Bankacı Ruhi Bey

Not: Gerçek bir yaşamdan esinlenerek yazılan bu hikâyeyi özellikle ebeveynler ve eğitimci meslektaşlarımın sabırla ve dikkatle okuması dileği ile…

Ilık bir pazar sabahıydı. Pencerenin pervazına bir serçe kuşu kondu. Kenan, bir süre onu seyretti. Yanına doğru yaklaşınca kuşcağız kanatlarını çırparak havalanıverdi. Evlerinin az ötesindeki tepenin sırtında iç içe geçmiş gelişigüzel dizilen apartmanlara baktı. Neredeyse damdan dama atlayacak kadar yakınlardı. Başını yukarı kaldırdı, gökyüzündeki kurşuni bulutların güneşe yol açmak için usulünce etrafa dağıldıklarını gördü. Zor olsa da denizdeki vapurları görebiliyordu. Rıhtımdaki insanlar bir eşya yahut bir gölgeymiş gibi öylece duruyorlardı. Bu kez evlerinin önündeki koyu yeşil çimlerin arasına serpiştirilen papatyalara takıldı gözleri. Baharı müjdeleyen çiçekler tavus kuşu gibi rengârenklerdi. Sitenin duvar kenarlarındaki elma ağaçları çoktan çiçek açmıştı. Pencerenin en soluna burnunu dayayıp baktı. Top oynayan çocukların bir bölümünü ancak görebiliyordu. Arkadaşı Rasim de oradaydı. Neşe içerisinde oynayanları görünce bir anda kendisini de oyunun içerisinde düşünmeye başladı.

Seyircilerin gözü hep ondaydı. On numaralı renkli, çizgili formasıyla tıpkı Maradona gibi çalımlar atarak ilerliyordu. Kavis çizerek yol aldığı ilerleyişini bir çelmeyle ancak durdurabilmişlerdi. Ceza alanında olduğu için hakem tereddütsüz penaltı çizgisini göstermişti. Penaltıyı o kullanacaktı. Ne de olsa takımının en iyi oyuncusuydu. Kenan, dizini kırıp yere çömeldi önce. Kramponlarının bağcıklarını bir çözüm daha bağladı. Amacı biraz zaman kazanıp heyecanını yenmekti. Bağlama işi ne de çabuk bitmişti. Yavaşça ayağa kalktı. Çimi ayağının ucuyla düzeltti. Topu penaltı çizgisinin üzerine koymadan önce eliyle birkaç kere çevirdi. Ardından gerilerek geriye doğru birkaç adım attı. Seyircilerin gözleri hep üzerindeydi. Bu durumdan memnun olmadığı söylenemezdi fakat bu memnuniyet aynı zamanda bir sorumlulukta getiriyordu. Hakemin düdük sesiyle birlikte topa doğru hızlıca koştu. Nereye vuracağını öncesinden düşündüğü için hiç de zorlanmamıştı. Yalnız kaleci köşeyi tahmin etmesine rağmen yakalayamamış, top tam da çatal denen yerden ağlarla bütünleşmişti. Takım arkadaşları tarafından omuzlardaydı. Bu övgüyü fazlasıyla hak ediyordu. Zira atılan gol takımını beraberlikten kurtarmakla kalmamış onlara kupayı da kazandırmıştı.

Seyircilerin alkışları ve tezahüratları arasında duyulan kapı zili bütün muhayyilesini altüst etti. Annesi mutfaktaydı. Babası da kapıyı açmadığına göre gazete okuyor olmalıydı. Ruhi Bey, her pazar sabahı kapıcıya aldırttığı birkaç gazeteyi kahvesini yudumlarken büyük bir keyifle okur, bulmacalarını çözerdi. Beyefendinin ev hali kıyafeti de muntazamdı. Hafta sonları umumiyetle üzerinde vişneçürüğü renginde robdöşambr kıyafeti olurdu. Bazen mavi eşofmanlarını da giyinirdi. Kenan, kapıyı açtığında babasının kulağının onda olduğundan habersizdi. Kapıda beliren Kenan’ın arkadaşı Rasim’di. Arkadaşının üzerindeki milli takım formasını görünce bir an hayalinin devam ettiğini düşündü. Neyse ki Rasim’in başını sallayarak “Hadi gelsene!” sözüyle şimdiki zamanda olduğunu anlaması uzun sürmedi.

Rasim’le aynı sitede kalıyorlardı. Sınıfları farklı olsa da aynı okula gidiyorlardı. Teneffüste vakit bulduklarında ancak görüşebiliyorlardı. Hafta sonu kurs yüzünden birlikte olmaları pek mümkün değildi. Daha çok serviste konuşma şansı bulabiliyorlardı. Denilebilir ki Kenan’ın tek arkadaşıydı. Rasim tıknaz, çekik gözlü, buğday tenli bir çocuktu. Haşarı yönü ağır bassa da arkadaşlığa önem veren fedakâr biriydi. Kenan’a kalsa sittin sene konuşmazlardı ama Rasim, bir yolunu bulup tanışmayı başarabilmişti.

Kenan’ı birkaç kere dışarıya davet eden bu güleç yüzlü, sıcakkanlı çocuğa, ailesi her seferinde devam ettiği kursu gerekçe göstererek izin vermemişti. Fakat bu kez havada isyan kokusu vardı. Kenan, her ne olursa olsun arkadaşının davetini kabul etmekte kararlıydı. Zira ilk defa resmî tatil hafta sonuna denk geldiği için kursu yoktu. Hem Maradona havasına bürünmüşken bu güzel havada eve tıkılıp kalmak olmazdı. Topu çok iyi oynadığı söylenemezdi. Hatta normal bir oyun oynadığından bile bahsedilemezdi. Futbol maçlarında hep yedeklerde olurdu.

 Oyunun son beş-on dakikasında ancak alınırdı. O da öğretmeninin isteğiyleydi. Yalnız bu kadarcık bir süre bile onu mutlu etmeye yeterdi.

Kenan, tamda ağzını açıp arkadaşına, “hemen geliyorum,” diyecekken, babası: “Hayır, hayır olmaz, bu mümkün değil,” diyerek arkasından yetişti.

Babasının aynı anlama gelen sözcükleri yüksek sesle peşi peşine sıralaması, yüzüne ciddi bir hava vermesi, kaşlarını yukarı, gözlerini alabildiğince açması kararlı olduğunun bir göstergesiydi. Oğluna söz söyleme fırsatı bile tanımamıştı. Hem söyleseydi de sonucun değişme ihtimali pek mümkün değildi. Arkadaşının yanında babasıyla “gidersin-gidemezsin” tartışmasına girerek işi daha da çıkmaz bir hâle sokmak istemiyordu. Kenan, kapıyı kapatırken Rasim’e buğulu gözleriyle birleşen zoraki gülümseyişiyle, “sonra görüşürüz” anlamına gelebilecek bir el salladı boynunu bükerek. Böylece isyan hareketi başlamadan bitmiş oldu!

Rasim, âdeta suratına kapanan kapıyı bir kere daha tıklamak istediyse de buna cesaret edemedi. Gerisin geriye dönerken merdiven boşluğunda nedense babası aklına geldi. Onun da kendisini dersler konusunda sıkboğaz ettiği olurdu. Hele konuşmaya başladı mı nasihatlerinin ardı arkası kesilmezdi. Örneğin: “Oğlum sabahları saatini kur, kahvaltıdan yarım saat önce ilacını al; şayet almazsan tiroit seviyelerin yüksek çıkar, bu da sende kalp çarpıntısına, uyku bozukluğuna, strese, ya da kas ağrılarına falan neden olur” derdi. Hatta söylediklerine inandırıcılık katmak için de “TSH, T3, T4 değerlerin yükselir.” gibi birtakım bilimsel ifadeler kullanmayı da ihmal etmezdi. Üstelik bu tür sözcükleri her gün ısrarla söylemekten bıkıp usanmaz, aksine bundan haz bile duyardı. Ancak bütün bunlara rağmen Kenan’ın babası kadar katı bir disipline sahip değildi. En azından hafta sonları arkadaşlarıyla oynamasına müsaade ediyordu. Bazen ısrarcı davrandığında hafta içi de birkaç saatliğine babasından izin koparabiliyordu. Kenan’ın hâlini düşündükçe zaman zaman kızdığı babasına şimdi içten içe minnettarlık duymaya bile başlamıştı.

Kenan ise babasının arkasından gelmesine aldırmadan odasına girip kapıyı kilitledi. Ruhi Bey, kulağını kapıya doğru iyice dayadı. Herhangi bir hareketliliğin olmadığını görünce:

 “Oğlum açar mısın?” dedi birkaç defa yüksek sesle, kapıyı zorlayarak.

Ancak sesi karşılık bulmamıştı. Bu dakikadan sonra karşılık bulacağa da benzemiyordu. Ruhi Bey, ısrar etmenin lüzumsuzluğunu anlayınca odasına çekildi. Kenan, sırtını kapıya dayayarak yere çöktü. Burun delikleri hızlı hızlı açılıp kapanıyor, dudakları mütemadiyen titriyordu. Gözleri öfkeden yuvasından çıkacakmış gibi sağa sola doğru gidip geliyordu. Bir süre çöktüğü yerde öylece kaldı. İhtimal ne yapacağını düşünüyor olmalıydı. Ardından kafasında netleşen düşüncesini uygulamak için ani bir hareketle ayağa kalktı. Çalışma masasının üzerinde dağınık vaziyette duran ders kitaplarını, testlerini, kalemlerini elinin tersiyle yere fırlattı. Etrafa dağıttığı notları hızını kesmemişti. Masasının köşesinde duran ailece çekmiş oldukları çerçeveli fotoğrafta bu öfkeden nasibini almıştı. Babasının yaptıkları aklına geldiğinde yırttığı kâğıtları tekrar yerden alıp daha da küçük parçalara ayırmaya başladı. Öfkesinin dineceği yoktu. Yastığını var gücüyle yumruklarken çıldırmış gibiydi. Annesi odadaki gürültü ve patırtıyı süpürge makinasının sesinden dolayı duymamıştı. Gerçi süpürge işi olmasa da pek duyacağı yoktu. Zira evde her ne iş yaparsa yapsın kulağında müzik dinlemek için hep kulaklık olurdu. Dinlediği müziklerse neredeyse zaman-ı Âdemden kalan modası geçmiş türden şarkılardı. ,

Sinirinden zangır zangır titreyen delikanlı, bir süre sonra yorgun bir boksör gibi yatağının bir köşesine sindi. Sonra da ayaklarını karnına doğru yavaşça çekerek ağlamaya başladı. Babasının tüm konuşma tekliflerini reddetmişti. Haksız da sayılmazdı. On yedi yaşında olmasına rağmen hâlâ küçücük bir çocuk gibi muamele görmesini hazmedemiyordu. Oysa arkadaşlarıyla eğlenmek, kamp yapmak ya da ne bileyim sinemaya gitmek gibi aktiviteler onun da en doğal hakkıydı. Büzüldüğü yatağında, “Hadi gezmeyi geçtim.” dedi içinden, yumruk gibi yaptığı elini ısırarak. “Aşağıya inmeme niçin müsaade edilmiyor?”

Hakikaten doyasıya dışarı çıkıp oynamayalı yıllar olmuştu. En son üç yıl önce bugünkü gibi bir bahar mevsiminde Rasim’le kaçamak yapıp dışarıya çıkmışlardı. Her gün evinin balkonundan gördüğü fakat ismini bile bilmediği bir dağa patika yoldan gitmişlerdi. Dağ çok yüksek olmasa da sarp kayalıklardan oluştuğu için zirveye varmaları iki saati bulmuştu. Bu süre zarfında sadece bir defacık mola vermişlerdi. Arkadaşının getirdiği termostaki çayı yudumlama işi ancak dağın tepesine vardıklarında gerçekleşmişti. Biri tıknaz diğeri irice olan fakat zihince anlaşan bu iki çocuk, saçlarını savuran bir meltem rüzgârının eşliğinde şehri seyretmişlerdi uzun uzun. Çıktıkları yerden evleri gözükmüyordu. Görünen binalar ise karınca yuvasından farksızdı. Dağın güney yamacında bulunan ana caddeler bir ip şeklinde uzanıyor, yoldaki arabalarsa aynı ipe dizilen boncuklar gibi küçücük gözüküyordu. İkisinin de ayakkabılarının uçları yırtılmıştı. Kenan’ın ilaveten ayakkabısının altıda delinmişti. Gençler bu duruma üzüleceklerine aksine ayakkabılarının vaziyetini birbirlerine göstererek gülüşüyorlardı. Bazen de yıpranmışlık derecesine göre anlamlar çıkarıp tatlı tatlı atışıyorlardı. Özellikle Rasim, kendisinin bir dağcı gibi yürüdüğünü ayakkabısının daha az hasar görmesine bağlayarak göğsünü, kabartıyordu. Dönüş yolundaki mevzuları ise daha çok çiseleyen yağmurun eşliğinde gördükleri muhteşem manzaralar oluyordu.

 Kenan:

“İşte hayatımda biriktirdiğim tek anı, ismini bile bilmediğim bu dağda yaşadıklarımdı.” dedi yatağında, burnunu çekerek.

Mutlu geçen o günün akşamı bir kâbusa dönüşmüştü. Kursa gidiyorum bahanesiyle evden çıktığını bir şekilde öğrenen babasından bir sürü azar işitmişti. Babası haksız da sayılmazdı. Zira Ruhi Bey geziden çok oğlunun söylediği yalana öfkelenmişti. Fakat bu yalana kimin sebep olduğunu tahmin etmek zor değil.

Kenan, ailesinin iyi bir insan olması için çaba sarf ettiğinin farkındaydı. Fakat aşırı koruyucu bir pozisyonda olmalarından sıkılmıştı. Yaşamı ile ilgili her şeye onlar karar veriyordu. Nereye gideceğini, kimlerle oturup kalkacağını, ne saatte eve döneceğini, giyeceği elbiseyi hatta saçının kesilme şeklini bile onlar tayin ediyordu. Kenan, başarılı bir öğrenci olmuş olsa da düşüncelerinin ipotek altına alınmasından son derece rahatsızdı. En son babasıyla yaşadığı olay da hoşnutsuzluğunun tuzu biberi olmuştu. Arkadaşının yanında söz söylemesine bile müsaade edilmemesi ağrına gitmişti.

O gün oğlu, kapıyı açmayınca babası da çok fazla üstelememiş, bir daha da yanına uğramamıştı. Akşam yemeğinde her şeyi öğrenen annesinin tüm ısrarlarına rağmen “Uykum var” diyerek odasından çıkmayan Kenan, bir süre sonra odasından görünen kuşlara baka baka sahiden uykuya dalmıştı.

Ertesi günü babasıyla karşılaşmamak için biraz daha erken kalktı. Mahmur gözlerle üstünü, başını giydi. Her şey darmadağınıktı. Yalnız dün yere çalarken çatlayan cam çerçeveli aile fotoğrafını yerden alıp masasının üzerine koydu. Her gün aynanın karşısında özenle düzelttiği briyantinli saçlarına, bu kez bakmadı bile. Saat sekizde aşağıya indi. Servis tam da vaktinde onu bekliyordu. Arkadaşının yanına oturdu. Merhabadan başka tek söz dahi etmemişlerdi. Ne Rasim “Neler yaşadın?” diye sormuştu ne de Kenan “Maçınız nasıl geçti? Gibisinden bir laf etmeye cesaret edebilmişti. Rasim, haşarı olsa da anlayışlı, ince düşünceli bir çocuktu. Arkadaşının niçin gelmediğini gayet iyi bildiğinden böyle bir soru sorarak Kenan’ı zor durumda bırakmak istemedi. Yalnız okula yaklaşmak üzerelerken Kenan, Rasim’e okullarının bahçesindeki selvi ağacının üstünde kümelenen sığırcık kuşlarını gösterdi:

“Uçmak güzel şey değil mi?” dedi, parlayan gözleriyle.

Kenan, dün de pencereden kuşlara bakmış, kendisinden başka hiç kimseye dillendiremediği birtakım düşünceleriyle uykuya dalmıştı. Kenan’ın bugün de kuşlara öylece bakması ve hiç gereği yokken arkadaşına söylediği kısa cümle muamma kokuyordu.

Rasim, bu cümleden bir şey anlamadığını belirtircesine ellerini iki yana doğru açtı. Zoraki bir gülümseyişle ağzından belli belirsiz “Hımm” diye bir söz çıktı sadece. Daha sonra ikisi de servisten inip her zamanki gibi sınıflarının yolunu tutmuşlardı. Rasim, teneffüs aralarında arkadaşını bulamamıştı. Oysa gideceği yer belliydi. Her zamanki gibi ya söğüt ağacının altında tek başına oturuyordu ya da bir şey almak için kantinde bekliyor olmalıydı. Bugün garip bir hâli vardı Kenan’ın. Serviste hiç konuşmamasının, kuşlara bakarak bir şeyler söylemesinin, teneffüste ortalıkta gözükmemesinin bir izahı olmalıydı. Rasim, bu tuhaflıkları konuşamadığı için içten içe pişmanlık duymaya başlamıştı. Okul çıkışında ne yapıp edip bunları arkadaşıyla mutlaka konuşacaktı.

Ruhi Bey, dünden kalan her şeyi unutmuş gibi sabah kravatını bağlamak için aynanın karşısına geçti. Aldığı kareli gömleğinin yaka kısmı boynunu iyice sıkmaya başlamıştı. Gömleğinin düğmelerini iliklemek için karnını içeri doğru çekti. Oysa kahvaltıda yediği zeytinler bile sayılıydı. Aşırı yağlı, baharatlı yiyeceklerden özellikle uzak duruyordu. Doktoru uzunca bir diyet listesi hazırlamıştı ona. Sabahları bir parça kepekli ekmek, bir dilim peynir veya yumurta, bolca maydanoz ve bir bardak yeşil çay. Şeker mi? Katiyen. Ara öğünde de bir kâse yoğurtla iktifa etmesi gerekiyordu. Öğle vaktinde azıcık tavuk, balık ya da kırmızı et ve yanında da tuzsuz ayran. Akşam yemeğini çorba ve salatayla geçiştirirdi. Bütün bunlara rağmen kilo almasına canı sıkılmıştı.

Aynada kırlaşmış saçlarını gördü. Yüzündeki çizgiler ise neredeyse sayılacak kadar belirginleşmişti. Uzun zamandır takmadığı parlak, kaşlı yüzüğünü komodinin üzerinde duran ıslak bir mendille sildikten sonra nişan parmağına geçirdi. Gömleğinin kol düğmelerini bağlarken bir pazarcının “Domates, biber, patlıcan! …” diye başlayan gür sesini duydu. Motor seslerinin uğultusu yankılandı kulaklarında sonra. Egzoz gazının havaya kattığı zehri düşünürken gümüş parıltılı denizden havalanan martıların o güzelim çığlıklarını duymadı bile. Rugan tarzı ayakkabılarını parlatıcı süngerle temizledikten sonra merdivenlerden ağır adımlarla inmeye başladı. Asansörü kullanmayı pek sevmezdi. Kilolarından kurtulmanın bir yolu da yürümekti. Bu konuda sayısız bilimsel kitap okumuştu. Kitaplarda merdiven çıkmanın bacak ve kalça kaslarını geliştirdiği, sırt ağrılarına iyi geldiği, kalp sağlığı için de faydalı olduğu yazılıydı. Okuduğu bazı kaynaklarda merdiven basamaklarını çıkmanın beyni güçlendirdiğinden, hatta ömrü uzattığından bile bahsediliyordu. Yirmi dört basamağı inip çıkmak günde kırk sekiz basamak demekti.

Bu haftada üç yüz otuz altı,

Ayda bin dört yüz kırk,

Yılda on yedi bin beş yüz yirmi basamak ederdi.

Kırk beş yaşında olduğuna göre eğer bundan sonra yirmi yıl daha yaşayacak olursa, üç yüz elli bin dört yüz basamağı kat etmiş olacaktı. Bu hesabı yaparken kendisine belirli bir opsiyon tanımayı da ihmal etmezdi. Bir yere gidecek olsa ya da mecburi hâllerde asansöre bineceği zamanları da kattığında düz hesap üç yüz bin basamak kalmış olacaktı. Bütün bunları kâğıt kalem çıkarır, üşenmeden ince ince hesaplardı. Hesapladığı sadece bunlar da değildi. Cep telefonuna indirdiği adım sayar programında da aynı değerlendirmeyi günbegün yapardı. Günde ortalama on bin adım, ayda üç yüz bin, yılda ise üç milyon altı yüz elli bin adım ederdi. Hayatının her anı otomatiğe bağlanmış gibiydi. Kuralları hep netti. Hayatında ya siyah vardı ya da beyaz. Griliğe zinhar tahammülü yoktu.

Ruhi Bey, kapıda karşılaştığı kapıcının selamını zoraki bir gülümsemeyle alıp geçti. Oysa karşısındakiyle birkaç kelam etmiş olsa bu selamın ne kadar içten olduğunu anlayacaktı. Fakat kendi tabiriyle ayak takımıyla yüz göz olmaya değmezdi. Kapıcı Münir, onu her gördüğünde önünü saygıyla ilikler, “Müdürüm, sizin hizmetkârınızım.” der geçerdi. Baskın karakteri başka karakterleri görmesini engelliyordu.

Arabasını park ettiği yer biraz uzaktaydı. Her gün oraya kadar yürümesi gerekmiyordu aslında. Pekâlâ, arabasını sokak başında bir yere bırakabilirdi, lakin spor yapmanın dışında sağlamcıydı da bizim banka müdürü. Aracının zarar görmesine zinhar tahammülü yoktu. Beş yıldır kullandığı siyah arabasında en ufak bir çizik şöyle dursun toz bile bulmak mümkün değildi. İçindeki havuzlu kauçuktan yapılmış paspaslar yalanacak kadar temizdi. Zaten en kalitesinden almıştı. Diyelim ki her türlü itinaya rağmen yine de kirlenmişse arabasının çakmak yerindeki küçük temizlik süpürgesi ne güne duruyordu. Torpidonun gözünde devamlı ıslak mendil ve bir de kolonya bulundururdu. Misafirlerine spreyli kolonyayı sunarken önemli bir iş yapmış gibi oturduğu koltuğunda geriye doğru kabarırdı. Arabasının içini her türlü aksesuarla donatmıştı. Kolunu rahat dayasın diye daha geçen ay kolçak taktırmıştı. Direksiyon kılıfı almıştı en kalitesinden. Koltuk kılıflarını ise özel olarak yaptırtmıştı. Fileli ceplikler yapıştırmıştı birkaç yere. Arabasında göğüs örtüsü, yükseltici minder, boyun yastığı, kemer pedi, kırmızı renkte kıskaçlı cep telefon tutucu, bardak tutucu, çocukların kirletmemesi için cepli koltuk arkası, hatta havalı olsun diye köpek balığına benzer siyah anten bile vardı. Kendi tabiriyle liseye giden çocuğunu saymazsak her şeyi dört dörtlüktü.

Tek çocuğu vardı Ruhi Bey’in. Eşi, doktor olduğu için yıllarca çocuk düşünmemişlerdi. Okul, kariyer, iş, ev, araba derken ömürleri akıp gitmişti. Kenan için doğrusu yapmadıkları hiçbir fedakârlık kalmamıştı. Allah var çocukları da üzerine düşeni fazlasıyla yerine getiriyordu. Fen lisesine birincilikle girmişti. İngilizceyi ana dili gibi konuşuyordu. Haddi zatında hem okulda hem gittiği kursta en yüksek puanı alan da oydu.

Hedeflerine adım adım yaklaşmak Kenan’ı bir taraftan memnun ederken diğer taraftan da ister istemez strese sokuyordu. Başaramamak korkusu, hep daha iyisinin olma ihtimali, özellikle de babasının beklentilerini karşılayamamak endişesi geceleri uykusunu kaçırıyordu. Dün gece babasıyla yaşadığı olaydan dolayı yine kâbuslarla uyanmıştı. Fakat her kâbus ona küçücük bir çocukken yaşadığı malum olayı hatırlıyor ve her hatırlayışta ayaklarını karnına doğru çekiyor, uzun tişörtünün kollarını ellerinin üstüne kadar uzatıyor, dişiyle de parmaklarının uçlarını ısırıyordu. Unutamadığı olayda, babası çalışma odasına baskın yapar gibi ansızın girmiş, Kenan’ın ders yerine flüt çaldığını görünce öfkelenmiş, müzik aletini elinden aldığı gibi yere vurarak oracıkta parçalamış, bununla da yetinmemiş, oğlunun o cılız vücudunu hızlıca sarsarak “Seni sersem, ben sana dersine çalış dememiş miydim ha?” diyerek de bağırıp çağırmıştı. O zamanlar annesi de babasından farksız değildi. Bir keresinde dersinden kaçamak yapıp resim yaptığı için dayak bile yemişti. Büyük bir suç işlemiş gibi gördüğü muameleleri bir türlü unutamıyordu.

İnsanoğlu gerçekten de korkunun açtığı travmayı unutamıyordu. Franz Kafka da hiç unutamamıştı. “Bir gece su isteyerek sürekli sızlanıyordum.” dedi Kafka, babasına. “Elbette susamış olduğum için değil herhâlde kısmen sizi kızdırmak kısmen de eğlenmek için olsa gerek. Birkaç sert gözdağından bir sonuç alamayınca beni yatağımdan aldın, balkona çıkardın ve kapalı kapının ardında üzerimde gömlekle bir süre yalnız bıraktın. Sana bu davranışının yanlış olduğunu söylemek istemiyorum, belki de o zaman gece huzurunu başka bir yolla sağlaman mümkün değildi. Ben bununla sadece senin eğitim tarzını ve bunun benim üzerimdeki etkisini açıklamak istiyorum. Bu olaydan sonra herhâlde uslandım ama iç dünyamda zarar gördüm. Bana çok tabii görünen anlamsızca su isteyişim ile dışarıya götürülmemin olağanüstü korkunçluğu arasında kendi anlayışıma göre doğru bir bağlantıyı hiç kuramadım. Dev gibi adamın, babamın en yetkili kişinin, neredeyse nedensiz olarak beni gece yataktan alıp balkona çıkarabilmesi yani onun için benim hiçbir şey ifade etmediğimi düşünmek yıllar sonra da hep acı verdi bana.”

Kafka’nın başına gelenlerle Kenan’ın flüt çalması yahut resim yapmasından dolayı azar işitmesinin arasında hiçbir fark yoktu. Sadece korkunun zamanı, mekânı ve aracı değişmişti. Aslında ruhumuzda tahribat yapan fiili ceza değil, cezanın arkasında gizli olan önemsiz görülme hâlidir.

Kenan, hayatında dışarıda keyfince oynayan çocuklara hep imrenerek bakardı. Keşke onlar gibi koşup oynayabilseydi. Keşke tek arkadaşı olan Rasim’le vakit geçirmesine izin verilseydi. Gerçi dersin haricinde becerebildiği doğru düzgün bir iş de yoktu. Neye elini atsa hep kursağında kalırdı. “Yapma Kenan, etme Kenan! Çarşıya çıkma, markete gitme, spor yapma, eve geç kalma, kimseye güvenme, kimseyi eve getirme…” gibi sözleri duya duya on yedi yaşına kadar gelmişti. Başına bir şey gelir vehmiyle eve on dakikalık mesafedeki okula bile servisle gidiyordu. Hayatının merkezinde sadece “a, b, c, d, e” şıkları yer alıyordu. Zihninde “Yukarıdakilerden hangisi doğrudur? Aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?” gibi bir sürü soru vardı. Okuluna varana kadar hep bunları düşünürdü. Bu yüzden aracın camından dışarıya öylece bakar, etrafındaki güzelliklerin farkına bile varamazdı.

Kenan, son yapılan deneme sınavında birinciliği kimseye kaptırmamış olsa da performans düşüklüğü babasının dikkatinden kaçmamıştı. Deneme sınavındaki toplam iki yanlış canını sıkmıştı babasının. Oysa oğlu için hiçbir fedakârlıktan kaçınmamış, gereğini fazlasıyla yerine getirmişti. İlkokul birinci sınıftan itibaren özel hocalar tutmuştu. Kurslara gittiğini söylemeye bile gerek yoktu. Yapılanlar bunlarla da sınırlı değildi.

Ruhi Bey, işten yorgun argın eve geldiğine bakmaksızın iki saatini çocuğuna ayırır, ona işlem tahtasının önünde bilhassa en iyi bildiği matematik dersini bir profesör edasıyla anlatırdı. Ayrıca çocuğu liseye gittiğinden bu yana doğru düzgün misafirliğe gitmedikleri gibi evlerine misafir de kabul etmemişlerdi. Hoş, evde kaldıklarında sanki ailecek sohbet mi ederlerdi? Kenan odasında harıl harıl ders çalışırken annesi de internet sitelerinde saatlerce gezinir dururdu. Ruhi Bey de akşamları umumiyetle kendisinin kullandığı çekyatına uzanır, üşümese de üzerine yeşil battaniyesini örter, büyük bir keyifle geç saatlere kadar televizyonda içi boş tartışma programlarını izlerdi.

 Baba-oğul oturup da şöyle doyasıya bir lafın belini kırmış değillerdi. Konuştukları tek şey malum sınavlardı. “Kaç soruydu?” “Kaçını yaptın?” “Kaç tanesini kaçırdın?” “Kaçırdıkların neydi?” “Kaçırmasan daha iyiydi?” Doğrusu böyle bir ailede “kafayı kaçırmayı” da şıklar arasında saymak gerekirdi. Ailece bir yerlere gitmeyeli yıllar olmuştu. Ne piknik ne mangal keyfi ne deniz sefası ne sinema ne de tarihi bir gezinti vardı hayatlarında. Mutluluk sadece oğlunun başarısı üzerine inşa edilmişti. Kaldı ki ortada başarısızlık diye bir olay da mevzubahis değildi. Öyle anlaşılıyor ki Ruhi Bey algı ile gerçek arasındaki farkı kabul etmediği sürece inkisar-ı hayale uğramaya devam edecekti.

Her şey oğlunun olsun diye her şeyden mahrum yaşıyorlardı. Özellikle bu yıl çocukları için kader anıydı. Üniversite sınavına iki aydan daha az bir süre kalmıştı. Zaman, daha çok çalışmayı gerektiriyordu. Gerçi “daha çok” tabiri belki de derslerini askıya alanlar için geçerliydi. Kenan’ın hiçbir sosyal faaliyetin içerisinde olduğu vaki değildi. Yaptığı tek şey ev, okul ve kurs üçgeninde nakış dokumaktan ibaretti. Rasim’i saymazsak çocukcağızın dertleşeceği doğru düzgün bir arkadaşı bile yoktu. Oysa işin uzmanları televizyonlarda çocukların, gençlerin sosyalleşmesi için sportif, sanatsal ya da kültürel bir faaliyetin içerisinde yer almalarını durmadan söyleyip duruyorlardı. Ruhi Bey, çocuğunun akademik başarısına kendisini o kadar kaptırmıştı ki gözünün başka bir şey gördüğü yoktu. Bu kadar hassas davrandığı hâlde nasıl oluyordu da oğlu yanlış yapabilmişti? Özellikle de kendisinin sıkça anlattığı matematik dersinden.

Kendi çocukluğunu düşündü birden Ruhi Bey arabada. Babası ne zorluklarla okutmuştu onu. Gazlı lambanın hisli ışığında saatlerce ders çalıştığı olurdu. Mahallelerindeki sokak lambasının altında ödevlerini yaptığı yılları hatırladığında gözleri doldu. Ne özel hocası vardı ne de herhangi bir kursa falan gitmişti. Bütün olumsuzluklara rağmen okulunu birincilikle bitirmeyi başarabilmişti. Oğlunun sahip olduğu imkânlar kendisinde olsa belki de ülke genelinde dereceye girmesi işten bile değildi. Çocuğuna kızdığı nokta tam da buydu. Bunca imkâna rağmen ortada arzu ettiği bir başarının olmamasına üzülüyordu. Devamlı arabasına aldığı bankadaki şube müdürüne son dönemlerde hep bunları dert yanıp duruyor, her seferinde de arkadaşından:

“Canını sıkma Müdür Bey, oğlun iftihar edilecek derecede gayet iyi.” sözünü işitir dururdu.

Buna karşılık Müdür Bey de “Salim Bey, iyi olduğunun ben de farkındayım. Fakat daha iyisi neden olmasın?” derdi.

Bir hedefe ulaştıktan sonra bir başka hedefe, sonra yeniden bir başkasına… Bunun sonu yoktu. Hep daha iyisini arzulama, insanı mutsuz etmekten başka ne işe yarayabilirdi ki? Oysa mutluluğun düşmanı bizatihi mutluluğun peşinde ısrarla koşmak değil mi?

Müdür Bey, çocuğunun akıl/zihin yönüne eğildiği kadar manevi yönüne de önem vermiş olsaydı belki de sorun olarak gördüğü olayların birçoğunun sorun olmadığını o da fark edecekti. Fakat insanoğlu tuhaf bir varlıktır. İncir çekirdeği kadar küçük bir meselenin bile köpürtülerek gündem yapılması ancak insana mahsus bir özellik olsa gerek. Tuttuğu takımın yenilmesi, daha üst model bir arabaya binilememesi, tatile çıkılamaması ufak tefek problemlerden dolayı hayatı kendisine zindan eden nice insanlar tanıyorum. Fakat Ruhi Bey’in tüm bunlara takıldığı falan yoktu. Kilitlendiği tek nokta hayatının merkezine yerleştirdiği çocuğunun akademik başarısıydı. Böyle davrandığı takdirde kendisinin yapamadığını oğlunun eliyle yaparak bir şekilde mutlu olmaya çalışacaktı. Oysa mutluluğun birçok bileşenin olduğunu unutuyordu. Spor yapmak, gezinmek, sağlıklı beslenmek, gülmek, sevdiklerimizle vakit geçirmek, yakınlarımızın sorunlarıyla ilgilenmek hatta dünyayı düzeltme adına bir çaba sarf etmek de insanı pekâlâ mutlu edebilirdi. Daha da önemlisi deruni huzuru ancak güçlü bir maneviyata sahip olanlar başarabilirdi. Her biri sağlam bir inançtan yansıyan ışınlar gibi olan bu değerlere ruh ve kalbin beslenmesiyle ancak sahip olunabilirdi. Bu sahiplik üniversite sınavıyla kıyaslanmayacak kadar önemliydi. Ne yazık ki Ruhi Bey’in dünyasında bunların hiçbirinin önemi yoktu.

On beş dakikalık araba yolculuğunda Müdür Bey’in çocuğunu konuşmaktan başka meseleleri konuşma fırsatı dahi bulamazlardı. Oysa Şube Müdürü Salim Bey’in son dönemde ailesiyle ilgili problemleri vardı. Üstelik bu durumu bankada bilmeyen yoktu. Çocuğunun okul taksitleri, ev kirası özellikle babasının hastalığı da orta yerde duruyordu.

Eşiyle de arası uzun zamandır pekiyi değildi. Zorla evlenmişti. Daha doğrusu sevdiği kızdan intikam almak amacıyla evlenmişti. Kendisine göre haklı gerekçeleri vardı Salim Bey’in. İki yıl boyunca kızın ailesine dil döktükleri hâlde bir arpa boyu yol alamamışlardı. Kayınpeder adayı her seferinde bir bahane ileri sürüyordu. Bazen evlilik için daha erken olduğunu söylüyor, bazen de kızının kariyer yapacağından dem vuruyordu. Hatta en son gidişlerinde kızını geçindirebilecek yeterli bir kazanca sahip olmadığını bile dile getirmişti. Oysa damat adayı, okulu bitirir bitirmez önemli bir bankada işe başlamıştı. Üstelik kızı da bir sene sonra doktor olacaktı. Öne sürülen tuhaf gerekçelerin hiçbirinin ayağı yere basmıyordu. Belki de asıl sebep farklıydı. Ancak bunu ne Salim Bey ne de ailesi tam olarak öğrenebilecekti. Kuşkusuz bir nevi intikam hırsıyla evlendiği eşinin bu yaşananlarda en ufak bir kabahati yoktu. Salim Bey’in içine kapanık yapısı olmasa ya da Ruhi Bey’in anlattıklarından sıra gelmiş olsa bu mevzular da pekâlâ konuşulabilirdi. Aslında araba yolculuklarında bunların dışında da konuşulacak o kadar çok konu vardı ki…

Bankada çalışanların sıkıntıları diz boyuydu. Hakikaten personelin çalışma şartları pek ağırdı. Yoğun tempoda görev yapıyorlardı. Günde on saatten fazla çalıştıkları zamanlar oluyordu. Eve gelişleri bazen yedi buçuk, sekizi buluyordu. Çalışan kardeşlerimiz kendilerine ve ailelerine zaman ayıramamaları yüzünden ister istemez iş ortamında da gergin anlar yaşanabiliyordu. Bu durumu müşterilere pek belli etmeseler de tavırlarından anlaşılabiliyordu. Devamlı hesap kitap işiyle uğraşmaktan zihinleri karman çormandı. Bilgisayar başında oturmaktan bazı sağlık problemleri yaşayanlar bile vardı. Bel fıtığı, boyun fıtığı, sırt ağrısı sıradan rahatsızlıklardan birkaçıydı. Bankada neredeyse gözlük takmayan kimse yok gibiydi.

 Çalışanların, bu kadar yüksek bir performansla hizmet vermelerine karşın aldıkları ücret ise yetersizdi. Geçim derdi, işsiz kalma korkusu gibi durumlar olmasa personelin birçoğu bankadan ayrılmayı bile düşünürdü. Gerçi yaşanan bu sıkıntılarda Müdür Bey’in herhangi bir kabahatinin olduğu söylenemezdi. Ancak bu durumu ya da bankanın işleyişiyle ilgili birtakım görüş ve önerilerini rapor halinde pekâlâ üstlerine bildirebilirdi. Bazı gişeler eleman azlığından dolayı boşta kalmıştı. En azından iş yükünün azaltılması için birkaç personel istemekten ne çıkardı? Ancak Müdür Bey’in bunlarla ilgilenecek kadar yeterli zamanı yoktu. Bankayı bir memur mantığında yönetiyor, üstlerine sorun götürmemeyi bir başarı olarak kabul ediyordu. Hâlbuki idarecilik trenin bir vagonu olmak değil, personeli arkasından çekebilen bir lokomotif olmaktı.

O günkü yolculuğunun işe gidiş kısmı sona ermişti. Kuruma her zamanki gibi tam da saatinde varmışlardı. Ne bir dakika önce ne de bir dakika sonra…

Müdür Bey, personeli geç kaldığında hemen odasına çağırır, uyarırdı. Hatta bazen çalışanlarını sarı zarfla tehdit ederdi. Bu tehditlere karşı kimsenin en ufak bir karşılık vermek aklının ucundan bile geçmezdi. Zira Müdür Bey, kuruma hepsinden önce gelirdi. Hâliyle de kimsenin diyecek bir şeyi kalmazdı. Ruhi Bey’in lügatinde “müsamaha” diye bir kelimeye katiyen yer yoktu. “Merhametten maraz doğar.” sözünü her toplantıda geriye yaslana yaslana, başını sallaya sallaya söylerdi. Kurallar, yasalar her şeydi onun için. Yoksa kargaşa ve huzursuzluk alır başını giderdi. Müdür Bey, kendisini işine o derece kaptırmıştı ki bazen çalışanlarının insan olduğunu bile unuttuğu olurdu. Onların da tıpkı kendisi gibi bakmak zorunda oldukları aileleri, çocukları vardı. Şu hayatta yaşadıkları neşeleri, kederleri diz boyuydu. İdareci yeri geldiğinde idare etmeyi bilmeliydi.

Saadet kapısını aralamak ancak başkalarının yaşam alanına dokunabilmekten geçiyordu. İnsanların neler yaşadığı bilinmedikçe sorunlar kartopu gibi büyüdükçe büyüyebilirdi. Amir, memurun; memur, amirin durumundan anlamalıydı. Empati denen şey tam da buydu. Müdür olarak çalıştığı bankada pekâlâ kendisi de memur olabilirdi. Herhâlde kuruma geç geldiğinde azarlanmak en son isteyeceği şeydi. Müdür Bey, hayatta kararlar alınırken her zaman kontrolün bizde olmadığı gerçeğini bilmiyor olamazdı. İletişim becerileri, empati, yönetme sanatı gibi konularda onlarca kitap devirmişti. Ancak banka müdürünün bu aşırı derecedeki vazifeşinaslığı bütün insani ilişkilere karşı bir körlük oluşmasına sebep olmuştu.

Salim Bey’den başka neredeyse dostu yoktu. Bunun nedeni daha çok kendisinden kaynaklanıyordu. Herkesi kontrol altına alma hissiyatından dolayı zamanla kendisinin de kontrol edildiğini düşünmeye başlamıştı. Bu yüzden kılığına kıyafetine, davranışlarına azami derecede dikkat ediyordu. Herhangi bir mevzuda bin düşünür bir söylerdi. İşteki resmi tavrını dışarıda da devam ettirirdi. Evde de banka müdürü tavrını takınırdı, manavda da bakkalda da… Herhangi bir meselede açık verme korkusundan dolayı gününü umumiyetle gergin geçirirdi.

Şüpheci karakteri herkese karşı mesafeli davranmasına sebep olurdu. Kimseye güveni yoktu, hatta kendisine bile… Yalnız her şeye rağmen Salim Bey’i diğer mesai arkadaşlarından farklı tutardı. Kendisinin bile nedenini tam olarak bilemediği bir sır vardı onda. Sıcakkanlılığı, fedakârlığı, yumuşak huylu oluşu ya da kendi sorunlarını sümen altı edip başkalarıyla ilgilenmeye çalışmasıydı Müdür Bey’i ona yaklaştıran duygu. Başı her sıkıştığında yanında hep o vardı. Bu zamanda böylesi bir dost hakikaten az bulunurdu. Ruhi Bey bu ulvi dostluğun kıymetini bilmiyor değildi. Fakat bunu dillendirmeyi hele de dostunun yüzüne söylemeyi nedense bir türlü beceremiyordu.

O gün öğleden sonra üç sularıydı. Salim Bey, birkaç evrakı imzalatmak için odasına girdiğinde dostunu, aynı zamanda amirini, hiç bu kadar düşünceli görmemişti. Bedeni ofiste, ruhu başka yerdeydi sanki. Şube müdürü selam verdikten sonra tebessüm dolu bir yüz ifadesiyle:

“Hayırdır Müdür Bey, bugün pek dalgınsınız.” dedi, önünü ilikleyerek.

 “Buyurun lütfen.” dedi Ruhi Bey, gözlüğünü çıkarıp masaya koyarken.

 “Müdür Bey imzalamanız gereken bazı evraklar var da…”

“Ya öyle mi?” dedi, kayıtsız bir şekilde elini alnına götürerek.

Müdür Bey, o gün her şeye karşı ilgisizdi. Başka zaman olsa evrakları bir çırpıda alır, kontrol eder, bir sorun yoksa masanın üzerindeki isminin yazılı olduğu kaşeye birkaç defa nefesinin buharıyla üfledikten sonra kâğıtlara çabucak basar, ardından iştahla imzalamaya başlardı. Şayet evraklarda bir sorun varsa da bir hata bulmanın keyfiyle nasıl yapılması gerektiğini uzun uzadıya anlatırdı.

Bugün her nedense tadı tuzu yoktu. Belli ki ailevi sorunları vardı. Fakat bunlar çok da önemli mevzular sayılmazdı. Eşiyle tartışmaları umumiyetle her evde yaşanan rutin sorunlardan başka bir şey değildi. Her şeye rağmen iyi bir evliliklerinin olduğu söylenebilirdi. Severek evlenmişlerdi. Birbirlerinin doğum günlerini, evlilik yıl dönümlerini hatta tanıştıkları günü bile kutlarlardı. Müdür Bey’in şık kıyafetler içerisinde bir demet çiçekle evine gittiği zamanlar bir hayli fazlaydı. Hatta bazen eşi için bedestenden kıymetli kumaşlar, kıyafetler dahi alırdı. Galiba sorun yine oğluydu. Çocuğunun başarısı için gece gündüz uğraşmasından dolayı zihnen yorgun düşmüş olmalıydı. Fakat bu durum yeni değildi ki. Şube müdürünün önüne bıraktığı evrakları imzalarken gözlüğünün üstünden:

“Bugün çok keyifsizim.” dedikten sonra yumruğunu hafifçe masaya vurdu. “Oturmaz mısın?” diye de ekledi üzüntüyle arkadaşına bakarak.

Bu arada da zile basıp çay söyledi.

“Yine çocuk mu?” dedi, Salim Bey.

Karar verememiş bir yüz ifadeyle: “He ya…” dedi, derin bir ah çekerek.

“Ama bu kez durum biraz farklı. Dün akşam fena kapıştık. Oğlumun kalbini kırdım galiba.”

“Sınav yüzünden değil mi?”

“Tosun Paşa beni üzüyor.”

Oğluna hep Tosun Paşa diyerek takılırdı. Çünkü Kenan’ın boynu kalındı. Başı vücuduna oranla daha büyük, yüzü ise yusyuvarlaktı. Bonus modeli, kumral saçları vardı. Elleri tombikti. Yanakları, özellikle de utandığı zamanlar elma gibi kızarırdı. Yıllardır pek uzamayan boyu ergenlikle birlikte bir anda uzayıvermişti. Hatta babasını bile geçmişti.

            Salim Bey, dostunun daha fazla üzülmemesi için sözlerini tartarak konuşuyordu.

 “Müdür Bey!” dedi. “Biliyorsunuz bunu sizinle kaç defa konuştuk. Bence çocuğunuzun üzerine fazla gitmeseniz iyi olur. Bu şekilde davranarak hem kendinizi hem de oğlunuzu yıpratıyorsunuz.”

“Yıprattığımın farkındayım, farkında olmasına ama bu kadar bariz bir hatayı yapmasını bir türlü kabullenemiyorum işte…” dedi, ellerini saçlarının arasında gezdirerek.

“Ne yaptı ki?”

“Az önce telefonuma mesaj geldi, yine matematikten iki soruyu yanlış yapmış. Üstelik birkaç gün öncesinden birlikte çalıştığımız bir konudan.”

“Allah müstahakkını versin.” dedi gülerek, Salim Bey.

 “Bu dünyanın sonu mu? Bir dahaki sefere düzeltir, olur biter.”    

“Ben de öyle diyorum zaten.”

“Acaba?” dedi Salim Bey, imalı bir şekilde.

“Evet, kabul ediyorum. Biraz sert söylediğim oluyor.” dedi, gözlerini arkadaşından kaçırarak.

“Bu durumda oğlunuzun tepkisi umumiyetle nasıl?”

“Bazen susuyor bazen de kapıyı yüzüme çarpıp çıkıyor. İnsan, babasına böyle davranır mı hiç?” dedi, arkadaşından destek beklercesine.

“Fakat dediğim gibi asıl sorun bu değil, dün arkadaşıyla oynamasına müsaade etmediğim için bana biraz dargın galiba.”

“Oğlunuzun ergenlik döneminde olduğunu bilmiyor olamazsınız.”

 “Aşk olsun dostum! Biz hiç ergenlik yaşamadık mı?” dedi, koltuğuna yaslanarak.

“Haklısınız, lakin yine de üzerine fazla gitmeseniz iyi olur.”

 İkisi de susmuşlardı. Çayını yudumlayan Ruhi Bey, sadece “tamam” der gibi başını salladı. Konuşacak pek bir şey kalmayınca şube müdürü imzalanan evraklarla birlikte izin isteyerek odasından ayrıldı. Ruhi Bey, yalnız kalınca çocuğu ile yaşadıkları son olayı bir daha düşünme fırsatı bulmuştu. “Oğlumun üzerine çok fazla mı gittim?” dedi içinden. “İstediğim sadece onun başarısı.” Oysa banka müdürünün bir türlü dillendirmediği bir gerçek vardı kalbinin derinliklerinde. O da çocuğunda kendisini görüyor olmasıydı. Geçmişte yapamadıklarını oğlunun vasıtasıyla yapmak istiyordu. Bu kadar talepkâr olması sırf bu yüzdendi. Fakat Ruhi Bey, içindeki bu son sesi pencere kenarından dışarıyı seyrederken elleri cebinde ıslık çalarak kovmayı tercih etti.

Mesai bitimine doğru Salim Bey’in telefonu çaldı. Müdür Bey’in oğlunun okulundan arıyorlardı. Telefonun diğer ucundaki kişi titrek bir sesle:

“Ben okul müdürü İrfan Kehribar” dedi. “Salim Bey’le mi görüşüyorum acaba?”

 “Evet, buyurun.”

 “Sizi aradığım için kusura bakmayınız lütfen. Ancak öğrendiğime göre Ruhi Bey’in en yakın arkadaşı siz olmalısınız?”

Salim Bey endişelenmeye başlamıştı. Kenan’la herhangi bir ilgisi yoktu. Neden babasını aramamıştı da kendisini aramış olabilirdi? Bu detaya girmenin şimdilik bir anlamı yoktu. Bir şeyler sezmiş gibi:

“Sorunun ne olduğunu söyler misiniz?” dedi aceleyle.

Okul müdürü olayın ne olduğunu anlattığında Salim Bey’in bir anda dizlerinin bağı çözüldü. Elindeki telefon farkında olmadan yere düştü. Arkadaşları bir anda başına üşüşmüşlerdi. Ailesiyle ilgili kötü bir haber aldığını düşünüyorlardı. Oysa durumun onunla ilgisi yoktu. Getirilen bir bardak suyu içtikten sonra koltuğuna ancak oturabildi. Merak ve telaşla bekleyen arkadaşlarına:

“Endişe etmeyin. Benimle ilgili bir durum değil.” dedi. “Ne olursunuz, bir iki dakika yalnız kalmak istiyorum.”

 Arkadaşları üstelemeden yanından uzaklaşmışlardı. Gerçi acı gerçeği az sonra zaten öğreneceklerdi. Onların öğrenmesinden çok bu durumu Ruhi Bey’e nasıl söyleyecekti? Demek ki Müdür Bey’in içine doğmuş olacak ki bugün hep keyifsizdi.

Şube müdürünün ofisteki arkadaşlarına bu elem verici hadiseyi anlatması uzun sürmedi. Doğrusu onların da ne yapılması gerektiği ile ilgili herhangi bir fikirleri yoktu. Ancak Müdür Bey’le arası kötü olanlar bile çoktan “ne yapabilirim”in derdine düşmüşlerdi. Keşke insanlar zorlukta acıları paylaştıkları kadar sevinçleri de paylaşabilselerdi.

Şube müdürü en yakın arkadaşı olarak sorumluluğu üzerine almıştı bir kere. Yalnız her ne yapacaksa acele etmeliydi. Söyleyeceği sözler Müdür Bey’in canını acıtsa da yapacağı pek de bir şey yoktu. Şayet zamanında söylememiş olsa kendisine de gönül koyacağını biliyordu. Yanına bir memur arkadaşını alarak odasına girdi. Salim Bey’in sapsarı yüzü her şeyi ele veriyordu. Ruhi Bey hissetmiş gibi:

“Ne oldu, söyle!” dedi, endişeyle bakarak.

“Müdür Bey bir dakika sakin olur musunuz?”

“Ne oldu hadi çabuk söyle!”

“Oğlunuzun okulundan aradılar da. Kenan birazcık rahatsızlanınca hastaneye kaldırmışlar. Ama lütfen telaş etmeyin önemli bir şeyi yok.”

Arkadaşına, oğlunun intihar ettiğini ve geriye cebinde yazılı bir kâğıt bıraktığını nasıl söyleyebilirdi? Haberi duyan Müdür Bey, yere çöker gibi çöktü koltuğuna. Söylenenleri duymuyor gibiydi. Kuruyan dudakları acıdan titriyordu. Bir ölüden farksız olan çehresinde pişmanlıktan, korkudan ve vicdan azabından müteşekkil bir çeşni yerleşmişti. İki kişi koluna girdiği hâlde yerinden kaldıramamışlardı. Gerginlikten dolayı yumruk gibi yaptığı ellerini açmak kolay olmadı. Göğüs kafesi hızlı hızlı inip kalkıyordu. Daha rahat bir nefes alabilmesi için yüzüne kolonya serptiler, gömleğinin yaka kısmını açtılar. Kâr etmeyince omuzlarından tutup silkelemeye başlamışlardı. Bu son hareketle bir nebze kendisine gelen Ruhi Bey’in ilk sözü:

“Paşam, hangi hastanede?” oldu.

Arabanın dörtlülerini yakarak yola çıkmışlardı. Müdür Bey, aracını hiç olmadığı kadar hızlı kullanıyordu. Hava kararmıştı. Dışarıda bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Hiç durmadan çalışan arabanın silecekleri camı temizlemeye yetmiyordu. Aksilik, şehrin elektrik lambaları da fırtınadan dolayı kesilmişti. Rüzgârın uğultusu arabanın içerisinden bile rahatlıkla duyulabiliyordu.

Yollarda yüksek binaların karartılarından başka hiçbir şeyin göründüğü yoktu. Yalnız hastane kavşağının az berisine geldiklerinde uzaktan polis arabası ile birlikte iki aracın yanan dörtlülerini gördüler. Araçların önünde duran birkaç insan vardı. Anlaşılan kaza olmuştu. Ambulansın siren sesi polis arabasının sesine karışıyor, bazen de bariz şekilde ayrılıyordu.

Fosforlu yeşil elbiseleriyle polisler, bir güvenlik şeridi oluşturmuş, yeni bir kaza riski olmaması için birikmeye başlayan kalabalığı olay yerinden uzaklaştırmaya çalışıyorlardı. Ancak Müdür Bey’in yoğunlaştığı nokta başkaydı. Fakat her şeye rağmen aracı dikkatli kullanması gerekiyordu. Daha dün insanların trafikte belirlenmiş kurallara uymadığından, hız limitine yeterince dikkat etmediğinden dem vurup duruyordu. Neyse ki tüm bu olumsuzluklara rağmen hastaneye varmaları uzun sürmedi. Burada daha da kötü bir sonuçla karşılaşmamaları için ikisi de içinden dualar ediyordu. Hastane kapısından koşarak içeriye girdiklerinde ilkin Müdür Bey’in çığlıkları yankılanıp durdu koridorlarda:

“Oğluuuuuum!”

 Ruhi Bey, üç gündür uyku uyuyamıyordu. Elinde çocuğunun cebinden çıkan kâğıdı tutuyordu hep. O buruşmuş kâğıdı bazen öpüyor, bazen cebine koyup tekrar çıkarıyordu. Doktorlar, ailesine her türlü olumsuzluğa karşı hazırlıklı olmaları için telkinlerde bulunuyorlardı. Böylesi acı biri durumu Allah kimseye vermesin, evlat acısı hiçbir acıya benzemez. Yalnız babasını kahreden sadece oğlunun yoğun bakımda oluşu değildi. Tosun Paşa’sının cebinden çıkan o malum kâğıtta yazılanları bir türlü unutamıyordu. Unutulacak gibi de değildi.

Ani haberi duyan annesi de rahatsızlanmıştı. Yalnız eşi gibi kendisini bırakmış değildi. Şimdi kenetlenme zamanıydı. Erkekler genelde daha güçlü gibi dururlar ama böylesi durumlarda kadınların daha metanetli olduğu bilinen bir gerçekti. Eşi Nihal Hanım devamlı kocasının yanına geliyor, başını omzuna koyduktan sonra teskin edici sözler söylüyordu. Bu hâl bir hafta boyunca hep böyle devam etti. Bu süre zarfını hastanede geçiren Müdür Bey, kâh bulduğu bir sedyenin üzerinde kıvrılarak uyuyor, kâh bir koltuğun üzerinde geceliyordu.

Hastanede kaldığı son gece bir rüya gördü. Oğlu devasa ağaçların arasında özgürce koşup oynuyor, geniş kanatlı kuşlar da ona eşlik ediyordu. Sonra yavrusunun bir anda o kuşlara katılıp uçtuğunu gördü. Fakat bu kanatlı mahlûkların arasında bir insan olarak öyle hızlı uçuyordu ki gideceği menzilleri göz açıp kapayıncaya kadar hemencecik aşabiliyordu. Bazen irtifa kaybedip aşağıya iniyor bazen de bir anda yukarı doğru çıkıyordu. Bir kartal gibi şehrin üzerinde gezindikten sonra her gün servisle gittiği okuluna uğramıştı. Arkadaşları, onu ellerinde çiçeklerle sabırsızlıkla bekliyorlardı. Bir kelebek maharetiyle hafifçe kondu okulunun bahçesine. Tatlı bir müzik sesi geliyordu uzaktan. Herkes neşe içerisinde çalınan şarkıya eşlik ederken Ruhi Bey eliyle kulaklarını kapatıyordu. Bu sesi duymak bile istemiyordu. Zira bu ses, kahrolası dersler yüzünden oğlunun çalmasına izin vermediği flütün sesiydi. Şiddetini artıran ses neredeyse Ruhi Bey’in kulaklarını sağır edecekti. Neyse ki uzun sürmedi.

Şarkının bitiminden sonra çiçekler havaya fırlatıldı. Gökyüzünden çiçekler yağıyordu oğlunun üzerine. Ardından bir alkış tufanı koptu. Okuldaki seremoni bittikten sonra Kenan bir kuş gibi uçarak evlerinin balkonuna kondu bu kez.

Babası aşağıdan endişeyle bakıyordu oğluna. “Dur!” diyordu, “Yapma!” diyordu durmadan. Oğlu ise ne babasının sesine kulak veriyor ne de şiddetli esen rüzgârın uğultusuna aldırış ediyordu.

Kenan, balkondaki korkuluğun üzerine çıktı, ip üzerinde gezinen bir cambaz marifetiyle birkaç adım yürüdü. Ardından cebinden çıkardığı küçük, kare şeklindeki o malum kâğıdı kahkaha atarak aşağıya doğru fırlattı. Kâğıt parçası rüzgârın etkisiyle havada bir yaprak gibi süzülerek sokakların arasında dolaşıyordu. Ruhi Bey, kâğıdı bin bir zorluktan sonra ancak yakalayabilmişti. Tam kâğıtta ne yazıldığını okumak üzereyken kendisini bir mendil gibi boşluğa bırakan oğlunun “Babaaaa!” diye bağıran sesiyle uyanmıştı.

Bunun bir rüya olduğunu anlayan Ruhi Bey, derin bir nefes aldı. Sedyenin üzerinde doğruldu, belini duvara bitiştirdi. Alnından boncuk boncuk terler akıyordu. Her türlü zorluğa karşı kapı gibi duran adam ilk defa hüngür hüngür ağlıyordu. Kendisine geldiğinde yoğun bakım ünitesinin önünde bir hareketliliğin olduğunu fark etti. İki doktor, eşine ha bire bir şeyler söyleyip duruyordu. Ya olumsuz bir şeyler vardı ya da tam tersi. Bu kadar uzun konuşmalarının mutlaka bir izahı vardı. Ruhi Bey, istemediği bir cevap almaktan korktuğu için yanlarına gidemiyor, öbür taraftan da ne konuşulduğunu merak etmeden duramıyordu. Sonuçta her şeye rağmen gitmesi gerektiğini düşündü.

Sedyenin üzerine gelişigüzel serdiği kırışmış lacivert ceketini üzerine attı. Ayakkabılarını giyme ihtiyacı bile duymadan tabanına basa basa yanlarına doğru yürüdü. Arkadaşı Salim Bey konuşmuyordu. Eşi ise yüzüne bile bakmadan yoğun bakım ünitesinden içeriye dalmıştı. Oğlunun üzerinde yeşil renkli ameliyat elbisesi, başında galoş, ağzında oksijen tüpü vardı. Sağ koluna serum takılmıştı. Başının üstünde ne olduğunu anlayamadığı elektrikli birtakım cihazlar yer alıyordu. Renkli monitörden sesler geliyordu. Ekrandaki grafik çizgilerse bir gidip bir geliyordu. Nihal Hanım, oğlunun elini avucunun içine aldı, öpüp kokladı. Ruhi Bey ise arkadaşının omzuna yaslanarak oğlunun yanı başına ancak gelebilmişti. Eliyle çocuğunun ağzındaki oksijen tüpünü çıkardı. Artık buna ihtiyacı olmayacaktı. Kenan tatlı bir uykudaymış gibi gülümsüyordu ona. Ruhi Bey, oğlunun alnına bir öpücük kondurduktan sonra artık bir haftadır sır gibi sakladığı yazıyı cebinden çıkardı ve eşine okudu.

“Babacığım beklentilerini karşılayamadığım için üzgünüm. Beni affet…

Necati İLMEN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir