Biliyor musunuz, yeryüzünde bahar için ağıt yakan tek millet Boşnaklardır. Dünyanın geri kalanı, baharı mutluluk ve sevinç içinde karşılayıp müzik eşliğinde eğlenirken Boşnaklar yetim kalmış kızları için ağıt yakar. Goran Bregoviç’in yeniden düzenleyip Ederlezi adını verdiği şarkı, aslında Bosna’daki soykırımda hayatını kaybedenlerin feryadıdır… İçiniz gerçekten yanıyorsa dışınızın güllük gülistanlık olmasının bir anlamı yoktur; her renk, her ses, her görüntü acıya dönüşür yüreğinizde. ‘Baran değil, şafak değil, ebr-i seher değil / Gözyaşıdır, ciğer kanıdır, dud-ı ahtır.’ demiş, Yenişehirli Avni. Saraybosna’da düzenlenecek olan konferansa davet edildiğimi bildiren mektubu alınca, aklıma ilk gelen şeylerdi, bunlar…
Bilimsel toplantılar, sadece akademik bilgi paylaşımı için değil yeni yerler, yeni yüzler ve yeni kültürler tanımak için de paha biçilmez fırsatlar sunar akademisyenlere. Böyle bir toplantıda Türk diliyle ilgili bildirimi sunmak üzere kısa süreliğine Bosna-Hersek’te bulundum. Dadaloğlu’nun deyişiyle ‘Irağı yakın eden Arap atlar’ gibi dünyanın en ücra köşelerini bile ayağımıza getiren iletişim araçları sayesinde çoğunu önceden görmüş olduğum yerlerin, kalbimde bu kadar derin izler bırakacağına, doğrusu ihtimal vermiyordum. Maalesef, Tanpınar‘ın zamanı ve mekânı didikleyen mütecessis nazarına sahip değilim; bu nedenle gördüğümden çok gördüklerimin ruhumda bıraktığı izleri anlatacağım size.

Uçağımız Saraybosna üzerinde alçalırken, beton bir piste değil de zümrüt yeşili bir orman denizine ineceği hissine kapılıyor insan. Bulutlar dağılıp manzara netleştikçe hemen hepsinde cami bulunan 10-15 hanelik küçük köy adacıkları belirginleşiyor yer yer… Çokça aşinası olduğum cami ve minare silueti, beni neden bu kadar heyecanlandırıyor? Minareler ortaya çıktıkça Necip Fazıl‘ın ‘Şahadet parmağıdır göğe doğru minare / Her nakışta o mânâ: Öleceğiz ne çare?’ dizeleri geliyor aklıma… Osmanlıdan kalma camileri gezerken de aynı duygular üşüşüyor beynime; taşın imana, süslemenin secdeye geldiği Sultan Ahmet‘i, Süleymaniye‘yi, Selimiye‘yi görmedim mi? Buraları gezerken duyduğum derin heyecan ve hayranlık hissine, neden Saraybosna‘da hüzün karışıyor? ‘Üsküp’ten Kosova’ya’ kadar uzanan bitimsiz bir hüzün bu…
Bana sorarsanız Saraybosna’nın kalbi Başçarşı’dır. 16. yüzyılda yapılan çarşıyı gezerken İstanbul ya da Bursa’daki camilerin aynısına rastlayabilirsiniz. Daha çarşıya girmeden, bir kulağı Anadolu’da, öz kardeşlerinden haber bekleyen Gazi Hüsrev Bey Camisi ve külliyesi karşılar sizi. Külliyede medrese eğitimi devam ediyormuş. İmam hatip liselerindekine benzeyen bir program uygulanıyormuş. Sempozyumun birinci gününde oturumlardan sonra ancak varabildiğimiz Gazi Hüsrev Bey camisinde akşam namazına yetişiyorum. Cami avlusunda onlarca genç kız ve erkek medrese öğrencisinin vakit namazını bekliyor olmasına hem şaşırıyor hem de seviniyorum. Şaşırıyorum, çünkü kızlı erkekli gençlerin vakit namazını birlikte beklemesine alışık değilim; seviniyorum, çünkü atalarım tarafından Boşnakların yüreğine çalınan mayanın bugün bile sürgün verdiğini görmek mutlu ediyor beni.
Şadırvanın yanında, gölgesi bütün cami avlusunu kaplayan kim bilir kaç asırlık devasa bir ıhlamur ağacı, Tanpınar‘ı ve ‘Bursa’da Zaman’ı hatırlatıyor. Bursa yerine Bosna; Orhan yerine Hüsrev ekleyin; şiirin ruhundan bir şey kaybolmayacağını görürsünüz:
Bursa’da bir eski cami avlusu,
Küçük şadırvanda şakırdayan su;
Orhan zamanından kalma bir duvar…
Onunla bir yaşta ihtiyar çınar
Eliyor dört yana sakin bir günü.
Bir rüyadan arta kalmanın hüznü…
Caminin bütün kapıları, iki yanında küçük ahşap dükkânların dizili olduğu dar sokaklı Başçarşı‘ya açılıyor. Çarşının içinde, ‘Bezistan’ adından anlaşılacağı üzere bir zamanlar kumaş ticaretinin yapıldığı, şimdiyse hediyelik eşya dükkânlarına ev sahipliği yapan bir kapalı çarşı, kafeterya ve lokantaya dönüştürtülmüş bir de han var: Moriça Hanı. Evliya Çelebi’nin aktardığına göre Saraybosna’da vaktiyle 23 adet tüccar hanı ile 8 adet ‘garip bekar hanı’ bulunmaktaymış. Başçarşı’da sadece Moriça hanı ayakta kalmış.
Akşam yemeği için çarşının içindeki börekçiye gidiyoruz. Anadolu’da yaygın olan usulle pişirilmiş harika bir börek ziyafeti çekiyoruz kendimize. Kor halindeki közün üzerine sacayağı konuluyor; sacayağının üstüne börek tepsisi. Tepsinin üstüne de üzerinde köz bulunan koni biçiminde bir metal kapak kapatılıyor; böylece böreğin altı ve üstü eşit derecede pişiyor. İstersek böreğin üstüne kaymak koyabileceğini söylüyor, garson. Börek, çarşı, baş, bez derken şimdi de kaymak sözüyle irkiliyor kulağım. Süzme yoğurdun su ile akışkanlaştırılmış hâli kaymak dedikleri; biraz daha su katılmış biçimine ise ayran diyorlar; bizim için oldukça yoğun.
Kasiyer kız, hesabı aldıktan sonra ‘Allah’a emane’ dedi; sonunda t sesi olmayan bu dua kolumu kanadımı, bütün takatimi kırıp içimdeki hüznü büyütüyor. Türkçe Başçarşı’yla, kaymakla, ayranla, börekle sınırlı değil. Kaldığımız otel, termal sularıyla meşhur Ilıca belediyesi sınırları içinde. Ferhadiye, Ali Paşa, Sebil hepsi bir semt ya da mahalle adı. Damağımda anamın ak sütünü andıran bir tat… İsmail Habip Sevük ‘Tuna’dan Batı’ya’ adlı kitabında, Balkan türkülerinden örnekler vererek 1940’lı yıllarda Balkanlarda Türkçenin hâlâ canlı olduğunu söyler, hatta Türk’ün çekildiği Belgrad’da bile Türkçenin kalmasını ‘hazin bir teselli’ diye niteler.
Yeri gelmişken, konuyla ilgili Balkanlarda hemen her yerde bilinen bir anekdotun Belgrad için anlatılan biçimini paylaşayım sizlerle. Tito yönetimindeki Eski Yugoslavya rejimi, Osmanlı’nın izlerini silmek için bir yandan mimariye diğer yandan da dile müdahale eder. Dillerindeki Türkçe (ve tabi Türkçe yoluyla dillerine girmiş olan Arapça ve Farsça) sözcüklerin atılması ve kullanımlarının yasaklanması için birtakım düzenlemelere başvurulur. Bu düzenlemelerin sonucuna ilişkin de Belgrad sokaklarında söyleşi yapılır. Halk Türkçe kelimelerle öylesine haşır neşir olmuştur ki bunların yabancı olduğunun farkında bile değildir. ‘Dilimizde hâlâ Türkçe kelime var mı?’ sorusuna en ilginç cevabı bir temizlik işçisi vermiştir: ‘Valla hiç yok.’ İlki Arapça, ikincisi Farsça ve üçüncüsü Türkçe üç kelimelik bu cevaba gülsem mi ağlasam mı, bilemedim.
Bir gün sonra, bu sefer cuma namazı için yine aynı camideyim. Cemaat avludan Başçarşı’nın dar sokaklarına taşıyor. İmam hutbede dua ederken, Arapçayla karışmış Türkçe cümlelerle irkiliyorum. Çarşıda pazarda Türkçe kelimelere alıştık iki günde; ama Arapça duaların arasına sıkıştırılmış Türkçe cümleleri ilk defa duyuyorum; ‘Gazi Hüsrev Bey’in ruhu için el fatiha…‘ ifadeleriyle bitiyor. Anlaşılan Boşnaklar cuma hutbelerinde okunagelen Türkçe karışık bu duayı, ayet gibi ezberleyip kuşaktan kuşağa aktarmışlar. Beni şaşırtan bir diğer husus da camiyi yaptırana dua edilmesi… Biz neden yapmıyoruz? Bugün, hasımlarının bile Muhteşem Süleyman diye takdir ettiği koca padişahı, Süleymaniye Cami’sinde haftada bir Cuma hutbelerinde yad etsek güzel olmaz mı?
Büyük camiler tamamen taş yapımı, ancak şehrin Osmanlılardan kalma eski ve dar sokaklarına girerseniz, taş ve ahşap karışımı onlarca mahalle mescidine rastlar; Adana ya da Maraş‘ın taş ve ahşap işlemeli küçük camilerini görürsünüz. Bana öyle geliyor ki Müslüman Türk’ün ruhu, büyük camilerden ziyade vaktiyle sokak aralarına sıkıştırılmış, ne var ki bugün çoğunluğu bakımsız ve metruk bu mütevazı mescitlerde buluştu, Boşnakların yüreğiyle.
Saraybosnalı arkadaşımın, Osmanlının arkasında öksüz ve yetim kalmış bu mescitlerin tamiratına ilişkin verdiği bilgi, esasında sorumluluğumuzun ne kadar büyük olduğunu hatırlattı bana. Bosna-Hersek’te yeni bir cami yapımı için kesenin ağızını açan, bu konuda oldukça cömert davranan Müslüman devletler, bizden kalan cami ya da mescitlerin tamiratından söz açılınca arkalarını dönüyormuş. Kendi yetimine bakamayan bir millet iflah olur mu?
Evliya Çelebi’nin aktardığına göre Saraybosna’da ‘Tamamı yüz adet mescit ve zaviye’ bulunmaktaymış. Yazık ki Seyahatname’de sadece, kitabesinde tarih düşürülmüş olan Hacı Osman Mescidi’nin adı kaydedilmiş. Bu mescide ilişkin naif bir rivayet bugün hala yaygındır, Saraybosnalı Müslümanlar arasında. Mescit esasında, vaktiyle Başçarşı’da deri tabaklama işiyle uğraşan esnaf için yaptırılmış; uhrevi bir amaçla camiyi lebalep dolduran cemaati ağır deri kokusuyla rahatsız etmek istemeyen tabakhane esnafı, ekseriyetle bu mescide devam edermiş. Bu yüzden de halk arasında daha çok Tabakçı Mescidi diye bilinirmiş.
Aliya İzzetbegoviç‘in kabrinin de bulunduğu yamaçtaki mezarlıktan şehrin en hâkim tepelerinden birine tırmanıyorum. Tepeden bakınca, kocaman bir Saraybosna panoraması seriliyor gözlerimin önüne. Onlarca boynu bükük camiyi, Necip Fazıl‘ın ‘Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?’ dizesini mırıldanarak seyrediyorum. Ne var ki şiirin devamında üstada katılmaya yüreğim el vermiyor ve içimden Üstat keşke beyti şöyle yazsaydı diyorum:
Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;
Giden şanlı akıncı, niçin döndü yurduna?
Faruk Nafiz ‘Sanat’ şiirinde Doğulu ile Batılıyı karşılaştırır:
Sen raksına dalarken için titrer derinden
Çiçekli bir sahnede, bir beyaz kelebeğin
Bizim de kalbimizi kımıldatır yerinden
Toprağa diz vuruşu dağ gibi bir zeybeğin
‘Çiçekli bir sahnede bir beyaz kelebeğin raksı’yla içi titreyen Batılının karşısında, ‘Dağ gibi bir zeybeğin toprağa diz vuruşu’yla kalbi kımıldayan Doğulu vardır. Gariptir, Batılıya, kubbesinde ince bir mozaik bulmak umuduyla ‘kırk asırlık bir mabedin içini’ gezdiren Çamlıbel, Doğuluyu bir camiye götürme zahmetinde bulunmaz. Yazık!
Şehrin farklı noktalarında Osmanlının inşa ettiği çeşme ve sebillerin hâlâ kullanılıyor olması bir başka güzellik… Evliya Çelebi’nin ifadesiyle ‘100’den fazla çeşmeler akmaktadır ki asla lüleleri yoktur. Hemen selsebil akıp gitmededir.’ Gerçekten bugün de hiçbirinde musluk yok; sürekli akıyor… İgman dağlarının bereketli göğüslerinden beslenen suları, şehrin dört bir yanında sebil olarak akıtmış atalarımız… Onca savaşa rağmen çoğunun kitabesi sağlam… Kayıtlı mühürlü bizim malımız… Bosnalı epigrafi uzmanı Mehmet Müezzinoviç, üç ciltlik kitabında tek tek kaydetmiş bu kitabeleri.
Bir gün sonra, ülkenin güneyinde yer alan Mostar’a gitmek üzere Saraybosna’dan yola çıkıyoruz. Yemyeşil bir orman içinde ilerlerken yol boyunca, beyaz minareli camileriyle yeşil yamaçlara kurulmuş köyler, Karadeniz’i hatırlatıyor. Her görüntü bizden bir parçayla örtüşüyor zihnimde…
Yahya Kemal Üsküp için yazığı şiire Kaybolan Şehir adını vermiş:
Üsküp ki Yıldırım Beyazıd Han diyarıdır,
Evlad-ı Fatihan’a onun yâdigârıdır.
Firûze kubbelerle yalnız bizim şehrimizdi o;
Yalnız bizimdi, çehre ve ruhuyla biz’di o.
Üsküp ki Şar Dağ’ında devamıydı Bursa’nın.
Bir lâle bahçesiydi dökülmüş temiz kanın.
….
Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene,
Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene.
Madem ki Üsküp böylesine bizden ve böylesine biz, neden kaybolsun? Bu hazin adlandırma sizin de içinizi acıtmıyor mu?
Rehber yaklaşık bir saat sonra içinden geçtiğimiz yerleşim yerinin adının ‘Konyiç’ olduğunu söyleyip emin olmadığı şu bilgiyi ekliyor: Bu ad, vaktiyle bölgeye Konya’dan getirilen Müslüman Türkler tarafından verilmiş. Rehber emin olmasa da ben yürekten inanıyorum. Mevlâna ‘Şems döndü.’ diyen yalancı müjdeciye hırkasını vermiş ve ‘Bu müjdenin yalanına hırkamızı verdik; gerçeğine canımızı veririz.’ demiş, ne gam!.. Adın Konyalılar tarafından verilip verilmediğinin de önemi yok zaten; camileri ve minareleriyle Konyalı olmayı çoktan hak etmiş Konyiç
Yolumuz bir süre sonra Neretva ile kesişiyor; derin bir vadide tek şeritli yolda, Neretva’nın rehberliğinde ilerliyoruz. Akdeniz iklimine alışık olan bedenim, Mostar’ın havasından hoşlanıyor. Üzüm bağları, kiraz ve şeftali bahçeleri…
Yeşil gözlü Neretva’nın iki yanına kurulmuş Mostar… Nehrin iki yakasını taş taş işlemiş Osmanlı; camiler, hanlar, ticarethaneler, okullar, evler… Hepsi taş işi… Nihayet şehre adını veren Mostar köprüsü, Evliya Çelebi’nin ‘ibret verici’ bulduğu ‘bir gözlü’ köprü… ‘Most’ köprü; ‘mostar’ köprü bekçisi demekmiş zaten. Turistik bir şehir; bizden kalan her bina, hediyelik eşya satan iş yeri hâline dönüştürülmüş. ‘Abdestimi yeşil Tuna nehrinden / Almadan ölürsem ona yanarım’ diyen Ozan Arif’e ittiba ederek Neretva’nın buz gibi suyuyla abdest alıp Koski Mehmet Paşa camisinde namaz kılıyorum.
Osmanlı, İstanbul’dan on yıl sonra yani 1463’te fethetmiş Bosna’yı. Dile kolay, dört yüz yıldan fazla hüküm sürmüş. 1878’de savaşmadan bu topraklardan çekilince, Bosna’nın ileri gelen aydınları toplanıp payitahttan medet istemiş, ‘Bizi vereceğinize İstanbul’u verin; biz daha çok Osmanlıyız!’ demişler. Rehberimizin titrek sesindeki hüznün yüzüne gün ışığı vuruyor. Son yıllarda basında yer aldığı üzere, UNESCO Prizren, Üsküp ya da Saraybosna’dan çok sayıda tarihi binayı, korunması gerekli Osmanlı kültür mirası listesine eklemiş. Bu haberler, üzerinden bunca yıl geçmesine rağmen, Bosnalı aydınların ne kadar haklı olduğuna işaret etmektedir.
1878’de önce Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na rehin bıraktığımız, ardından ekonomik ve siyasi sıkıntılardan dolayı büsbütün terk ettiğimiz yeşil gözlü Neretva’nın gözyaşı hiç dinmemiş, o günden beri… Kâh sevdiğinin çaresizliğine kâh kendi kaderine ağlamış… 1566 yılından beri, Süleyman Nazif ve Faik Ali Ozansoy’un babası Diyarbakır Mektupçusu Sait Paşa’nın ifadesiyle ‘Pembelerle saklarım sinemde öz canım gibi / Dağ-ı dil bir lale haddin yadigârıdır bize’ diyerek boynunda taşıdığı açık sarı kesme taş gerdanlığı zalim bir Hırvat tarafından vurulunca, büsbütün küsmüş kaderine… Sevdiğinin koruyucu gibi iki yanına sıraladığı cami ve minarelerin gölgesi de düşmese üzerine, üzüntüden kuruyup yok olacakmış…
Bosna’da göze batan ve hüznü çoğaltan bir diğer görüntü de mezarlıklar. Mezarlık dediğime bakmayın; Osmanlı döneminden kalma, Arap harfli mezar taşlarına her yerde rastlayabilirsiniz Bosna’da; parklarda, sokak aralarında ve nihayet cami hazirelerinde… Kim bilir at sırtında Anadolu’nun hangi bölgesinden kalkıp gelmiş ve Avrupa’nın ortasına gömülmüş bir yiğit mezarı… Yağız atlı süvari, koştur atını, koştur! / Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları.
Sezai Karakoç, Masal şiirinde yedi oğlunu Batı’ya gönderen Doğulu bir babayı anlatır. İlk altısı kendi özlerini yitirerek kaybolur Batı’da. Yedinci oğul gelir en son, değişmemeye yeminlidir. Bu yüzden kendine bir mezar kazar ve seslenir:
Batılılar!
Bilmeden
Altı oğlunu yuttuğunuz
Bir babanın yedinci oğluyum ben.
Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden.
Babam öldü acılarından kardeşlerimin,
Ruhunu üzmek istemem babamın.
Gömün beni değiştirmeden,
Doğulu olarak ölmek istiyorum ben.
Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var:
Karşınızdakini değiştirmek
Beni öldürseniz de çıkmam buradan
Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki
Fakat değişmeyecek ruhum.
Gelin, şiirin sonunu başa alalım; Karakoç‘un sona sakladığı küçük oğlu, büyük oğul ile değiştirelim. Şiirin yeni hâli, Doğulu olarak kalmış ve öylece ölmüş atalarımız ve onların Avrupa’nın orta yerindeki mezarlarının durumuna daha çok uydu değil mi?
Mezar taşlarına, Anadolu’nun hemen her yerinde görmeye alışık olduğumuz gibi sarık, kavuk ya da fes şekli verilmiş. Karacaahmet şiirini hatırlamamak mümkün mü?
Kavuklu, başörtülü, fesli, başacık taşlar;
Taşlara yaslanmış da küflü kemikten başlar,
Kum dolu gözleriyle süzüyor insanları;
Süzüyor, sahi diye toprağa basanları.
Bosna’ya gidilir de savaşın izleri görülmez mi? Nerdeyse her yapı savaştan bir iz taşıyor Bosna’da. Travnik yolu üzerinde, Saraybosna’ya yaklaşık 45 dakikalık mesafede Ahmiçi köyü savaşın en vahşi yüzüne tanıklık etmiş. Yedi yaşında çocuktan yetmiş yaşında nineye kadar çoluk çocuk, kadın ihtiyar demeden camiye doldurulan 114 Müslüman Boşnak, yakılarak öldürülmüş. Yıkılan caminin yerine yenisi yapılmış; bahçesinde 114 şehidin ismi yazılı olan küçük bir anıtla yıkılan minare ve yakılarak şehit edilen Müslümanların, yürekleri burkan fotoğraflarının yer aldığı küçük bir ev var. İşin daha acı yanı, bu insanları ‘Siz Türksünüz!’ diyerek şehit etmişler.

Avrupa’nın 20. yüzyılda gördüğü en son ve en büyük soykırımı yaşayan Boşnakların ebedî lideri, bilge kral Aliya İzzetbegoviç’in kabrini ziyaret edip dua etmeden ayrılmak istemiyorum Bosna’dan. Sırplar ya da Hırvatlar tarafından şehit edilmiş yüzlerce Boşnak yiğidine ait mezarın çevrelediği son derece mütevazı kabrinde, yaşarken söylediklerini fısıltıyla tekrar ediyor Boşnaklara: ‘Ben bir Müslümanım ve öyle kalacağım. Kendimi dünyadaki İslâm davasının bir neferi olarak telakki ediyorum ve son günüme kadar da böyle hissedeceğim. Çünkü İslâm benim için güzel ve asil olan her şeyin diğer adı; dünyadaki Müslüman halklar için daha iyi bir gelecek vaadinin ya da umudunun, onlar için onurlu ve özgür bir hayatın, kısacası benim inancıma göre uğrunda yaşamaya değer olan her şeyin adıdır… Hiç kimse intikam peşinde koşmamalı, sadece adaleti aramalıdır. Çünkü intikam sonu olmayan kötülüklerin de kapısını açar. Geçmişi unutmayın ama onunla da yaşamayın. Size intikam peşinden koşun demiyorum ama yapılanları da asla unutmayın.’ Uğradığı bunca haksızlık ve zulme rağmen halkına adaleti öğütleyen Müslüman bir lider… Ruhun şad olsun!..
Mustafa SARI
Kaynak: Yediiklim Dergisi, 357. Sayı, Aralık 2019

Son Yorumlar