Bir Kalem Ustası Abdullah Ataşçı…

Abdullah Ataşçı… Elazığlı, Elazığ Palu… Harputlu yani… O, insan kalitesi yüksek bir memleketin çocuğu. Doğduğu kadim coğrafyanın erdemlerini, kazanımlarını, güzelliklerini, insan yanını, merhameti kişiliğinde bihakkın taşıyor. Yazdıklarıyla yaşantısı, düşüncesi, kişiliği birebir örtüşen çok az sanatçı vardır. Bunlardan biri de Ataşçı’dır kuşkusuz. Samimi, sıcak, empati kabiliyeti yüksek kişiliği yazdığı her satırda kendini gösterir. Yapay, suni, yapmacık bir dili, gündemi yoktur. Bu coğrafyanın şiirini, türküsünü, ağıtını yazar öykülerinde, romanlarında adeta. Acı dolu, hüzünlü, kayıplarla dolu bir coğrafyada yaşadığımızdan olsa gerek bu acılardan, yitiklerden çokça bahseder. Coşkulu, masalsı bir dil…

Zaman kederle örülmüş bir gergef gibidir bu coğrafyada. Ataşçı’nın yüreğinde de lirik ırmaklar akar. Yanımızda, yakınımızda bir eski zaman destancısı Doğu masallarını anlatıyor gibidir. Hepimizin çocukluğunda vardır bu sahne: Büyüklerimiz, dedelerimiz, büyükannelerimiz masallar, meseller, cenkler anlatırken gözlerimiz uykuya direnir, bir sonraki sahneyi bekleriz merakla. Anlatılanlar canlı birer sahne gibidir. Ataşçı da eserlerinde Anadolu’yu anlatırken sanki doğa canlı bir varlıkmış gibi yanımıza, yakınımıza gelir. Acının, ıstırabın geniş sedirlerine otururuz tarihin yorgunluğuyla. Oturduğumuz kadim sedirlerde Ataşçı’nın kelimeleri kimileyin boğazımıza yumruk gibi oturur kimileyin gözlerimizden yaş olur akar kimileyin de bir halayın coşkun mutluluğu olarak yüzümüzde tebessüm olur.  

Ataşçı Elazığlı, Harputlu demiştik. Elazığ ya da Harput deyince devasa bir kültür karşılar bizi. Masallar, meseller, şiir, hikâye hele de müzik… Burada suyun akışı, rüzgârın esişi bile bir melodiyi fısıldar. Harput’ta klasik kültürle, divan edebiyatı halk edebiyatı ve bölge kültürü terkip edilmiş ve üzerinde oturulan medeniyetlerin de etkisiyle müthiş bir müzik ortaya çıkmıştır. Müstezat, Beşiri, İbrahimiye, Hoyrat, Şirvan, Divan, Elezber, Tecnis, Nevruz, Versak, Sabahi… gibi makamlar uzun havalar, gazeller, hoyratlar, ağır havalar, yüksek havalar, oynak havalar yörenin orijinalliğinin göstergesi. Harputlu Ataşçı edebiyat alanında sesini duyuran, kalemini bu toprakların sızısıyla, acısıyla, aşkıyla bileyerek romanlar, öyküler yazan biri. Yazıyı okuyanlar Abdullah Ataşçı’nın anlatıldığı bir yazıda Harput müziğinin ne işi var diye sorabilir. Aslında mevzu tam da burada. Kendisiyle yapılan bir söyleşide (https://mahaledebiyat.com/) şunları dile getiriyor: “Bir müzik aletini çalabilmeyi hakikaten çok isterdim. Aynı şekilde resim yapmayı da… Sinema ve tiyatronun bu sanatlarla uğraşanlara yapmak istediklerini gerçekleştirmeleri açısından geniş imkânlar sunduğunu düşünüyorum. Eğer yazamasaydım, bu iki sanattan birini yapmak isterdim elbette. Ama edebiyata en yakın sanat hiç kuşkusuz müziktir. Proust’tan Hemingway’e, Nazım Hikmet’ten Ahmet Hamdi Tanpınar’a kadar pek çok iyi yazarın metinlerini bir müzik eseri gibi işlediklerini görürüz. Ritmi, ahengi olmayan, okurken alttan alta müziğini duymadığımız hangi kitap bizi cezbedebilir ki?”

Ritmini, senkronizasyonunu, büyüsünü, masalını, meselini, menkıbesini yitirmiş bir dünyada yaşıyoruz. Her şey otomatik, her şey tıkır tıkır… Böyle bir dünyada Ataşçı kitaplarına verdiği adlarla bile yitiklerimizi hatırlatıyor. “Baba bugün dağda duman yeri var/Kaşta keman yeri var” türküsüne gönderme yaparak romanına “Dağda Duman Yeri Yok” adını veriyor. Kırsala, kırsalda yaşanan yokluklara, yoksunluklara ışık tutuyor. Taşranın sır dolu hikâyelerine… “Susmak Derdi” diyor bir öykü kitabına. Susmak bizim coğrafyamızda kaderdir. Kendini tekrar ede ede büyüyen, hepimizi sarıp sarmalayan bir kader. “Ben Buranın Yabancısıyım” diyor bir kitabına da. Baştan ayağa liyakatsizlik batağına dönen bir ülkenin resmini çiziyor. “Yara Bende” diyor sonra “Heder Ağacı”… “Heder Ağacı”nda yaşamla ölüm, umutla karamsarlık bir arada. Her şeyi kendi dışında arayan, hurafeci bir dile eleştiri, itiraz bu roman. “Birîndar” romanı da var. Yaralı bir coğrafyanın kan sızan dağlarından, koyaklarından sesleniyor bu roman.

Bizde hüzünle mutluluk, karamsarlıkla umut birbirinden ayrılmaz. Kederin, karamsarlığın en koyu, en keskin yerinde birden umut doğar. Umudun serin rüzgarı bizi sarı sıcaklarda ferahlatır. Ataşçı’nın öykülerinde, romanlarında da en karanlık, en karamsar yerlerde bile umut hep vardır. Satır aralarında asık suratlı dünyanın yüzüne bir tebessüm savrulur her zaman. Umudun güneşi vakti saati geldiğinde doğar ve başta öykü ve roman kahramanları olmak üzere hemen tüm şahıs kadroları aydınlanır. Biz de aydınlanırız.

Ataşçı hem yazdıklarıyla hem güler yüzüyle hem mütevazılığıyla temayüz ediyor. İlk tanışmada bile samimi, içten, derin bir insanla karşı karşıya geldiğinizi hissediyorsunuz. İnsanın bittiği bir dünyada gerçek insanlardan. Gerçek…

Teşekkürler Abdullah Ataşçı!…

Muaz ERGÜ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir