Bosna Günlüğü-IV: Travnik’e Doğru

Yağışı bol olan bir coğrafyada Bosna Hersek. Ve tam mevsimi yağmurun. Bereket şiddetli bir yağış yok.  Gün boyu yağsa da insanı gezmekten, yapmak istediklerini yapmaktan alıkoyacak bir yağmur  değil. Usul usul yağmakta.  Bu açıdan şanslı sayıyoruz kendimizi.

Bu günkü rotamız Saraybosna’nın kuzeybatısına doğru. Önce Travnik’e oradan da muhteşem Pliva  Şelalesi’nin olduğu Jajce’ye uğrayacağız. Saraybosna Travnik arası yaklaşık yüz kilometre. Ama ülke genelindeki yolların durumu bu kısa mesafeyi de aynı değerlendirmeye tabi tutma gerçeğini ortaya koyuyor. Gerçi o güzergahın bir bölümünde yeni bir otobanın yapıldığını söylüyor İmran ama biz eski yoldan devam ediyoruz. Ne de olsa ‘en iyi yol bildiğin yoldur’ denilmiştir.

Travnik’e epey yolumuz varken rehberimiz ana yoldan saparak bir köy yoluna giriyor. Biraz ilerleyince karşımıza “Ahmiçi” tabelası çıkıyor. Burası savaş sırasında Hırvat güçlerinin bir gece sinsice saldırıp köyü topyekûn ortadan kaldırmaya ve “Kül ve Duman” adını verdikleri bir operasyonla köydeki bütün Müslümanları yok edip köyü ve Müslümanlara ait her şeyi haritadan silmeye çalıştıkları Ahmiçi köyü. Bosna Savaşı ile ilgili hafızalarımıza kazınan  görüntülerin ilk sıralarında bu köydeki caminin yıkılmış minaresi de yerini almaktadır. Ancak şimdi  o görüntü sadece büyük boy bir fotoğraf ile gelen ziyaretçilere bir hafıza tazeleme imkanı sunmakta ama  tahrip edilen cami ve minaresinin yerine modern mimaride zarif bir cami ve minare yapılmış. Katliamın  unutulmaması  için inşa edilmiş o gece şehit edilen 116 kişinin anısını ve isimlerini ihtiva eden  anıt ile aynı bahçede.

O gece katledilen yüz on altı kişiden kırk dördünün aynı aileden  olması, içlerinde üç aylık bebekten seksen yaşındaki ihtiyarlara  kadar kadın erkek her yaştan insanın  bulunması top yekûn bir yok etme  gayret ve çabasının ve öldürülen insanların çoğunun cesetlerinin yakılması gerçeği de bir vahşet saldırısının apaçık bir örneği.

Ahmiçi camii, bir ibadethane olmasının yanında müştemilatındaki katliama dair fotoğrafların sergilendiği bir galeri ve cami avlusundaki anıt ile birlikte komple bir hafıza tazeleme mekanı. Biz  anıtın yanında uzun isim listesini okumaya çalışıp , ruhlarına birer Fatiha hediye ederken caminin imamı Mahir hoca bahçeden içeri giriyor. Mütebessim çehresiyle selam verip yanımıza geliyor. Türkiye’den geldiğimizi öğrenince Türkçe konuşmaya başlıyor bizimle. Türkiye’de kalıp kalmadığını veya başka bir vesile  ile mi Türkçe öğrendiğini sormaya fırsat olmuyor. Kısa bir sohbetten sonra abdesthanenin su sorunuyla ilgili bir problemin olduğunu ve onu halletmesi gerektiğini söyleyip ayrılıyor yanımızdan Mahir hoca. Zaten biz de Travnik’e gideceğiz. Ahmiçi’yi ve Mahir Hoca’yı ‘Allah’a emanet’ eyleyip’ Travnik yoluna dönüyoruz.

