… Aziz Ol

İçeriye girdiğinde yüzündeki ferahlığı görebiliyordunuz. Ama bunun aksine, oturduktan sonra söyledikleriyle davranışları arasındaki tutarsızlık şaşırtıcıydı. Uzun zamandır sırtında ağır bir yükle dolaşıyormuş gibi, yükünden kurtulmuş olmanın rahatlığıyla bu denli tutarsız davranıyordu sanki. Sırtında yük varken şikâyet etmek hem ağırlığı arttırıyor hem de direncini kırıyordu belki de. Yine de onun adına seviniyordum. Belki de yeryüzünde en son sevinecek kişi ben olmalıydım. Yarısı belirsiz olan yaşamım şimdi çoğunlukla güneşli olan yere toplanacak. Belirsizlik, yerini keskin bir şekilde ikiye bölünmüş bir yaşama bırakacak. Dediğim gibi, yine de seviniyordum onun adına.

Gül yaprağı desenli fularını çıkarıp koltuğun kenarına özensizce bıraktı. Sıcaktan ve nemden ıslanmış boynunu elleriyle soğutmaya başladı.

“Bu şehirdeki her şey nem gibi yapışıyor insana. Sesler gürültülü. Görüntüler yamalı. Telaşlar biçimsiz. Yanımdan geçenlerin mutsuzlukları üzerime sinmiş sanki. Şu kapıdan içeri girdiğimde koca şehir benimle beraber eve girecek diye ödüm kopuyor.”

Böylesine önemli bir günde, yaşamımızın belki de en keskin dönemecinde böylesine sıradan konulardan konuşması beni şaşkına çevirmişti. Duymak istediklerim bunlar değildi. Başka şeylerdi. Ama konuyu da onun açmasını bekliyordum.

Ayağa kalktı, mutfağa doğru yürüdü. Yürümüyordu da sürünüyordu sanki. Biraz sonra yumuşak bir şekilde kapanan bir kapağın tok sesini duyunca buzdolabından su aldığını anladım. Yeniden salona geldi, papatya desenli cam sürahiyle. Çiçekleri sulamaya başladı. Kendi susuzluğunu gideren tarla işçileri gibi serin serin sesler çıkarıyordu. İşi bitince gelip karşıma oturdu.

“Anne…” diyecek oldum ama o benden önce davrandı. Onun ağzından çıkan sözcükler kocaman bir elin içi gibi ağzıma yapıştı. Sustum.

“Gerçekten anlamıyorum. Yeryüzünde bu kadar geniş araziler varken insanların tıkış tıkış bir şekilde daracık şehirlerde yaşamalarını anlayamıyorum. Koca dünya dururken insanlar birbirlerinin yerini daraltmakla meşgul. Neymiş efendim, medeniyet. Yesinler sizin medeniyetinizi! Kendi başına yaşayamamak medeniyet olmuş. Gördük sokağa çıkma kısıtlamalarında. İki gün marketleri kapat, insanın soyu tükenir be!”

Başka bir yerde ve zamanda olsam onu zevkle dinlerdim. Gerçekten. Eminim şu an yerimde başkaları olsa can kulağıyla dinlerlerdi onu. Ama şu an hissettiklerim, mantığımı da annemin bu konuşmalarını ve görüşlerini de yerle bir ediyordu.

“Dediklerini kabul ediyorum anne. Fakat şu an bunları mı konuşmamız gerekiyor. Yaşamımı bu kadar ilgilendiren bir konu var ve sen hiçbir şey olmamış gibi davranıyorsun.”

Bu kadar isyan edebilmiştim. Doğumdan yeni çıkmış biriyle hesaplaşmak kadar yersizdi isyanım. Neyse ki kırıcı olmamıştım. Yara almıştım, o da almıştı. Belki de birbirimize duyduğumuz güven buradan geliyordu. Derin acılar yaşamış olanlar daha az kuşkulu mu oluyorlar acaba? Belki de. Annemin bolca izlediği belgesellerden biliyorum. Timsahın güçlü çenelerine ayağını kaptırmış olan antilop kurtulanlara göre daha az tedirgin olur. Uzaktan olup biteni izleyenler bu acıyı sadece tahmin ederler. Bu yüzden tedirginlikleri çok daha büyüktür. İşte acı, bu tedirginliği de korkuyu da yok eder. Böylesine bir acının rahatlatıcılığı vardı üzerimizde. Herkes kendi acısıyla boğuşuyordu. Ama acımızın birbirine dokunması söz konusuydu. Bu yüzden annemin bana bir açıklama yapması gerekiyordu. Ben bunları düşünürken annem ayağa kalmış, çiçeklerini inceliyordu.

“Çoğu kurumuş bunların. Yeniden iyileşmeleri, açmaları epey zaman alacak. Belki de birçoğu ölecek.”

Derin bir iç çekip yerine oturdu yeniden.

“Ben burada olsaydım izin vermezdim buna. Biliyorsun değil mi?” Son cümleyi söylerken sesime dâhil olan şefkate en az annem kadar şaşırmıştım. Sanki anne olan bendim. Bendim gerçekten de. Güçlü olanın rolüydü annelik. Besleyenin, avutanın. Giderenin.

Annemin olan biteni anlatmasını beklemem gerektiğini anlamıştım. Nasıl olsa anlatacaktı. Belki de doğru zamanı kolluyordu. Belki de usta bir avcı gibi kıpırtısız bir an bekliyordu. Kullanacağı sözcüklerin en doğru hedefe varması için. Ağzından çıkacak sözcüklerin yeni bir yaranın ilk kazma izi olmaması adına erteliyordu. Tanırım annemi. O, yaşamına ilişen her şeyin hakkını cömertçe verenlerdendi. Sokağında dolaşan aç kedi olmazdı, bilirim bunu. Dört yaşındaki çocukların bilgeliği vardı onda. Canlı cansız, bütün varlıkların acı çekebileceğine inanırdı.

İkimiz de sustuk bir süre. Ben henüz susmanın bütün hallerini öğrenmemiştim. Zihnimde dolanan sözcükler, ağzımı kapatsam da parmaklarımdan, dizlerimden taşıyor, bir yolunu bulup annemin algılarını rahatsız ediyordu.

“Aç mısın anne?”

“Bak, ne yapalım biliyor musun? Dışarı çıkalım. O zamana kadar iyice acıkırım. Sonra da bir yerde oturur kahve içeriz.”

“Olur anne.”

Hemen ayağa kalkıp hazırlanmaya başladım. Hem kendimi iyi hissetmek hem de annemin estetik bir terazi olan gözlerine hitap etmek için epey uğraştım. En sonunda annemin doğum günümde aldığı çiçekli elbisede durdu karar ibrem. Salona geçip beklemeye başladım. Anlaşılan, annem de karar ibresini en doğru yerde sabitlemek için uğraşıyordu. Salona girdiğinde bir çiçek yürüyor sanırdınız. Küçük bir kız çocuğu gibi uğurböceği desenli bir taç takmış, parmaklarında papatyalı bir yüzük, boynunda kırlardan toplanmış çiçek dalları gibi görünen rengârenk bir kolye, üzerinde upuzun ve her çiçekten desenlerin olduğu bir elbise. Annemi bildim bileli hep böyleydi. Ölümü bile bu yüzden severdi. Toprağa dönüşecek ve onlarca bitkinin köklerine sımsıkı sarılacak. Giyimi de bunun provasıydı sanki.

“Çok güzel görünüyorsun anne.”

“Sen de öyle çiçeğim. Hayde, çıkalım.”

Annem günlük hayatın dışına çıktığında, yani yaşamını yalnızca kendisi için harcadığı zamanlarda köyünü, çam ormanlarının kokusunu, derelerin şırıltısını, demli çayın buğusunu, bağını ve bahçesini şehre taşırdı. Demek ki yaşamını kendisi için harcadığı bir günü yaşıyordu. Çünkü Karadeniz yemeklerini yapan bir yere gelmiştik. Kafamdaki sorular da böylece kendi cevaplarını almış oldular. Yalnızca annemin dilinin düğümünü çözmesini bekleyecektim. Yaşamı iliklerine kadar hisseden birini sorularla, gereksiz açıklamalarla bölmek olmazdı. Ona yalnızca eşlik etmem gerekiyordu.

Acele etmeden yedik yemeğimizi, yemeğin içinde bulunan bütün malzemelerin tadını tek tek almak istercesine. Sonra da hepsinin bir araya gelerek oluşturdukları ortak tada varana dek. Annemin yaşam felsefesiydi bu. Gün içinde yaşadığı bütün duyguların hakkını vermeyi amaç edinmişti adeta. Hüzünse hüzün, sevinçse sevinç, ayrılıksa ayrılık… Bütün duygular onun hasat mevsimiydi. Yürürken sanki sadece bu eylem için var olmuş gibi, bütün varlığıyla yürürdü. Konuşurken bütün sözcüklerin tadını alıyormuş gibi görünür, yüzü şekilden şekle girerdi. Şu an yemeği yerken bu yaşam felsefesini bütün ayrıntılarıyla uyguluyordu.

Nihayet yemeğimizi yemiştik. Garsonun çay teklifini anneme fırsat vermeden keskin bir şekilde reddettim. Artık annemin konuşmasını istiyordum. Lokantadan çıkıp denize yakın bir çay bahçesine geçtik. Annemin fırsat buldukça geldiği yerlerden biriydi. Her taraf çiçekler içindeydi. Anneme benziyordu burası.

Biraz sonra bizi fark eden garson güler yüzle geldi masamıza. Kahve istedik. Annemle bu mekânın sıkı ilişkisini kavrayacaktım çok geçmeden. Kazım Koyuncu’nun Tsira şarkısı çalmaya başladı. İkimiz de çok uzaklara gitmiştik. Ta Sarp’a kadar belki de. Çoruh’un sesini duyuyorduk. Kayalıklara vuran Karadeniz’in isyanını… Horona dizilmiş çamların sevincini biraz da. Annemin sesiyle kendime geldim yeniden. Arınmış olmanın yorgunluğunu taşıyordum kalbimde.

“Çiçeğim, biliyorum bugün olan biten her şeyi duymak istiyorsun. Hakkındır. Konuşacağız ama senden sadece bir şey isteyeceğim.”

Hem annemin konuşmaya başlamasına sevinmiştim hem de altına gireceğim yükün ağırlığını hissetmeye başlamıştım üzerimde.

“Tabii ki annem! Nedir istediğin?”

“Bu konuyu bir daha konuşmayalım. Son kez, burada konuşalım bitsin. Acımızı sözcüklerle beslemeyelim. Bırakalım suskunluğun kuytularında çürüyüp gitsinler.”

İtiraz edemezdim. Annem elimi tutup en hüzünlü sesiyle konuşmaya başladı.

“İnsan, derin bir yalnızlık içindedir. Sınırlarını kendisiyle çizdiği. Unutkanlıktan ve hissizlikten mayalanmış. Sonra gitmekten. Etrafı nasırlaşmış bir yara gibi. Acı çekmemek uğruna ölü etten bir şahsiyet kazanmış. Onulmaz bu yara, kendisini besleyen bütün can damarlarından koparılmış. Acı, giderek yok oluyor. Kendisiyle beraber yurdunu da yok ediyor. Yeşerdiği vatanı. Beslendiği ruhu. Gidecek bir yeri kalmıyor sonra. Ve yaşam, bundan sonra bir tekrara dönüşüyor. Bir önceki tekrarı tüketen, kendisine yabancılaştıran bir devinim. Bundan daha büyük eylemsizlik olamaz. İnsan, canlı taklidi yapan bir ölüdür. Düşün ki o yarasın. Bir kalp gibi atıyorsun orada, ölü etin merkezinde. Tek yaşam belirtisi sensin. Belki de yara kalmaya razısın. Neden? Çünkü yaşıyorsun. Sözcüklerin çok ötesinde, bir eylemin parçasısın. Hatta eylemin bizzat kendisisin. Şimdi soruyorum sana: O yara olmak mı, ölü ete dönüşmek mi? Hangisi? Ben yara olmayı seçtim. Giderek irin toplayan, sancıya dönüşen, en derin uykuda bile yerinden sıçratan. Hafızanın diri kalması için bu gerekiyor. Bu seçimi bunun için yaptım işte. Bir çiçeği sulamaktan aciz olan, benim ruhumun ne kadarını görebilir? Kısacık yaşamımı bir yansıma ya da bir gölge olarak yaşamak kendime kötülük değil midir? Kendime bir iyilik yaptım ben. Ertelenmiş bir iyilikti. Kendi dalına yaslanan bir ağaç olmayı tercih ettim. Dal çürük mürük fark etmez. Zayıf olsun, önemsiz. Ama benim dalım. Kendimden. Toprağımdan. Varlığımdan. Birilerinin gözünün içine bakarak yaşamaktan yoruldum, anlıyorsun değil mi? Kendi içime eğilip orada yaşamak istiyorum. Yalnızca seninle.”

İkimiz de gözyaşlarımızı tutmak için çabalıyorduk. Ama annem son cümleyi söyleyince bu çabamız boşa gitmişti. Annemin iki elini de aldım, buz gibiydiler. Derin bir sevgiyle öptüm. Yıllardır anlaşılmamanın sancısını çekmişti elleri. Bir kadın en çok elleriyle acı çeker, biliyordum annemden. Yalnızca bir şey soracaktım anneme. Kırk kilitli bir cevap verse de ömür boyu susacaktım. Buna razıydım ben.

“Çiçek annem, hâkime ne dedin peki? Yani onu nasıl ikna ettin?”

“Sadece bir cümle kurdum orada.”

Sustum. Onun konuşmasını bekledim.

“Çiçeklerimi sulamıyordu.” dedim.

Zafer Çarboğa

Bursa/2022

 Zafer Çarboğa 

    • 1984 doğumlu.
    • Daha önce arkadaşlarıyla beraber çıkardığı iki dergide editörlük yaptı.
    • İlk öykü kitabı 2019 yılında, ikinci öykü kitabı 2021 yılında çıktı.
    • Şu an Bursa’da öğretmenlik yapıyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir