Benim Hayatım

“Dur yapma!” dedi, yabancı olmadığım bir ses. Bu duyduğum son sesti. Ayağım kaymış binanın üçüncü katından aşağıya düşmüştüm. Hatırladığım tek şey, sağ gözümden ve burnumdan akan kanlara aldırmadan anneciğimin beni kucağına alıp “canımın içi” diyerek sarılıp ağlayışıydı. Nedense evlerine ilk geldiğimde beni istemeyen sadece oydu. Sebebi ise, tek kelime ile titizliğiydi. Oysa bizim titizliğimizin dillere destan bir hikâyesi vardır. Kancalı dikenlere sahip dilimizle kürkümüzü her gün saatlerce yalar, temizleriz. Anti bakteriyel enzimler sayesinde ağız ve diş sağlığımız da gayet yerinde. Doğrusu hiçbir insanoğlunun şahsi bakımına bu kadar özen gösterdiğini sanmam. Buna rağmen yine de istenmiyordum. Sahibimin, evlerinde kalmam için eşine ne diller döktüğünü bir bilseniz. Her seferinde kedilerin eve bereket getirdiğini, çocukların merhamet duygularını geliştirdiğini, bununla da yetinmeyip peygamberimizin bir sahabeye kediye olan düşkünlüğünden dolayı kedicik babası manasına gelen “Ebu Hureyre” lakabını verdiğini, nice evliya zatlarında kedi beslediğini anlatır dururdu. Bu aralar Biyoloji dersine merak salan ailenin ortanca oğlu ise benim evlerinde kalmam hususundaki görüşlerini belirtirken daha farklı bir yol tercih ederdi. Kedi sahiplenmenin sağlığa iyi geldiğini, kalp ve damar hastalıklarına yakalanma riskinin kedi beslemeyenlere oranla yüzde otuz ile yüzde kırk oranında daha az olduğunu, alerjilere karşı bağışıklık sistemini güçlendirdiğini, tansiyonu düşürdüğünü, endişe ve stresi azalttığını bilimsel olarak orta koyarak annesini ikna etmeye çalışırdı. Ne çok faydamın olduğunu onları dinlerken öğrenmiştim. Hakikaten yeni evime bereketimle gelmiştim. Sahibimin geliri artmasa da borçları bitme noktasına gelmişti. Evin küçük oğlu Hasan’ın, benimle oynamaktan telefon ve bilgisayarla vakit geçirmeye zamanı kalmamıştı. Sevimli halimle onların üzüntülerini gidermeye çalışıyor, bir psikolog gibi terapi yapıyordum. Sözü uzatmayayım neticede babamın telkinleri o gün için işe yaramış ve ben evin yeni üyesi olmuştum.

Unutmadan belirtmeliyim ki “Anne-baba” derken elbette ki biyolojik ailemden bahsetmiyorum sizlere. Gerçek annem İngiliz, babamsa İskoç. Annem tıpkı benim gibi kar beyazı. Gözleri mavi. Babam ise iri yarı ve sarışın. Babamın babasının da Van kedisi olma ihtimali çok yüksek. Zira gözlerimin mavi ve sarı renklerde oluşunun başka bir izahı yok. Tabi yeni yuvama gelişimin evveliyatı da var. İki ay kadar annemin sütünü içtikten sonra kedi ticareti yapan birisi tarafından petshoplardan birine satılmıştım. Burada kuşlar ve balıklar alt katta, kediler ve köpekler ise üst katta kalıyorlardı. Bu dükkânda, hiçbir çaba sarf etmeden yiyeceklerim önüme geliyor, etli, tavuklu, balıklı, sebzeli, meyveli yüzlerce mama çeşidinden istediğimi tercih edebiliyordum. Somon balığı en sevdiğim mamalardan biriydi. Yalnız sonraları sevmemeye başlamıştım. Ödül için yaş mamayla birlikte verilen tüp içindeki sütlü kremaya bayılıyordum. Bulunduğum mekânda keyfim yerinde olsa da ilanihaye benim de bir gün alıcım çıkacak ve buradan ayrılmak zorunda kalacaktım. Dükkân sahibi Uğur, her seferinde gelen müşterilerine beni öve öve bitiremiyor, onlara yüksek bir zekâya malik olduğumu söyledikten sonra telefonundan resimlerimi göstererek “Aha bu yavrucağın annesi British, aha bu da babası Scottish. Çok soylu bir kedi çooook çok.” diyordu. Dükkân sahibinin bir kraliyet ailesine mensup biri olduğumu söylemediği kalmıştı. Neyse ki gelen müşteriler soyumdan çok tuvalet alışkanlığımı kazanıp kazanmadığımı, tüylerimin dökülüp dökülmediğini merak ediyorlardı. Tuvalet alışkanlığımı annemden öğrenmiştim. Tüylerim ise her kedi gibi bazen dökülüyordu. Bir seferinde sırf bu yüzden tüylerimi tıraş ettirmişlerdi. Halimi görecektiniz. Yolunmuş bir tavuğa benziyordum. Allah’tan kısa bir süre sonra eski halime döndüm. Dükkân sahibim bana yüksek fiyat belirlediği için uzun bir süre kimse dönüp yüzüme bile bakmamıştı. Ta ki günlerden bir gün parasına kıyan birisi çıkana dek.