Osmanlı’da hatırı sayılır miktarda devlet adamı yetiştirmesi ile ünlü olan Travnik şehri ‘vezirler şehri’ olarak da anıla gelmiştir. Tarihi şehir evvela kalesinin  muhkem ve heybetli görüntüsü ile karşılamakta gelen misafirlerini. Bu coğrafyadaki şehirlerin büyük bölümü için ‘ortasından nehir geçen şehirler’ demek fazla abartı olmaz sanırım. Travnik’in de ortasından bir küçük ırmak geçmekte. Küçük Lasva Irmağı şehri ikiye bölmekte. Burada durup İbn-i Haldun’un medeniyet ve su ile ilgili tezlerine kısa  bir gönderme yapmak lazım. Su medeniyettir. Su çeker insanları ve insanlığı. Ve suyun etrafında şekillenir insanın ve insanlığın macerası.

Kaleye çıkmadan önce soluklanmak gerek deyip şehrin girişindeki bir mekana oturuyoruz. Buradaki bu tarz mekanların çoğu restoran ile cafe arası yerler olarak hizmet vermekte. Getirdikleri kahvenin yanına mutlaka şehrin sigara fabrikasında üretilen buranın meşhur Drina marka sigarasının bir numunesini de ikram etmekteler. Bu şehirdeki sigara fabrikasının savaş zamanında bile üretime devam ettiği ve baş gösteren kağıt sıkıntısının insanların evlerindeki kullanılmayan kağıt, dergi, kitap ve gazetelerin bağışlanması ile giderildiği bir şehir efsanesi olarak anlatıla gelmektedir.

Kısa moladan sonra kaleye doğru çıkıyoruz. Tarihi kalenin büyük bölümü sapasağlam ve ayakta. Yalnız buralardaki kalelerin çoğunda Osmanlı mimarisinden ziyade ortaçağ Avrupa savunma mimarisinin izlerini görmek mümkün. Zaten hepsinin tarihi geçmişi Osmanlı öncesine dayanmakta. Osmanlı daha çok bu savunma kulelerinin dışında ve etrafında gelişen şehirlere mührünü vurmuş, kaleleri ise mevcudu muhafaza ve  tahkim ile yetinmiş gibi görünüyor.

Kaleden bütün bir şehri görmek mümkün neredeyse. Savunma konsepti içinde stratejik bir noktada sağlam surlardan ve burçlardan müteşekkil bu taştan şehir geçmişin ihtişamını bu güne taşımakta heybetli duruşuyla. Dağın yamacına yaslanmış kalenin içindeki cami de ayrı bir ihtişam katmakta bu görüntüye. Kalenin burcundan şehre baktığınızda bir kareye onlarca minarenin sığdırılabileceği söylentisi sayı vermek mümkün olmasa da bir hakikati resmetmekte. Şehrin dört bir tarafından görünen  onlarca minare şehrin göğe doğru uzanan kolları ve ‘esenlik bildirileri’ olarak şehrin kimliğini ortaya koymakta dosta düşmana karşı.

Tarihi yapısını büyük oranda muhafaza eden kalede çeşitli düzenlemeler de yapılmış. Yürüyüş yolları, küçük oturma ve dinlenme alanları ve yine sınırlı ve dar katılımlı  sanatsal etkinlikler yapmaya elverişli alanlar düzenlenmiş. Kalenin içinde minik bir etnografya müzesi veya evi de mevcut. Kale ziyareti ile uzak tarihe yapılan gezinti iki katlı bu müze evde daha yakın tarihli bir yolculuğa dönüşüyor. Bir önceki yüzyılın başından bu güne şehrin ve  bölgenin  sosyo- kültürel hikayesini öğreniyorsunuz bölük pörçük.  

Kaleden indikten sonra kısa bir şehir turu yapıyoruz ve fazla zaman kaybetmeden  yönümüzü Pliva Şelalesi’ni görmek için şelalenin bulunduğu Jajce (Yayçe)’ye çeviriyoruz. Jajce, Travnik’e bir saatlik bir mesafede küçük bir kasaba.  Osmanlı’nın bu güzergâhta fethettiği son kale olarak bilinmekte. Bir nevi bir sınır karakolu ve güçlü bir savunma noktası. Sağlam  kale duvarlarına sahip. Tarihi doku kasvetli orta çağ Avrupa mimarisinden izler taşımakta.

Pliva Nehri şehrin ortasından geçerek aşağıda bir şelaleye dönüşmekte. Ortasından nehir geçen bir şehir daha. Gün boyu kapalı olan hava pek şiddetli olmasa da  zaman zaman yağmurlu yüzünü göstermekten geri durmuyor. Öncelikle şehrin doğu tarafında şelalenin başlangıç noktasına gidiyor ve Pliva Nehri’nin şelaleye dönüştüğü yerden bu muhteşem manzarayı izliyoruz. Nehrin etrafına yer yer setler yapılmış. Uğultulu bir su sesi  ve 22 metre yükseklikten aşağı dökülen şelalenin görüntüsü insanı dış dünyadan koparan, kendi atmosferine çeken bir güzellikte. Ama bu noktadan daha çok şelaleye dönüşen nehrin sakin akan görüntüsünü ve şelalenin başlangıç noktasını görmek mümkün. Pliva Şelalesinin asıl muhteşem manzarasını izlemek için biraz yorucu da olsa  karşı tarafa geçip aşağıdaki seyir alanına gitmek gerekiyor.

Nehrin üzerindeki çelik köprüden karşıya geçerken bir yandan da köprünün korkuluk demirlerine kilitlenmiş üzerinde her milletten, her halktan değişik isimler yazılmış binlerce rengarenk köçten kimi isimler okuyarak bu insanların bir birlerine olan sevgi ve bağlılıklarını ifade biçimini düşünüyor insan. Şelalenin batı tarafında yukarıdan şelaleyi izlemek için seyir noktaları oluşturulmuş. Ama geriden biraz daha dolanıp aşağıya gitmek ve aşağıda düzenlenmiş alandan suyun yirmi iki metre yüksekten heybetli ve hırçın akışını seyretmek lazım asıl. Savaş öncesi şelalenin yüksekliğinin otuz metre olduğu ve o süreçte yaşanan deprem ve daha sonraki saldırılar kaynaklı su baskınları neticesinde şelalenin yüksekliğinin yirmi iki metreye düştüğü söylenmektedir.

Pliva Şelalesinden dökülen sular öte taraftan gelen Vrbas nehrinin suları ile birleşmekte derin vadide. Şelalenin hırçınlığı bir başka suya karışmayla sükunet bulmakta. Su, suya karışıp yok olmakta, eriyip bitmekte. Kısa sürede ayrılmaya gönlümüz elvermese de serin hava ve çiseleyen yağmur ‘ziyaretin kısası makbuldür’  dedirtmekte insana. Aşağı inmesi kolay ama yukarı yola çıkmak yoruyor insanı. Yer yer dinlene dinlene, soluklana soluklana yukarıya park alanına çıkıyoruz. Yukarıdaki park alanında onlarca küçük ve otantik hediyelik eşya  satış noktası yapılmış ama belki turizm sezonunun geçmesi, belki yağışlı havadan olsa gerek çoğu kapalı.

Jajce’nin elbette daha gezilecek çok yeri vardır ama biz daha çok şelaleyi görmeye geldiğimizden kısa kesiyoruz ziyaretimizi. Ayrıca uzun bir Sarajevo’ya dönüş yolu da bizi beklemekte. Tarihi surların içinden geçerek çarşıdan çıkıyoruz. Sol tarafımızda  yakın zamanda restore edildiği apaçık Esma Sultan Camii. Şehir yağmurlu bir akşama hazırlanmakta. Biz ise yağmurlu ve sisli bir Sarajevo gecesine varmak için yola vurduk kendimizi. Gün biter yol bitmez. Esasında  ‘yol bir yere gitmez /o bir  durma biçimidir’  demek geliyor içimizden…

Fadıl KARLIDAĞ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir