Yeni evlenmiştik ve Patricia hanım ile mütevazı yuvamızda mutluyduk. Annesinin üşenmeden yazıp gönderdiği yemek tarifleri defterinin de yardımıyla, mutfak becerisini sebzeli makarnadan daha ileriye taşımaya başlamıştı ama her sabah kahvaltı işi güneş doğduktan sonra uyuyamayan benim işimdi. Zaten Brezilya kahvaltısı tereyağı sürülmüş ekmek, kızartılmış yabani muz ve kahveden ibaret olduğundan, Patricia da benim hazırladığım, Türk çayının yanında sucuklu-yumurtalı tost, sert chedar peyniri ile yapılmış bagel pizza, tam yağlı tulum peyniri ile yapılmış kekikli omlet gibi uyduruk, ama damak çatlatan lezzetleri tercih ediyordu. Veya, sabah uykusunu sevdiği için benim kahvaltıma katlanıyordu.
Akıllı bir genç hanımdı Patricia. Akşam yemekleri için sık sık benden kuru fasulye veya yahni yapmamı istiyor, ben de zevkle ve şevkle yapıyordum. Benim yaptığım yemeklerin daha lezzetli olduğuna inandırmıştı bir kere beni. Türk genetiğinin, uygun gaz verildiğinde dünyayı fethedebileceğini keşfetmişti galiba…
Akşam yemeğini kim hazırlarsa hazırlasın salata yapmak benim rutin işim olmuştu. Tek problemimiz vardı; soğan. O salata içinde soğan sevmiyor, ben ise soğansız salata sevmiyordum. Çözüm olarak salatayı ayrı tabaklardan yemeyi bulduk. Soğan doğramadan önce onun salatasını ayrı bir tabağa koyup, sonra kendiminkine “ince ince” ve “göstere göstere” soğan doğruyordum. Sonra da iştahımı abartarak yerken, soğanın faziletlerinin felsefesini yapıyor, çocukluğumuzdaki fakir köy sofralarımızda ailecek aynı kaptan yemek yediğimizi, yemeklerimizin basit ama paylaşmanın tadıyla lezzetinin katlandığını falan anlatıyordum…
Patricia bir akşam sofrayı hazırlarken romantik bir duygusallığa kapılıp, salatasını ayrı tabaktan yemek istemedi.
– Ama ben artık salatayı ayrı tabaktan yemek istemiyorum.
– Ben de istemem ama, soğansız salata sevmem biliyorsun.
– Tamam. Benimkini ayırma. Ben soğansız tarafından yerim.
– Harika!
Bu defa soğanları öylesine küçük ve ince doğradım ve karıştırdım ki, salatanın diğer malzemelerinden seçip ayırabilmesini neredeyse imkânsız hale getirdim.
Yemeye başlayınca, Patricia görebildiği soğanları elinden geldiğince ayırmaya, yememeye çalıştı ama salatanın soğan ile değişen tadını da ister istemez almış oldu.
– Aslında, soğanlı da fena olmuyormuş salata.
– Bon apetite, my love. Yakında, soğansız salata ile geçirdiğin onca zamana pişman olacaksın.
– O kadar diyorsun?
– Diyorum.
Yemeğin sonlarına geldiğimizde Patricia salatanın en soğanlı yerlerini tercih etmeye başlamıştı bile. Ondaki değişimi seyrederken, ön yargılarımızı aşabildiğimiz zaman hayattan aldığımız tadın ne kadar arttığını düşündüm. O günü Patricia da unutmayacak ve çocuklarımızı büyütürken onları yeni yemeklere alıştırmak için evimizin değişmeyen kuralını koyacaktık;
“- Yememek serbest, ama denemek mecburi…”
Ahmet SINAV

Son Yorumlar