             Babam                                                          Annem                                                                     Ben                                                  Ve yeni sahibim

Yeni sahibim geniş alınlı, kır saçlı, orta yaşlarda birisiydi. Onun hayvan sevgisinin ne derece yüksek olduğunu, beni kucağına alıp sevdiğinde hissetmiştim. Eve geldiğimde bütün ev halkı başıma üşüşmüşlerdi. Sanki hayatlarında ilk defa kedi görüyorlardı. Korkudan kanepenin altına saklandım ve uzun sürede çıkmadım. Yalnız sahibim tuvaletimin geldiğini anlamış olmalı ki beni tuttuğu gibi banyodaki kum kabına götürdü. Koku alma yeteneğim sayesinde lavaboya gitmeyi birkaç günde öğrendim. Yeni yuvama alışmam uzun sürmemişti. Bembeyaz tüylerim, yuvarlak kafama yapışık öne doğru kıvrılan katlı kulaklarım, sarı ve mavi rengindeki gözlerim, pembemsi burnum, iri patilerim ve uysal mizacım yeni ailemin bana alışmasında önemli sebeplerden bazılarıydı. Vaktimin büyük bir kısmını puf puflu yatağımda uyuyarak geçiriyordum. Uyandığımda umumiyetle kendimi sırt üstü pozisyonunda bulur, yanımda her kim varsa çenemin altını okşar, ben de onun parmaklarını yalardım. Bana olan sevgiye ve güvene rağmen bazı sınırlılıklarım olmuyor değildi. Mutfağa, yatak odasına, salona girmem zinhar yasaktı. “Yasak” kedilerin hiç duymak istemedikleri bir kelimedir. Bir yolunu bulup oralara da gitmeliydim. Namazlarını salonda kılan sahibim bazen kapıyı kapatmayı unuturdu. Unuttuğu bir günü fırsat bilip içeri girdim. Salon, diğer odalara nispetle çok daha güzeldi. Yerde krem renginde bir halı, halının etrafında yeşil ve beyaz renkte iki kanepe, kanepelerin üzerine sırayla konulan işlemeli yastıklar, doğu-batı yönüne doğru bırakılan koltuklar, pencere kenarında çiçekler, salonun bir köşesinde büyükçe bir çam ağacı, ön tarafında yemek masası, etrafında gri sandalyeler, kapının bitişiğinde de sehpalar vardı. Masanın olduğu duvarın üstünde Osmanlıca harflerle, “Bu da geçer yahu” yazısı, sağ taraftaki duvarda ise altın rengindeki pullarla Allah’ın isimleri yazılıydı. Tüm bunları, sahibimin her içeriye girdiğinde o tabloları okumasından öğrenmiştim. Salonu çok seviyordum. Burası benim oyun bahçemdi. Açık bulduğum her an içeri giriyor özellikle de kanepenin üst tarafına çıkarak pencereden dışarıyı seyrediyordum. Evimizin bitişiğindeki yürüyüş parkurunu, parkura bitişik dereyi, ilerisindeki anayolu, mezarlığı, binaları ve binaların arasında kalan parkı rahatlıkla görebiliyordum. Parktaki söğüt ağacının üzerindeki sığırcık kuşları toplu halde havalanıyor, sonra tekrar cıvıldaşarak bulundukları yere iniyorlardı. Köpekler çimlerin üzerinde kendilerinden geçmiş bir vaziyette uzanmış yatıyor, kedilerse -av peşinde olduklarını gösterircesine- başlarını pinpon topu gibi sağa sola çevirip duruyorlardı. Yeni yuvama geldiğimden beri hiç dışarı çıkmamıştım. Bunun tek sebebi veterinerimdi. Sahibime yavru olduğumu, ancak birtakım aşıları olduktan sonra dışarı çıkarılabileceğimi söylemişti. Sabırla beklediğim, hep salonun penceresinden gördüğüm parka, nihayet üç ay sonra, sıcak bir temmuz gününde gidebilmiştim. Ayağımı korkarak yere bıraktığımda ilk duyduğum çimlerin kokusu olmuştu. Temiz havayı ciğerlerime kadar çektikten sonra -patilerimle az önce ürkerek yokladığım- çimlerin üzerinde zıplamaya başladım. Bir çırpıda sahibimin oturduğu bankın yanındaki ağaca tırmandım. Bu ağaç, kanepenin üzerinden devamlı seyrettiğim sığırcık kuşlarının mekân edindiği söğüt ağacıydı. Çocuklar, bulunduğum yerin az ötesindeki kedilere, evlerinden getirmiş oldukları pastaları, kekleri veriyorlardı. Yabani kediler, yiyeceklere kıtlıktan çıkmış gibi saldırıyorlardı. Bense zavallıların yediklerine dönüp bakmıyordum bile. Ne de olsa en âlâ gıdalarla beslenen bir müfettiş kedisiydim. Onlarsa ortalıktaki artıklarla karınlarını doyuran sokak kedileriydi. Ben avcı bile değildim, onlar hem avcı hem de avdılar. Benim her daim tırnaklarımı kesen birileri vardı. Onlarınsa ağaçlara tırmanırken zamanla düşen tırnakları. Bendeniz yumuşak bir minderde yatarken onlar kaldırım taşlarının üzerinde kıvrılır uyurlardı. Benim aşılarım vardı hiç bitmeyen. Kuduz, karma, parazit… Onlarsa aşı nedir bilmezlerdi. Sokak kedilerine miyavlayarak selam verdim. İçlerinden siyah-beyaz renkli ve biraz da semiz olanı parmak uçlarına basarak yanıma kadar geldi. Gözlerini olabildiğince açtı, kulaklarını dikleştirdi, kuyruğunu kaldırdı. Bıyıkları titriyordu. Pembe patilerinin arasında gizlediği pençelerini hırlayarak çıkardı. Halini görünce birkaç adım geriye doğru gidip durdum. O da durdu. Bir süre öylece bakıştık. Sonunda kendisine zarar veremeyeceğimi anlamış olmalı ki pençelerini geri çekti, gözlerini kıstı, kuyruğunu sallamaya başladı. Ardından burnuma kadar yaklaşıp usulca kokladı. Patileriyle yanağımı okşayıp, diliyle de yaladı. Tüm bu tavır değişikliği dostluğunun bir göstergesiydi. Birlikte diğer sokak kedilerin yanına gittik. Beni onlarla tanıştırdı. Artık her dışarı çıktığımda kendi cinsimden olan arkadaşlarımla vakit geçiriyor, eğleniyordum. Dışarıya çıkma yasağım nasıl kalkmışsa evdeki kısıtlılıklarımda zamanla ortadan kalkmıştı. Yalnız bir yere girmeme hâlâ izin yoktu. O da başıma gelen felaketin sebebi olan balkondu. Her ne olursa olsun orayı görmek istiyordum. Bu yüzden balkon kapısının açılmasını dört gözle bekliyor, oraya girebilmek için fırsat kolluyordum. Sahibimin eşi, çamaşır sermek yahut aile bireyleri hava almak için balkona çıktıklarında ben de peşlerinden gidiyordum. Fakat onlar her seferinde benden önce davranıp kapıyı yüzüme kapatıyorlardı. Sabırla beklemeye koyuldum. Bir gün sahibimin eşi, çamaşır sermek için balkona çıkmıştı. Tam o sırada ısrarla çalınan kapı zili ona hata yaptırmış, içeriye dönerken balkon kapısını kapatmayı unutmuştu. İçimden: “Hadi Minnoş tam sırası.” dedim. “Şimdi olmasa ne zaman?” Kuyruğumu sallayıp, kulaklarımı dikleştirdim. Arka ayaklarımın üzerinde bir süre durduktan sonra ani bir hamleyle balkona doğru fırladım. Burasının bu kadar geniş olduğunu bilmiyordum. Salondaki kanepeden gördüğümden daha fazlasını görebiliyordum. Mahallenin camisi, yolları, parkı, alışveriş merkezleri, yerleşim yerleri hepsi görüş alanımın içerisindeydi. Size garip gelebilir ama bu kadar çok yeri görmeme rağmen odaklandığım tek nokta balkonumuzun dibinde nelerin olduğuydu. Annemin balkona gelmesi an meselesiydi. Bu yüzden ani karar vermem gerekiyordu. Ya isteğimden vazgeçip içeri geçecektim ya da merakımın peşinden gidecektim. Önce esen sert rüzgârdan dolayı tereddüt etmiş olsam da merakıma yenilerek korkuluğun üzerine çıktım. Korkuluklar dar olan balkon duvarının üstünü ikiye bölüyordu. Duvarın ev tarafında kalan kısmı biraz daha geniş, dışarıya bakan yönü ise daha dardı. Geniş tarafında durarak aşağıya bakmaya çalıştım. İstediğim yeri göremeyince tüm tehlikeleri göze alarak korkuluğun diğer tarafına geçtim. Tam aşağıya bakacağım sırada hikâyemin başlangıç kısmında annemin söylediği “Dur yapma!” sözünü duydum. Lakin artık çok geçti. Ayağım kayınca bir anda üçüncü kattan aşağıya düştüm. Dört ayağımın üzerine düşmem hayatta kalmamı sağlamıştı. Yalnız gözümden ve burnumdan akan kanlar ağzıma giriyor, nefes almamı zorlaştırıyordu. Sahibimle birlikte evin en küçüğü de aşağıya inmişti. Bir çocuğun böyle bir manzaraya şahit olması hiç de iyi olmamıştı. Allah’ tan sitenin önüne gelen servis aracı bu dramatik duruma daha fazla izin vermemiş, servis şoförü, Hasan’ı gözyaşları içerisinde alıp okuluna götürmüştü. Sahibim, telaştan aşağıya inerken çantamı getirmeyi unutunca kucağında arabaya bindim. Veteriner kliniği evimizin diğer sokağında olmasına rağmen yollar bana başka bir şehirdeymiş gibi uzun geliyordu. Yoldaki kesik beyaz çizgileri bir bütün olarak görüyordum. Işıklar ve renkler silinmiş gördüğüm her şey bulanıklaşmıştı. Dışarıdaki araba sesleri canımı acıtıyordu. Veterinerden içeri girdiğimde annemin ağlayarak söylediği ilk sözü, “Hocam, Minnoş balkonumuzdan düştü.” oldu. Hekim, tek derdim buymuş gibi, “Minnoş mu ismi?” diye sordu yüzünü ekşiterek.

Niye yalan söyleyeyim yüzünü ekşitmekte haksız da sayılmazdı. Hiç de sevmemiştim bu ismi. Yeni evime geldiğim ilk günü ailem bana isim koymak konusunda tartışıyorlardı. Sahibim, ismimin ısrarla Müezza olmasını istiyordu. Müezza bir Habeş kedisiydi. Peygamberimiz Uhud seferi sırasında ordusunun önüne yavrucaklarını emziren bir kedi çıkınca, kedinin ve yavrularının ezilmemesi için başlarına bir nöbetçi dikmiş, koca orduyu da kedinin etrafından dolaştırmış, sefer dönüşü de nöbetçiden o kediyi isteyerek sahiplenmişti. Bu isim ne yazık ki aile üyelerinin diğerleri tarafından telaffuzu zor olduğu gerekçesiyle kabul edilmemişti. Herkes bir isim söylüyor, fakat bir türlü anlaşamıyorlardı. Nihayet bir hafta sonra ne yapacakları konusunda ortaklaşa bir karara varmışlardı. Alınan karar doğrultusunda herkesin belirlediği isim kâğıtlara yazılıp ardından kura çekildi. İsimler şunlardı: “Paşa, Minnoş, Sofia, Çerez, Pamuk.” İçimden kurada, “Paşa çıksın” diye dualar ediyordum. Ne de olsa soylu bir kediydim. Ama ne soyluluğum ne de ettiğim dualar kabul görmüştü. Kuradan çıkan ismime zamanla alışmaya çalışsam da evimize gelenlerin pek alıştığı söylenemezdi. Her gelen, “İsim kıtlığı mı var?” “Başka isim bulamadınız mı?” “Minnoş da ne?” “Bu bir kız ismi.” gibi bir takım şakayla karışık sitemlerini dile getiriyorlardı. Şimdi aynı sitemi hekimde yapıyordu. Üstelik canımla savaş verdiğim bir sırada. Hekimim, yanına iki yardımcısını da alarak beni muayene odasına götürdü. Önce eliyle sırtıma dokundu. Ön ayağımdaki sağ patime elini vurduğu sırada var gücümle bağırmaya başladım. Ayağım incinmiş daha da kötüsü kırılmış olabilirdi. Hekim, görünürde kırığımın olmadığını söyleyerek bir nebze içimi rahatlatmıştı. Ancak iç kanama geçirme tehlikesine karşı sol patimin üstündeki tüylerimi traş edip iğneyi vurdular. Köpüksüz, kuru bir traş canımı fazlasıyla acıtmıştı. Çığlıklarımı duyan ailem muayene odasına dalınca hekimim, her zamanki soğukkanlılığıyla onlara telaşlanacak bir şeyimin olmadığını söyledikten sonra sahibime döndü: “Hocam, iç kanamayı durdurmak için bunu yapmamız gerekirdi. Kırk sekiz saatimiz var. Minnoş masada da kalabilir kalka da bilir. Her şeye hazırlıklı olmalısınız.” dedikten sonra ekledi. “Şimdi Minnoş’u yoğun bakım ünitesine almamız gerekiyor. Orada belirli bir süre kaldıktan sonra röntgen filmini çekeceğiz.”

Artık yoğun bakım ünitesindeydim. Badem gözlerimin yerine aklar dolmuştu. Kimseyi göremiyordum. Gözlerime ne olduğunu merak ederken hekimim yine zamanında davrandı: “Telaş etmeyiniz.” dedi, aileme. “Kedilerin tehlike anında gözlerine perde inmesi gayet doğal. Birkaç gün içinde kendiliğinden düzelir.” Bu ifade yüreğime su serpmiş olsa da sonrasında eklediği cümle tüm umutlarımı bitirir mahiyetteydi. “Bizim için asıl tehlike iç kanama ve maalesef bu da henüz geçmiş değil.” İki saat yoğun bakım ünitesinde kaldıktan sonra röntgenimi çektiler. Filmde önemli bir şeyim gözükmüyordu. Yalnız akciğerlerimin bir bölümünde kısmi bir hasar oluşmuştu. İlaç ve serum tedavisine beş gün boyunca devam edecektim. Tabi ilk kırk sekiz saati atlatabilirsem. Beni tekrar yoğun bakım ünitesine götürdüler. Vücut ısımın istikrarlı bir şekilde kalması ve olası bir operasyon sonrası sıcaklığımın düşmemesi için burada kalmam gerekiyordu. Hastalığımdan bu yana annemin devamlı yanı başımda olması bana güç veriyor, kendimi her zamankinden daha çok güvende hissediyordum. Kaç saattir bir şey yiyip içmemiştim. Başka zaman olsa açlık komasına bile girebilirdim.

* * *

Bir keresinde evde tek başımaydım. Sahibim, annesinin göz iğnesini yaptırması için doktora götürmüştü. Doktor, ameliyata girdiği zamanlarda bu iş daha geç vakitlere kadar sarkabiliyordu. Annem, gezmedeydi. Gittiği yer umumiyetle ablasının evi olurdu. Çocuklar da okuldaydılar. Önceleri evimizde mutlaka birileri yanımda olurken bu kez yapayalnız kalmıştım. Yalnızlıktan korkuyordum. Korkumu yenmek için yerimde duramıyor bütün odalara girip çıkıyordum. Televizyonun bulunduğu odadaki tırmanma aletine çıktım. Burada epey oyalandıktan sonra koltukların üzerinde tepinmeye başladım. Evimizin uzunca olan koridorunda defalarca koşarak gidip geldim. Tüm bu aktiviteler beni hem yormuş hem de acıktırmıştı. Mama kabım çocukların odasındaydı. Oraya koştuğumda hayal kırıklığına uğradım. Evdekiler normalde bir yerlere gittiklerinde su ve mama kabımı doldururlardı, anlaşılan bu kez bu işi birbirlerine havale ettiklerinden mamamı doldurma görevi ortada kalmıştı. Açlığımı bastırmak için uyumam en akıllıca olanıydı. Bu arada bizimkiler de gelmiş olurlardı. Bir ses duyabilirim ümidiyle kapıya yakın bir yerde uyudum. Uyandığımda değişen bir şey yoktu. Büyük ihtimalle akşamüzeri birbirleriyle sözleşip misafirliğe gitmiş olmalılardı. Açlıktan mideme ağrılar girmişti. Aklıma mamamın olduğu kiler geldi. Kilerin kapısı aralıklıydı. Ayaklarımla birkaç pati darbesiyle kapıyı açtım. Mamam ikinci rafta duruyordu. Sevinçten neredeyse havalara uçacaktım. İkinci rafa ulaşmam için önce birinci rafa zıplamam gerekiyordu. Birinci rafın yerden yüksekliği diğer zıpladığım yerlerden çok daha fazlaydı. En yüksek yer olan mutfağın tezgâhına bile birkaç alıştırmadan sonra ancak çıkabilmiştim. Buraya ulaşabilmem için galiba çok daha fazla bir çaba sarf etmem gerekiyordu. Kilerin orta yerinde durdum ardından var gücümle koşup zıpladım. Ne yazık ki birinci rafın yarısına bile ulaşamamıştım. Her denediğimde biraz daha yaklaşıyor fakat yine de sonuca ulaşamıyordum. Gücüm tükenince biraz dinlendikten sonra var gücümle zıplamanın daha mantıklı olduğuna karar verdim. Midemin gurultusuna aldırmadan bulunduğum yerde kıvrılıp uyudum. Bu arada ailemden birileri de gelmiş olurdu. Uyandığımda yine düşündüğüm gibi olmadı. Artık başımın çaresine bakmam gerekiyordu. Bu kez zıplarken yöntemimi değiştirmeyi denedim. Raflara en uzak bölgeye doğru gerisin geriye gittim. Sırtımı duvara dayadım. Kulaklarımı dikleştirdim, gözlerimi olabildiğince açtım. Derin bir nefes aldıktan sonra arka patilerimden güç alarak hızlı bir şekilde ileri doğru atıldım. Birkaç kavanozu yerinden oynatmış olsam da rafın üzerine zıplamayı başarabilmiştim. Stratejik bir hamlede bulunmam beni amacıma yaklaştırmıştı. İkinci rafa çıkmak çocuk oyuncağıydı artık. Arka ayaklarımın üzerinde dik durduktan sonra adeta bir lastik gibi uzayarak ön patilerimle rafa tutunup yukarı çıktım. Kuru mamam bir poşetin içerisinde ağzı bağlı olarak duruyordu. Bu iş de pek zor gözükmüyordu. Yapmam gereken sadece dişlerimle poşete küçük ısırıklar atmak ve pençelerimle poşeti kendime doğru çekmekti. Yalnız öyle acıkmıştım ki poşeti hızlı bir şekilde çekmemle mamalar kilerin her tarafına dağılmışlardı. Üstelik patilerim mamamı yere düşürmekle kalmamış poşetin yanındaki un olan cam kavanozu da yere düşürüp kırmıştı. Karnım doymuştu doymasına ama yerdeki un ve mama kilerin her tarafına dağılmıştı. Azar işiteceğim kesindi. Belki de daha da kötüsü kimsesiz hayvanlar barınağına verilecektim. Aslında tüm bu kepazeliklerin sorumlusu ben değildim. Ailem, gerekli tedbirleri almış olsaydı elbette ki başıma bunlar gelmeyecekti. Odama geçtiğim sırada kapı anahtarının sesini duydum. Başka zaman olsa bir çırpıda koşarak yanlarına gelir, üzerlerine fırlardım. Burada beklemek galiba en akıllıca olanıydı. İçeriye ilkin annem girdi. Her zaman yaptığı gibi “Minnoooş” diye seslenerek odama kadar geldi. Tabağımın boş olduğunu görünce başımı okşadı. Bu iyi bir gelişme sayılırdı. En azından kabahatimin haklı bir mazereti oluşmuştu. Yalnız kadıncağızın mutfağa girip bağırmasıyla mazeretimin bir işe yaramadığını anlamıştım. “Minnoooooş!” Bu sesle her gördüğüm eşya titriyor gibiydi. Koltuğun altına girip saklandım. Annemin öfkesi dinene kadar da oradan çıkmadım. Azar işitmiş olsam da kimsesizler barınağına gönderilmediğimden dolayı kendimi şanslı hissediyordum.

* * *

Yoğun bakımda kalışım dört saati aşmak üzereydi. Ağzımdan ve burnumdan kan pıhtıları çıkıyor, karnım şiddetli bir şekilde ağrıyor, ayaklarımsa nazik vücudumu daha fazla taşıyamıyordu. Gözlerimi kaybetmek üzereydim. Kulağım eskisi gibi işitmiyordu. Diğer kedilerin ve insanların seslerini boğuk bir şekilde duyuyordum. Oysa önceden her sesi en ince teferruatına kadar fark ederdim. Mesela ayı anda Hasan’ın gitarının, Said’in ders çalışırken şıkları işaretlediği kaleminin, mutfaktaki poşetin sesini, penceredeki sineğin vızıltısını rahatlıkla birbirinden ayırırdım. Fakat bu kadar iyi duymanın kötü tarafları da vardı kuşkusuz. Son dönemde sahibimin eniştesi vefat etmiş, dayısının da hastanede yattığını telefonda konuşurken öğrenmiştim. Ortanca oğlunun diyabet hastalığını sadece duymamış, aynı zamanda görüyordum da. Çocukcağız novorapid iğnesini sabah, öğlen ve akşam yemeklerinden beş dakika önce lantus’u ise gece yatarken vuruyordu. Keşke elimden gelseydi de bu genç delikanlıya yardım edebilseydim. Televizyondan duyduğuma göre aslında şeker yönetimi gibi bu zor işler, bizler farkında olmadan Allah’ın vücudumuzda yarattığı pankreas marifetiyle yapılıyordu. Pankreas, tüketilen besinlerden elde edilen glikozun kanda olması gereken seviyelerde kalmasını sağlayan bir organ olduğunu sonradan öğrenecektim. Kaldığım yuvamda sadece hastalıklara değil, bazen aile içi tartışmalara da şahit oluyordum. Böylesi durumlarda köşe bucak kaçar, özellikle de yatak odasında rulo haline getirilmiş kullanılmayan bir halının tepesine çıkar, onların seslerini duymamaya çalışırdım. Belirli bir oranda duymamanın ve görmemenin büyük bir rahmet olduğunu böylesi durumlarda daha iyi anlamıştım. Kırık çıkığım olmasa da nefes almakta zorlanıyordum. Akciğerim hasar görmüş, kaburgalarım incinmişti. İç kanama riskiyse hâlâ devam ediyordu. Yoğun bakım ünitesinde kaldığım şu saatlerde istediğim tek şey uyumak ve her şeyi unutmaktı. Ne neşeyle oyunlar oynadığım günleri ne de malum balkondan düştüğüm anı hatırlamak istiyordum. Ağrılarımdan dolayı uyuyamasam da ağrı kesicilerin etkisiyle bir süre sonra kendimden geçtim. Uyandığımda evimdeydim, hem de puf puflu yatağımın içinde sahibime gülümserken.

Necati İLMEN

Not: Yaşanmış bir hikâyenin kahramanı sonraları balkondan bir kere daha düşecek, bu yetmezmiş gibi bakım evine giderken bir köpeğin saldırısına uğrayacaktır. Ancak tüm bunlara rağmen yeni yuvasında sağlıklı bir şekilde yaşamaktadır.  Ocak ayında iki yaşına girecek olan Minnoş’a nice yıllar diliyorum.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir