Odyssey filminin afişinde yalnızca sırtını gördüğümüz bir adam duruyor. Mavinin ve grinin birbirine karıştığı, sisin kayalıkları yuttuğu belirsiz bir coğrafyanın içinde… Sanki yeryüzünde değil de ölüler ülkesinin eşiğinde bekliyor. Manzara, Hades’in karanlık topraklarını hatırlatıyor.
Homeros, Odysseus’u güneşin hiç doğmadığı, Okeanos’un kıyısındaki o karanlık sınıra götürmüştü. Yönetmen Christopher Nolan da aynı atmosferden yola çıkarak filmin merkezine şu soruyu yerleştiriyor:
Savaş bittikten sonra Odysseus gerçekte nerede kaldı?
Çünkü Odysseus’un hikâyesi yalnızca bir eve dönüş hikâyesi değildir. Bu, insanın kendisini kaybettikten sonra yeniden bulma çabasının da hikâyesidir.
Yaralarını Yüreklerinde Taşıyanlar
Savaş çoğu zaman kahramanları zaferleriyle hatırlatır. Oysa Nolan’ın Odysseus’u farklıdır. O, savaştan zaferle dönen bir komutan değil; savaşın yükünü, suçunu ve hatıralarını taşıyan yaralı bir insandır.
Savaş meydanında kazanılan zafer, insanın ruhunda açılan yaraları kendiliğinden iyileştirmez.
Belki de asıl trajedi burada başlar:
İnsan düşmanını yendikten sonra bile kendi içinde yenilmeye devam edebilir.
Odysseus’un gerçek yolculuğu denizlerde değil, kendi vicdanında gerçekleşir.
Unutmanın Ayartısı
Kalypso’nun adasında geçen yıllar yalnızca gecikmiş bir dönüş değildir. Kalypso ona ölümsüzlük değil, daha tehlikeli bir şey teklif eder: unutmayı.
Geçmişten kurtulmayı…
Acıyı susturmayı…
Yaşananlarla yeniden yüzleşmemeyi…
İnsanın bazen istediği şey sonsuza kadar yaşamak değil, sadece hatırlamamaktır.
Homeros’ta Lotus yiyenler, meyvenin etkisiyle yurtlarını ve geçmişlerini unutur. Nolan’ın yorumunda ise bu unutma arzusu doğrudan Odysseus’un ruhuna yerleşir.
Çünkü insan hafızasını kaybettiğinde yalnızca geçmişini değil, kendisini de kaybetmeye başlar.
Bu düşünce, Cengiz Aytmatov‘un Gün Olur Asra Bedel romanındaki mankurt motifiyle de güçlü bir benzerlik taşır. Lotus yiyenler geçmişlerini kendi arzularıyla terk ederler; mankurt ise geçmişinden zorla koparılmış insandır. Biri unutmanın cazibesini, diğeri unutturmanın zulmünü anlatır.
Fakat sonuç aynıdır:
Hafızasını kaybeden insan, kimliğini de kaybeder.

Vicdanın Sesi
Homeros’ta Sirenler bilgi vaat eder. Onların şarkısını dinleyen kişi, hakikati öğrenme arzusunun bedelini canıyla öder. Nolan ise bu motifi değiştirir. Sirenler artık meçhulün değil, geçmişin sesidir. Onlar Odysseus’a zaferlerini değil; kaybettiklerini hatırlatır.
Ölen dostlarını…
Koruyamadıklarını…
Savaşta yaptığı seçimleri…
Bu yüzden Sirenlerin sesi bir ayartmadan çok vicdanın sesine dönüşür.
İnsan bazen düşmanından değil, kendi hatıralarından kaçmak ister.
Eve Dönüş ve İç Yolculuk
Odysseus’un en büyük sınavı İthaka’nın yolunu bulmak değildir.
Asıl sınav, oraya döndüğünde artık eski insan olmadığını kabul etmektir.
ünkü savaşa giden kişi ile savaştan dönen kişi aynı değildir.
Ama yalnızca insan değişmez; geride bıraktığı dünya da değişir.
Bu nedenle eve dönüş, geçmişe geri dönmek değildir.
Kayıplarıyla, hatalarıyla ve değişmiş hâliyle yeni bir anlam kurabilmektir.
Belki de gerçek kahramanlık burada başlar. Bu noktada Türk romanındaki savaş sonrası kahramanlarla da bir yakınlık kurmak mümkündür. Tarık Buğra‘nın Küçük Ağa romanındaki İstanbullu Hoca, yalnızca cephede değil, kendi vicdanında ve kimliğinde yaşadığı dönüşümle bir kahramana dönüşür. Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı romanındaki Cehennem Topçu Cemil ise çöken bir imparatorluğun ardından ayakta kalmaya çalışan, yenilginin ve tarihî kırılmanın yükünü taşıyan subay tipini temsil eder.
Bu kahramanların ortak noktası, zafer kazanmış insanlar olmaktan çok, savaşın insan ruhunda bıraktığı izlerle yüzleşen kişiler olmalarıdır. Onlar için asıl mücadele cephede değil; savaş bittikten sonra başlar.
Christopher Nolan da Homeros’un destanını yalnızca sinemaya aktarmıyor. Onu çağımızın ruhsal ve ahlaki soruları etrafında yeniden kurguluyor.
Ortak Bir İnsanlık Hikâyesi
Homeros’un Odysseia destanı ile Türk destanları arasında dikkat çekici benzerlikler vardır. Her iki gelenekte de yolculuk, yalnızca bir yerden başka bir yere gitmek değil; insanın olgunlaşmasının ve kendini bulmasının simgesidir.
Odysseus’un İthaka’ya dönüşü ile Türk destanlarındaki yurt ve töreye dönüş fikri, farklı kültürlerde aynı özlemi dile getirir.
Bununla birlikte önemli farklar da vardır. Odysseia daha çok bireysel bir kahramanın iç yolculuğunu anlatırken, Türk destanları yurdu ve toplumu merkeze alan kolektif bir anlayış taşır. Homeros’un kahramanı zekâsıyla öne çıkarken, Türk alp tipi cesaretini töreye bağlılık ve adaletle tamamlar.
Fakat en güçlü ortak noktalardan biri savaşa bakışlarıdır.
Ne Homeros ne de Türk destanları savaşı başlı başına bir yücelik olarak görür. Savaş, bozulan düzeni yeniden kurmak için başvurulan zorunlu bir araçtır; asıl amaç ise barıştır.

Gerçek zafer, yalnızca düşmanı yenmek değil, insanın kendi içindeki karanlığı aşabilmesidir. Küçük Savaştan Büyük Savaşa Belki de bütün büyük anlatıların ortak söylediği şey budur: Dışarıdaki savaş sona erdiğinde, insanın kendi içindeki mücadele başlar. Odysseus’un yolculuğu Troya’da başlamış olabilir; fakat anlamını ancak kendi ruhunun derinliklerinde bulur. İnsanı gerçekten değiştiren şey, kazandığı savaşların sayısı değil; o savaşlardan geriye ne taşıdığıdır. Çünkü bazı savaşlar biter. Ama insanın içinde devam eden savaş, eve döndükten sonra başlar. Ve gerçek zafer, insanın yalnızca düşmanını değil; kendi içindeki karanlığı da aşabilmesidir.
Alaattin DİKER

Son Yorumlar