Ne zaman kar yağsa memleket bir hallere bürünürdü. Köyümüzde karla beraber çok şey değişirdi. Kıyafetler, halılar, yollar, ayakkabılar ve sohbetler… O gece masallar da renk değiştirirdi.
Kar, aylardır yağmayı özlemiş de zor zapt edilmiş gibi yağardı. Sabırsızca düşerdi alaşağı. Sağanak sağanak dokurdu dünyayı. Gece vakti, elektrikler kesik olurdu kar yağdığı ilk gün. Yün yataklarda annemin etrafında kümelenip başlardık dinlemeye.
“Hiç unutmam o günleri…” diye başlardı anlatmaya. Meraklanırdık. Pür dikkat kesilirdik.
“Kar yağıyordu. Diz boyu. Geceden başlamıştı kar. Köydeyiz. Yol yok, iz yok.”
Ağrı’nın en ücra köylerinden birinde hayata tutunmaya çalışırdık. Her mevsimin ayrı bir zorluğu olsa da biz en çok kışın anlardık çaresizliğin, fakirliğin nasıl bir şey olduğunu. Yaşamak dedikleri şeyin sadece nefes almak değilse eğer; yaşamadığımızı en çok kar yağınca hissederdik. Kardeşim Bekir yanımda uzanmıştı, onun hemen yanında en küçüğümüz Gönül vardı. Annemin öbür tarafında ablam Feride, onun yanında Gönül’ün bir büyüğü Resul vardı. Hiçbirimizde çıt yok.
“Sancılarım baş gösterdi.” dedi annem. Gözlerimiz kapalı. Heyecanla bekliyoruz her kelimeyi.
“Öyle ki dayanacak gücüm kalmadı. Çocuk ters gelmiş meğer!”
Birden herkesin benden tarafa baktığını hissediyorum. Karanlığı delen kesici bakışlar çullanıyor üstüme. Yaşı ve niyeti ne olursa olsun, her olayın bir kusurlusu var ya. İşte bu olayda zanlı, çıkış yolunu bulamayan bebeydi. Bir suçlu gibi yorganın içine sürükleniyorum.
“Hasret ana tüm kuvvetiyle karnıma bastırıyor. Tonlarca ağırlığın altında kalmış gibi eziliyorum. Çaresizim. Tere batmış her yanım.” Ben de terlemeye başlıyorum. Bir kabahati işlemiş de yıllardır kokusunu taşır gibi suskunluğa batıyorum.
“Kadını şehre götürmek gerek. Yoksa içindekiyle birlikte ölecek!’ dedi Hasret ana,” diyor annem. O da terlemiş anlatırken. Ölümün kıyısına vurur gibi, aynı acıyı yeniden yaşar gibi anlatıyor mübarek. En yakın kasaba on km uzaklıkta. Araç yok, telefon yok, telsiz yok, öyle ki çok kar yağdı mı elektrik bile yoktu.
“Babanız da şansa evde yok!” diyor annem. Baba kelimesinden sonra biraz duraksıyor.
Hayallerimizde bir reklam arası kesiti gibi karıncalı geçiyor babam. Babamı evde çok nadir görürdük. İstanbul’da çalışırdı. Sanki İstanbul’da çalışan bir memurun yıllık izinlerini gelip bizde harcaması gibi bir şeydi. Hâlbuki inşaatçıydı benim babam. Herkesin babası gibi birkaç ay gitmese de olurdu. Ya da birkaç koyun alıp yıllarca oyalanıp gitmeyebilirdi de. Yeter ki bizimle kalmak istesindi. Yapmazdı o, yapmadı!
Annem ne zaman doğum yapsa, doğumun ikinci ayı gelirdi. Bize çok pahalı oyuncaklar, anneme de en güzel kıyafetler getirirdi. Unuturduk her şeyi. Birikmiş kinimiz elimize aldığımız oyuncakların neşesinde kaybolurdu. Yirmi gün boyunca krallar gibi yer içerdik. Yirmi birinci gün krallığımız biterdi. Deniz manzaralı bir rezidanstan bodrum katına inmiş gibi olurduk. Acıtırdı. Gittiğini yatağının boşluğundan değil, annemin kanlı gözlerinden anlardık. O gidince annemin göbeği yavaş yavaş şişer, aynı şeyler tekerrür ederdi. Azar azar kin tutardık. Her kış ölüp, ilkbaharda sümbüllerle beraber yeniden dirilirdik!
“Çağırdılar Resul babayı. Durum hakkında malumat verildi. Yaşlı olmasına bakmayın dağ gibiydi.” Resul’ün göğsü kabarıyor. Derin bir oh çekiyor. Yorgan göğsünden aşağıya düşüyor. “Kızağı çıkardı Resul baba. Battaniye koydu. Oturdum üstüne. Daha başlamadan yolculuk ağzım gözüm kar içinde. Parmaklarım donuyor. Böyle bir bahoz(fırtına) yok!”
Gönül su istiyor. Ablam kalkıp bir koşu da su getiriyor. Lıkır lıkır suyunu içiyor Gönül. “İmkânı yok gitmeye, kalmaya da. İki arada bir derede sıkışıp kaldım. O an öyle çok istedim ki ölmeyi!” diyor annem. Çatallaşıyor sesi. “Bir su da ben alayım Feride’m.” diyor. Bir sihrin büyüsünü bozmak istemeyen ablam ikiletmeden yapıyor söyleneni. Suyunu içiyor annem. Ağzının kenarını siliyor. Giriyor yatağa tekrar. “Ölüm, bazen isteseniz de çok uzak kalıyor size. Öyle yakın olduğunu sanmayın. İstenilen şey ölümse bile bazen naza çekiyor kendini. Ya da büsbütün uzaklaşıyor.” Karanlıkta annemin gözlerinden düşen yaşların şıp şıp sesini duyuyorum. “Çaresizce gitmeye karar verdik. Deden önden kızağı çekiyor. Kar diz boyu. Kar acayip yumuşak. Kar ölüm gibi sessizce yutuyor insanı. Yarısına kadar içine çekiliyor dedeniz. Böyle giderse ikimiz de öleceğiz.” Resul, dedemin rolünü devralmışçasına yumruklarını sıkıyor. Yorganın altında tepiniyor. Kızağı çekiyormuşçasına didiniyor. Yoruluyor. Derin derin soluyor. “Evden uzaklığımız yüz metre ya var ya yok durduk. Tam her şey bitti derken Allah’ın merhameti tecelli etti.” Hepimizin dudağında bir gülümseme yerleşti birden. Olmasını istediğimiz şeyin gerçekleşmesi adına aynı kutsala tapanların, aynı totemi yapanların yaptığı gibi; o ortak hislerden birini yaşamak adına kulak kesildik.
“Karın içine minik bir ses düştü. Düşmesiyle bağırması bir oldu. Dedeniz koştu sese.” Derin bir nefes alıyoruz. Resul gururlu. Başımı yorganın içinden ağır ağır çıkarıyorum. “Bahoz” diyor annem bir daha, benden tarafa dönerek, “Kendi adını kendin koydun, Bahoz!” diyor.
Recep TURAN

Son Yorumlar