama istemeye başlıyor. Adamın yarattığı belirsizliği kontrol ederek azaltmaya çalışıyor ve bir süre sonra gerçekten kaygılı, ısrarcı, denetleyici biri gibi görünmeye başlıyor. Adam arkadaşlarına, “Onun bu bağımlılığıyla baş edemedim” diyor.

Kadının kaygısı gerçektir; fakat adamın kurduğu belirsizlikte büyümüş ve baştan verilmiş hükmü doğrulamıştır. İnsan bazen karşısındakine bir rol biçer, sonra onu bu rolü oynadığı için suçlar; kendi içinde görmek istemediği öfkeyi, güvensizliği ya da terk etme arzusunu partnerinde uyandırır ve sorunu böylece karşısındaki insana taşımış olur.

Artık ayrılmak için “ben istemiyorum” demesine gerek kalmaz. “Sen kıskançsın” der, “sen öfkelisin” der, “seninle sağlıklı ilişki kurulmaz” der. Bu cümlelerde doğruluk payı bulunabilir; fakat bunlar ilişki tarihinin yalnızca son sahnesini anlatır, o sahneye nasıl gelindiğini gizler.

Bu oyunun asıl işlevi ahlaki rahatlıktır. İnsan bazen bir ilişkinin yalnızca uyumsuzluk yüzünden bitebileceğini kabul etmekte zorlanır; sevginin azalmasını yeterli bulmaz, birlikte bir gelecek görememek ona fazla keyfî gelir. Ayrılabilmek için karşı tarafın kabahatli çıkması gerektiğine inanır. Böylece uyumsuzluk ahlaki bir davaya çevrilir; artık iki insanın birbirine uymadığından söz edilmez, biri mağdur öbürü suçlu olur ve ayrılık bir tercih olmaktan çıkıp zorunlu bir kaçış gibi anlatılır.

Bu anlatı kişiyi suçluluktan korur; fakat kendi payını görmesini de engeller. Karşısındakinin en kötü hâlini ortaya çıkararak ayrılan kişi, sonraki ilişkilerinde de çoğu zaman benzer sonuçlarla karşılaşır ve her defasında yanlış insanı bulduğunu düşünür. Dava sürmektedir; yalnız sanık değişmiştir. Çünkü tekrar eden şey bazen seçilen insanlar değil, ilişkide kurulan sahnedir.

Şiddetin, tehdidin veya istismarın olduğu ilişkiler ise bu çözümlemenin dışındadır; orada kışkırtılmış bir tepkiden söz edilemez, şiddetin sorumluluğu her zaman uygulayana aittir.

Ayrılık için her zaman bir kötüye ihtiyaç yoktur. Bazen iki insan da iyi insanlardır, fakat birlikte iyi değildirler; bazen uyum yoktur, bazen sevgi yetmez, bazen de bir ilişki yalnızca taraflardan biri artık devam etmek istemediği için biter.

Ayrılığın sorumluluğunu üstlenmek, karşı tarafı suçsuz ilan etmek ya da kusurlarını görmezden gelmek değildir. Fakat bu sorumluluk, onu suçlu ilan etmeyi de gerektirmez.

Ayrılığın sorumluluğunu üstlenmek, gidebilmek için karşımızdakini bir canavara dönüştürmek zorunda olmadığımızı kabul etmektir.

Murat BEYAZYÜZ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir