“Roma’ya Karşı Galyalılar” Bir Esat Arslan Söyleşisi

Şimdiye kadar “Şeriat Mekke’de Tamamlandı”, “Kara Kitap”, “Tamamlanmamış İslam Yazıları”, “Beyaz Kale”, “Marx’ın Simiti” ve “Jeopolitik Derinlik” eserlerini kaleme aldınız. Son çıkan Roma’ya Karşı Galyalılar: Sınırda Müslüman Kişilik İçin Dünya Haritası” adlı eseriniz de nihayet okuyucuyla ve sevenlerinizle buluştu. Son eseriniz ve son eserinize varan düşünce yolculuğu hakkında neler söylemek istersiniz?

Ben, son kitabımı anlatmadan önce bir sorgulama bütünü oluşturan daha önceki kitaplarımın neyle hesaplaştığını anlatayım.

“Tamamlanmamış İslam Yazıları” ilk kitabım. O kitapta sanıyorum entelektüel gündemimi meşgul eden tüm dini ve felsefi sorulara acemice de olsa yanıtlarımı vermeye çalışmıştım.

Bu kitabın temel meselesi şuydu: 21. Asırda Müslüman olmak ne demektir? Bu sorunun sorulması gerekiyordu. Ve sanıyorum bizim geleneksel camiamızda bu soruyu hakkıyla soran bir düşünüre pek de rastlayamıyoruz. Ya gelenek savunusu ya da geleneğin yanlışlarının nereden kaynaklandığını ortaya çıkarma çabası İslam adına düşünen pek çok Türkiyeli entelektüelin gündemini kendine hapsediyor. İçinde yaşadığımız küresel modernite dünyasının neye ihtiyaç duyduğunu sorgulama yeteneğine sahip olamıyoruz. Ve zaten günümüzün ilahiyat fakültelerinin müfredatı ve başka alanlara yönelmiş İslam düşünürlerinin alanın uzmanlık sınırının dışına çıkamaması yüzünden, bir bütün olarak İslam düşüncesinin 21. Asır için yeniden formüle edilmesi ve akıl-vahiy barışının bu çağ için yeniden tesis edilmesi ihtiyaçlarına yanıt verilemiyor.

İlk kitabımda bu sorgulamayı iki hatta sürdürdüm: (1) İslam sahası, (2) felsefe sahası.

İlk sahada, yani İslami disiplinlerinin yeniden inşası çabasında alet olarak yeni bir tefsir ve fıkıh usulü düşüncesini inşa etmiş ve kullanmıştım: Ayete değil de pasaja, düz anlama değil de sembolizme odaklanan bir Kuran okumasının akıl-vahiy ve İslam-21. Asır çatışmasını çözeceğine inanmıştım. Ve Kuran’ın bu yeni okunuşunun ışığında İslam siyaseti, İslam ekonomisi, İslam’da kadının konumu, 21. Asırda İslami düşünce geleneğini yeniden nasıl ele almamız gerektiği gibi konularda düşüncelerimi başlangıç seviyesinde dile getirmiştim. İslam’a yaklaşımım bu esnada genellikle sol ağırlıklıydı. Bu sahada bir yandan da İslam ümmetinin tarihi travması olan dört halife kavgasına, ne Şii ne Sünni ne de Harici olan, ama hem Şii, hem Sünni hem de Harici bakışaçılarının hakikatlerinden beslenen yeni bir barış getirmeye çalışmıştım. Ki bu barışın teorik düzeyde yaratılması önümüzdeki elli yılda İslam ümmetine bir vahdet getirmek için elzemdir.

İkinci sahada ise metafiziğin ezeli sorunlarından olan ve her biri Kant’ın üç kritiğinin ayrı ayrı düğüm noktaları olan zihin-beden ilişkisi, nedensellik ve organizmanın oluşumu tartışmaları hakkında başlangıç seviyesindeki düşüncelerimi dile getirmiştim. Bu sahadaki tartışmamı yürütürken bir yandan Doğulu olsun Batılı olsun bu çağ insanının gerçek mutluluğu tatmak için ihtiyaç duyduğuna yürekten inandığım bir kelam düşünürüne felsefi bir giriş inşa etmeye çalışmıştım.  Yani Said Nursi’nin Kuran’ın doğa felsefesinden süzdüğü ve çağının Doğulu ve Batılı tüm metafizik düşünürleriyle temas halinde inşa ettiği ontolojisine ve psikolojisine felsefi bir giriş inşa etmeye çalışmıştım. Diğer yandan ise İslam-Batı ayrımını aşıp, felsefi düşüncenin medeniyetler arası bir diyalog halinde gelişen bir sohbet olduğunu vurgulayıp Batılı olduğu için bize düşman addedilen düşünürleri İslam namına sahiplenmeye çalışmıştım. Bu sahadaki metafizik tartışmalarımın yöneldiği düşünce ise doğanın ve yaşamın, yani ‘bir bütün olarak varlık’ın kör zorunluluklara göre değil, ‘bir roman gibi yapılanmış’ olduğu iddiasıydı. Yani doğa, Tanrı tarafından kuruluşu itibariyle estetik yaşantıya izin veren bir doğadır. Yeter ki biz irademizi doğru yönde kullanalım.

İlk kitabım bir gençlik kitabıydı. Büyük heyecanlarla kaleme alınmıştı. Ve reddiye ağırlıklıydı. Yani kendi pozitif hakikatlerimi sunmak için, gerek geleneğimizin büyük düşünürlerine, gerekse de Batılı büyük düşünürlere pek çok noktada reddiye çekmek zorunda kalmıştım. Ele aldığım her meselede söylediklerimi olgunlaştırmam ve derinleştirmem gerekiyordu. Haliyle bu kitap benim için bir çıkış noktası oldu. Ve şimdi yayınlanmış “Roma’ya Karşı Galyalılar” adlı kitabımdan önce yazdığım her kitabım bu kitabımdaki düşünce bütününün kusurlarından arındırılması ve kemale erdirilmesi hizmetini gördü. İlk kitabımı yayına verdikten sonra kendi içimde kendi söylemiş olduklarımı kendim sorgulamaya başladım. Pozitif hakikatlerimi koruyarak ve geliştirerek, reddetmiş olduğum düşünürlerin hakikatlerini yeniden düşünce dünyama eklemleme çabası sonraki kitaplarıma damga vurdu.

Yani sonuç itibariyle ilk kitabım yayınlandıktan sonraki diğer kitaplarım bir ırmak kitap haline geldi. “Tamamlanmamış İslam Yazıları”ndan sonraki ilk kitabım “Marx’ın Simiti”ydi. Bu kitapta bir yandan tefsir ve fıkıh usulüne dair düşüncelerimi geliştirdim ve derinleştirdim. Kendi usulümü daha radikal bir hale getirmekle beraber geleneğimizin usulünün bağrında yatan hakikat çekirdeğini de ortaya çıkarabildim. Bu kitapta bir yandan da sol temellerde düşündüğüm İslam ekonomisine, bu sol ruhtan vazgeçmeden liberal bir renk vermeyi başarabildim.

Sonraki kitabım “Beyaz Kale”de geleneğimizin Mevlana’sı ve İbn-i Arabi’siyle modernitenin Hegel’i ve Nietzsche’si arasında gerçekleşmiş derinlerde yatan bir diyaloğu açığa çıkararak Gelenekçilik-modernizm ötesinde bir felsefi duruş inşa etmeye çabaladım. Ve ‘bir roman olarak yapılanmış evren’ düşüncemi bir nebze daha geliştirdim.       

“Marx’ın Simiti” ve “Beyaz Kale” yoluyla kendi modernizmimi geleneğe reddiye çeken değil, gelenekle de içten bir barış kuran bir İslam modernizmi haline getirdiğime inanıyorum.

Sonraki kitabım “Şeriat Mekke’de Tamamlandı”da ise bu sefer, Kuran’ı, artık esaslarını oturtmuş olduğum kendi usulüme göre yeniden okuyarak 21. Asır İslam’ını psikolojisinden estetiğine varana kadar yeniden formüle etmeye çalıştım. Yani bu kitaptaki derdim benim düşüncelerimin değil, bizatihi Kuran’ın, Kuran’ın kaynağı olan İslam’ın Allah’ının ve onun peygamberi olan Muhammed’in (AS) ruhunun güncelliğini ve 21. Asra aitliğini vurgulamaktı. Bunu bir yere kadar başardığıma inanıyorum.

Sonraki kitabım olan “Kara Kitap”’ta ise ilk kitabımdaki ve “Beyaz Kale”deki metafizik tartışmayı olgunlaştırdım: yani nedensellik, zihin-beden ve organizmanın oluşumu sorunlarındaki görüşlerimi derinleştirdim. Ve temel ontolojinin bir ‘roman yapısı’nda olduğu düşüncesini daha sistematik bir şekilde yeniden inşa ettim. Bu düşünce sürecini yine Said Nursi’nin kelam ilminin 21. Asır yeryüzü için güncelliğini göstererek ve yine ilk kitabımdaki ruha uygun olarak İslam felsefesi ve Batı felsefesi arasında kurulmuş ve sistemleşmiş düşüncelerde değil de kurucu ve akış halinde olan ve sistemin düğümünü oluşturan düşüncelerde gerçekleşmiş diyaloğu yeniden açığa çıkararak tamamladım.

Altı ciltlik bu ırmak kitabın son kitabı olan Jeopolitik Derinlik adlı kitabımda ise bir yandan ‘Kuran’da kadının konumu’ tartışmasını kemale erdirdim. Bir yandan dört halife kavgası konusundaki tartışmalarımı olgunlaştırdım. Bir yandan da kendi düşüncelerimi modern zamanlarda paradigma kurmuş büyük İslam düşünürleriyle bir diyalog haline sokarak bu paradigmalara göre zihni teşkil olunmuş İslam ümmetini sanal bir diyalog haline sokmaya çabaladım.

Bu serinin son kitabı olan “Jeopolitik Derinlik” adlı kitabımın bir özelliği de, ilk kitabım olan “Tamamlanmamış İslam Yazıları”nda yaptığım gibi bir ‘düşünce bütünü’nü kamuya sunmuş olmamdır. Yani ilk kitabım çok boyutlu ve bütünlüklü bir sorgulamanın başlangıcıydı. “Jeopolitik Derinlik” adlı kitabım ise bu bütünlüklü sorgulamanın varmış olduğu nihayeti, yani olgunlaşmış ürünü gösteriyor. Bu iki kitap arasında yazdığım diğer dört kitap ise ilk kitapta önüme koyduğum sorgulama alanlarının parça parça kemale erdirilmesi hizmeti görmüştü.

Bu haliyle bu altı kitap, yani yayınlanma sırasıyla “Tamamlanmamış İslam Yazıları”, “Marx’ın Simiti”, “Beyaz Kale”, “Şeriat Mekke’de Tamamlandı”, “Kara Kitap” ve “Jeopolitik Derinlik” bir düşünce sürecinin akış halindeki bütünüdür. Yani Heidegger’in deyimiyle bir ‘phusis’tir: bir düşüncenin akış haline gelerek kendi kendinden hareketle kendini bir çiçek gibi tezahüre bırakması eylemidir. Yani bu altı kitabın bütünü gerek düşünce sürecini, gerek düşüncenin sonuç cümlelerini birarada sunabilen akış halinde bir bütündür. Ve düşünce dünyamın temel yapılanışını anlamak isteyen okur bu altı kitabı bir bütün olarak etüt etmek ve düşüncelerin nereden başlayıp nerede sonlandığını süreç içinde görmek zorundadır. Haliyle altı ciltlik bu ‘ırmak kitap’ kimseye bir dogma dayatma yeteneğine sahip değildir. Çünkü kendisi sürekli kendi kendini sorgulayan bir metinler bütünüdür. Fakat 21. Asır için kendi bireysel dini düşüncesini inşa etmek isteyecek okur için oldukça değerli olduğuna inandığım bir tecrübe, diyalog ve hakikatler kaynağıdır.

Son kitabım olan “Roma’ya Karşı Galyalılar” ise bu altı ciltlik altyapı üzerine yükselen ama bu seriden tamamen bağımsız olarak tasarladığım bir kitaptır. Bu kitabıma kadarki kitaplarımda İslam düşüncesinin çizdiği sınırlarda dolaşıyordum. “Roma’ya Karşı Galyalılar” adlı kitabımda ise artık İslami düşüncede bir kıvama gelmiş olduğuma inanarak; bir yandan daha evrensel, bir yandan daha yerel, bir yandan da daha siyasal bir düşünür olmaya çalışıyorum. Önceki sorgulamalarım İslam merkezli ve teorikti. “Roma’ya Karşı Galyalılar” ise İslam düşünürü sıfatıyla da olsa bir yandan yeryüzünün, bir yandan Türkiye’nin somut  sorunlarına yeni bir bakış açısı sunmaya çalışıyor. Felsefi zeminle temas halinde olan fakat bu sefer teorik sorunlara değil de, teorik tartışmayı korumakla beraber, daha yaşama ait ve daha siyasi sorunlara eğilmeye çalışıyorum “Roma’ya Karşı Galyalılar” adlı kitabımda.

Kitabın alt başlığında yer alan “Sınırda Müslüman Kişilik” kavramıyla ne kastediyorsunuz?

“Sınırda Müslüman Kişilik” kavramı dört varoluş tarzına işaret ediyor.

Bunların birincisi kendini İslam namına cihada adamış insanlardır. Yani İslam ümmeti namına sınırda nöbet tuttuğuna inanan insanlar.

Böylesi insanlara söylemek istediğim şey şu oldu: Cihad İslam ümmetinin yeryüzüne hükmetmesi için mücadele etmek değildir. Cihad, inansın inanmasın herkes için daha güzel bir dünya yaratma çabasının adıdır ki kendini bu ideale adamış insanlar hangi dinden olurlarsa olsunlar Müslüman adını almaya hak kazanırlar.

İşte böyle ulvi gayeler için çalışan ama İslam’ı hakkıyla tanımayan ya da İslam’ı bildiğini sanan ama aslında yanlış bir İslam için mücadele eden insanlar için yeni bir dünya haritası sunmaya, yeni bir dünya görüşü inşa etmeye çalıştım: yani herşeyin kendisinden bakıldığında farklı göründüğü bir pencereyi göstermeye çalıştım. Ki buradan bakıldığında İslam namına uğruna mücadele verilmesi gereken şeyler birden bire farklılaşıyor. Ve buradan bakıldığında İslam küresel modernite çağında tukaka edilmesi gereken değil de, insanlık olarak baştacı edilmesi gereken bir din haline geliyor.

Sınırda Müslüman Kişilik kavramının işaret ettiği ikinci varoluş tarzı bugün deizm tartışmalarının gösterdiği üzere kendini ne geleneksel İslam’dan hoşnut hisseden, ne de İslam’dan tam olarak çıkmaya gönlü razı olan özellikle genç insanlardır.

İslam düşüncesi 21. Asrın koşullarında ağır bir kriz yaşıyor. İslam’ın 21. Asrın gerçekleri ışığında yeniden yorumlanması gerekiyor. Bu kitabın, ilk kitabımdan beridir meselem olduğu üzere ana misyonlarından biri böylesi kafası karışıklar için bir rehber sunmaktır.

Bu kavramın işaret ettiği üçüncü varoluş tarzı seküler çağımızda dünyanın her köşesinde maneviyat arayan, fakat geleneksel dinler ona vicdanının arzu ettiği hakikatleri sunmadığı için içindeki boşluğu eldeki hazır dinlerle dolduramayan seküler insanlardır. İşte böylesi insanlara sunmak istediğim fikir, modernitenin gerçekleriyle barışık ve bu çağda insana güzel idealler için mücadele şevki veren bir din tasarımının İslam’ın bünyesinde mevcut olduğudur.

Sınırda Müslüman Kişilik kavramının işaret ettiği dördüncü varoluş tarzı ise, tüm yukarıda saydığım sebeplerden dolayı, en başta Müslümanlar olarak içinde yaşadığımız psikoloji gerginlik halidir. Volkan Ertit bu varoluş tarzının hâkim olduğu çağa “Endişeli Muhafazakârlar Çağı” adını veriyor. Kitabımın bir amacı da, halihazırdaki İslam’la önümüzdeki seküler gerçek arasında yarılma yaşadığı için sürekli gerginlik halinde yaşayan insanlara bir ‘bilişsel psikoterapi’ sunarak, onlarda bir bilinç dönüşümü yaşatmak; ve bu psikoterapi yoluyla bu düşünsel gerginliği giderip endişeli muhafazakârların hayata daha mutlu ve pozitif bakabilmesini sağlamak.

Benim bu kavramı kullanırken işaret etmek istediğim bu varoluş tarzlarıydı.

Kitabınızın ümidi olduğu üzere 21. Yüzyılda Müslüman halkların adil ve özgür bir gelecek kurmaları sizce mümkün mü?

Bu soruya sosyoloji, ekonomi, jeopolitik, kültür bilimi ve psikoloji gibi seküler bilimlerin sınırlarında cevap vereceksek ve İslam âleminin halihazırdaki durumunu Batı’nın bugünkü maddi ve manevi gelişmişliğiyle mukayese edeceksek İslam âlemi bitmiş, tükenmiş ve miadını doldurmuş bir uygarlıktır. Halihazırdaki İslam’ın sorunlarıyla boğuşurken 21. Asır insanına pozitif bir değer sunamıyoruz ne yazık ki…

Fakat bu soruya Kuran’la ve Allah’a müracaat ederek cevap vereceksek, şunu söylememiz gerekiyor: Biz eğer nefsimizde bulunan kusurları düzeltirsek, Allah kendini salih amele adamış insanlara yeryüzünü miras bırakacağını ahdediyor. İslam ümmeti bugün iki yüz elli yıldır hiç olmadığı kadar yaşadığı sefaletin farkında. Eskiden bu sefaleti sadece birkaç öncü düşünür ya da devlet adamı fark ederdi. Ve onların ufkunu kavrayamayan ümmet de onları dinlemez, tukaka ederdi. Bugün ise sadece bireyler olarak değil, galiba kolektif olarak bu berbat halle gidemeyeceğimizin farkındayız. Tarihin merkezine kör determinizmayı değil de, dualara yanıt veren Allah’ı koyacaksak ümmetin bu yakarış durumu bana gelecek için ümit veriyor.

Kendini adamış bir bireyin dünya ölçekli bir iş başarması için bu adanıştan sonra çaba göstermesi gereken süre maksimum yirmi yıldır. Bir uygarlık içinse bu süre maksimum elli yıldır. Alman mucizesini, Japon ve Çin mucizesini, Güney Kore’nin bugünkü ekonomik kalkınmasını etüt ettiğinizde, İslam ümmetinin doğru kararlar almak ve bu doğru kararları samimiyetle uygulamak koşuluyla insanlığın şerefli bir üyesi olması için ihtiyaç duyduğu sürenin maksimum elli yıl olduğunu göreceksiniz.

Elli yıl şu demek: bugün 20 yaşında olan gençler o gün topu topu 70 yaşında olacaklar. Ve çağımız tıbbı insanın 90 yaşına kadar yaşamasına izin veriyor. Yani bugün 20 yaşında olan gençler kendilerini yüksek idealler için mücadeleye verdiklerinde bireysel olarak 40 yaşlarında, uygarlık olarak topu topu 70 yaşlarında güzel bir dünyaya kavuşacaklar. Yani ömürlerinin son yirmi yılı torunlarıyla güzel işler başarmış olmanın huzuru içinde geçecek. Ve bu yirmi ya da elli yıllarını zorluklarla boğuşarak da olsa güzel idealler için uğruna yaşamış oldukları için güzel bir şeyler yaratıyor olmanın verdiği büyülü ve mutlu bir ruh hali içinde bu süreci yaşayacaklar.

Fakat bunun mümkün olabilmesi için en başta halklara önderlik eden devlet adamlarının ve entelektüellerin dar kalıpların dışına çıkıp yaşama ve insanlığa pozitif katkı yapacak projeler ve düşünceler peşinde koşması gerekiyor.

Eğer İslam ümmeti böylesi bir çaba içine girerse dünyanın bugünkü zor durumu da bu manevi ve maddi kalkınmayı kolaylaştıracaktır. 2008’de girdiğimiz ekonomik kriz ortamı, Çin-Rusya ve ABD arasındaki jeopolitik savaş ve medeniyetlerin önü alınamayan çatışması ve tüketimi sürekli artırmaya yönelik ekonomik modelimize artık bir son vermemiz gerektiğini söyleyen küresel ısınma korkusu bir bütün olarak yeryüzü halklarında yeni bir uygarlığa yönelik ciddi bir arzuyu harekete geçiriyor. Ve aslına bakarsanız bu problemler büyük dediğimiz medeniyetleri hayli yıpratıyor ve yaşlandırıyor. Bugün için ABD’nin ya da Avrupa’nın insanlığa hediye edebileceği yeni bir değer kalmadığını söyleyebilirim. Çin ve Hindistan ise yeni değerler için değil, güç siyaseti için çabalıyor. Onların gücü maksimize etme çabası da bugün yaşadığımız krizin bir parçası. Eğer İslam, bir güç siyasetine girmektense, yeni bir uygarlık yaratma arzusuna yanıt verebilirse, İslam Pekin’den Kaliforniya’ya 21. Asrın dini olabilecektir. Tabi geleneğimizin İslam’ı değil bu. Güzel idealler için mücadele eden Yahudi’yi, Budisti ve bugünü fetret koşullarındaki güzel agnostiği de Müslüman sayabilen bir İslam.

Ben de kitaplarım boyunca bu ülkünün peşinde koşuyorum.

Siz tüm kitaplarınızda olduğu gibi, bu kitabınızda da Said Nursi’ye çok vurgu yapan bir düşünürsünüz. Kim sahiden Said Nursi? Said Nursi bugüne ve insanlığa ne söylüyor?

Bu soruya Said Nursi’yle kişisel maceramı anlatarak yanıt vereyim.

Ben Said Nursi’yi kendi kişisel hayatımda üç defa keşfettim.

İlk keşfim 11 yaşımdaydı. 5 yaşımda kitap okumayı öğrenmiş biri olarak o yaşıma kadar İslam’a dair pek çok şey okumuştum. Genellikle Seyyid Kutup ekolünden, Kandehlevi’nin, Tebliğ Cemaati’nin kitaplarından ve Osmanlıcı-sufi ekolden besleniyordum. Büyükler için yazılmış İslami kitapları ve dergileri okuyabiliyordum Said Nursi’yi ilk tanıdığımda. Ben hatırlamıyorum ama büyüklerim o sıralarda Seyyid Kutup’un “Fizilali’l-Kuran”ını okuyor olduğumu söylüyorlar.

Bir gün kuzenlerim beni ‘abi’lere götürdü. Oradaki abi bize ‘Birinci Söz’ü okudu. İnsanın yeryüzündeki yolculuğunda Allah’a imanın nasıl bir psikolojik ve varoluşsal fark yarattığını anlatıyordu bu küçük risale. Hayatımda Allah’ın böylesine farklı bir biçimde anlatıldığına daha önce hiç şahit olmamıştım. Siyasal ve toplumsal bir Allah’ı tanıyordum. Fakat varoluşsal ve psikolojik bir Allah’ı ilk defa görüyordum. Büyülendim. Eve gider gitmez bir entelektüel olan amcamın kütüphanesine koştum. Ve dilini hiç ama hiç bilmediğim bu adamın Sözler adlı devasa eserini hiçbir şey anlamadan okumaya başladım. Tabi ki dilinin Osmanlıca olmasından ötürü o zamanlar hiçbir şey anlamamıştım. Babam da bir Kürt olan beni, Nurcular Türkçülük yaparak asimile etmesinler diye Nurculardan uzak tutmuştu.

Ömrümün çok sonrasında, fazlasıyla travmatik birkaç deneyimi arka arkaya yaşadıktan, ruhsal olarak çöktükten ve psikoterapistim “ağır bir ilaç dışında senin için bir çözüm bulamıyorum” diyerek tüm ümitlerimi kararttıktan sonra, Said Nursi’yi birinci sınıf bir psikolog olarak keşfedecektim. Bugün pek çok Müslüman, Allah’a iman ettiğini söylüyor. Ama sanıyorum bu iman bir kanı düzeyinde. Kişinin varoluş şuuruna ve psikolojisine hakkıyla yansımıyor bu iman. Said Nursi’nin iman söylemiyse kişinin travmayla, musibetle, hastalıkla, ihtiyarlıkla, gençlikle, hayatın güzel nimetleriyle, makamla, parayla, güçle, kendi kişisel yetenekleriyle, yeryüzüne yönelik hayalleriyle vs. ilişkisini, Allah’ı merkeze alarak; bir birey olarak insanın Allah’ın yeryüzündeki en seçkin misafiri olduğunu hatırda tutarak; bireyin tüm acı ve tatlı hallerinde Merhametli ve Hikmetler gözeten bir Terbiye Edici’nin (Rabb) gözetiminde olduğunu sürekli hatırlatarak; hayatın pozitif ve negatif boyutlarını bir birey olarak insanın ve bir tür olarak insanlığın manevi eğitim sürecinde yaşanması gereken tecrübeler olarak yeniden tefsir ederek ve bireye ölüm sonrası yaşam boyutunu sürekli hatırlatarak modern seküler felsefelerin ufkunun asla eremeyeceği bambaşka bir varoluş şuuru veriyor. Said Nursi’nin koruyucu hekimlik boyutunu tam anlamıyla bu travmatik süreç sonrasında ancak 40’lı yaşlarıma başlarken keşfedecektim. Ve ruhsal terapimde ve kişisel olgunlaşmamda tahmin edilemeyecek kadar pozitif katkı yaptı bana bu keşfediş. Bu keşfedişin sonunda hiç ilaç kullanmama gerek olmadan bu ağır travmatik süreci atlattık. 

Bu varoluş şuuru, Marx’ın din eleştirisinde dile getirdiğinin aksine, insanı yeryüzünden ve yeryüzünün güzelliklerinden uzak tutan ve mutluluğu ölüm sonrası yaşama erteleyen afyonvari bir şuur değil. Aksine kişi yeryüzünü ve yeryüzünün güzelliklerini Allah’ın aynası ve ahiretin tarlası olarak görmeye başlayınca, yeryüzüne, yeryüzünün güzelliklerine ve yeryüzünü maddi ve manevi olarak imar etmeye olan şevki insan ihtiyarlayınca bile sönmüyor, zayıflamıyor. Said Nursi’nin Küçük Sözler’ini, ‘23. Söz’ünü, ve ‘17. Lema’sının 5. Nota’sını, ‘32. Söz’ün 2. Mevkıf’ını, Zühretü-n’Nur risalesini bu gözlerle okuduğunuzda, bu risalelerde dile getirilenlere inanın ya da inanmayın, sadece yeryüzüne bu gözlerle bakan bir insan yaşamı nasıl deneyimler diye sorarak bu risalelere baktığınızda bu iyimser ve ruhani zevk yaşatan psikolojiyi anlayabileceksiniz. Nurcuların, Nursi’nin bütün hatalarına rağmen Nursi’yi bırakamamalarının temelinde yatan sebep galiba budur.

Said Nursi’nin yarattığı bu varoluş şuuru kör bir imanın ürünü değil. Batılı ve Doğulu ontoloji ve metafizik miras üzerine ciddi bir tefekkürün ürünü olarak meydana çıkıyor bu koruyucu hekimlik. Bu ontolojinin farkına varmak benim Said Nursi’yle ilgili ikinci keşfim olmuştu.

14 yaşımda derslerimde oldukça başarısız olduğum meydana çıkınca, bir de beni disipline sevk ederek okuldan atılmama yol açacak iki ahlaksız eylemde bulunup bunun utancını arkadaşlarım arasında bir yıl boyunca üzerimde taşıdıktan sonra Nur Cemaatine katılmaya karar verdim. Derslerimi düzeltmek ve bir Müslüman olarak okulumda, arkadaşlarım arasında ahlaki meziyetlerimle  tezahür edebilmek için. O güne kadar “Ben İslam’ı zaten hakkıyla biliyorum” diyerek Said Nursi’yi olmasa da Nurcuları aşağılıyordum. Fakat derslerim ve ahlaksızlığım beni Nurculara katılmaya mecbur etti. Nurcular normalde kendi aralarına katılacak bir gence ilk olarak Küçük Sözler’i verirler. Yani sembolik hikâyeler eşliğinde imanın sunduğu varoluş şuurunu kazandırmak için yazılmış görünüşte oldukça basit bir kitabı. Fakat abiler, benim felsefi kafalı bir adam olduğuma hükmederek ilk olarak elime Tabiat Risalesi adlı felsefi kitabını tutuşturdular. Ki Nursi’nin teolojik ve kelami eserleri normalde monolog ve burhan üzerine giderken, Tabiat Risalesi onun belki de tek felsefi, diyalektik ve cedelci kitabıdır. Ve işi iyi bilen bir biyolog veya doğa felsefecisi bu kitabı ciddiye alsa, Tabiat Risalesi’nin yüzeyindeki basit dilin arkasında muazzam bir felsefi birikim ve muhakeme olduğunu görebilir. İşte o kitaptaki felsefi konuşma çok hoşuma gitmişti. Bir mürşidden ziyâde, bir filozof olarak tezahür etmişti gözümde Said Nursi.

O sıralarda heyecanla ve harıl harıl Nursi’nin eserlerini anlamaya çalışırken bir risalesinde ruhun ölümsüzlüğüne dair getirdiği bir kanıt çok hoşuma gitmişti. O günlerde tesadüfen babamın kütüphanesinde bulunan Platon’un Devlet’ini açtığımda karşıma çıkan sayfada aynı kanıtı Devlet kitabında görünce çok heyecanlandım. “Yani” dedim, “Said Nursi bir köy hocası filan değil. Adam Platon’u okumamış olsa bu kanıtı getiremez.” Bu keşiften sonra 19 yaşımda felsefe okumalarımı yapmaya başladığımda Said Nursi’yi hep felsefe geleneğiyle temas halinde okumaya çalıştım. Yani bir Kuran düşünürü olarak Said’i değil de bir filozof olarak Said’i tanımaya çalıştım.

Bu konuda gerçek keşfimi 35-36 yaşlarımda yaptım. O sıralar çok uzun süredir Said Nursi okumayı bırakmış, deli gibi Batılı filozofların düşüncelerini kendi klasikleşmiş metinlerinden okuyordum. Ve her biri bağımsız birer figür gibi görünen büyük filozoflar arasındaki derin sohbeti keşfediyordum. Bu sırada bir kitapçıda tesadüfen Said Nursi’nin Ayetü’l-Kübra’sını elime aldım. 1. Bab’ın 18. Mertebe’siydi. Evrenin tüm alanlarını ayrı ayrı taradıktan sonra bir bütün olarak evrene ulaşmış ve bu bütünü tefekkür eden kişinin evreni hem bir saray (göz) hem de bir kitap (söz) olarak gördüğü aşamada evrende gördüğü ‘tasnif’ yani metafizik sınıflandırma ve ‘ayırma’ hakikatini anlatıyordu. Evrenin bütünüyle ilişkili olarak Göz-Söz ayrışması  ve ‘ayrım’ (difference) Hegel’in Fenomenoloji’sinde pek kimsenin anlamadığı ‘Kuvvet ve Anlama’ bölümünün en kritik yerlerinden biridir. Bu yer Hegel düşüncesinin düğüm noktalarından biri olmasına rağmen pek kimse anlayamaz bu bölümü. Ve daha sonrasında Derrida’nın Grammatoloji’sinin ve onun ‘differance’ düşüncesinin de temelini oluşturmuştur. Bu keşfi yaponca çok heyecanlanmıştım. Ve hemen Nursi’yi bu gözlerle okumaya başladım. Yani büyük filozoflarla diyalog halinde bir filozof olarak…

Önce Ayetü’l-Kübra. Ayetü-l Kübra’yı ‘1. Bab’ın 18. Mertebesi’inden itibaren dikkatle okuyacak olan okur, onun aşama aşama ‘zıtların içiçe girişi’ yani ‘diyalektik,’ sonrasında ‘tohumun çiçek açışı’ yani Heideggerci ‘alethia’ ve ‘phusis,’ sonrasında ‘elma’ yani ‘eros’ gibi metafizik kavramların nasıl adım adım taradığını görecektir.

Daha sonra risaleleri bu gözlerle etüt edince, Nursi’nin söyleminde kullandığı Osmanlıca halk dilinin arkaplanında, nasıl olup da hiçbir filozofun adını ağzına almadan tüm bir Batı ontoloji geleneğiyle diyalog içinde kendi kelamını ve ontolojisini inşa ettiğini görecektim. Şöyle diyeyim: Hegel’in Fenomenoloji’sinin adım adım yeni bilinç düzeylerine ve yeni varlık alanlarına nasıl geçtiğine vakıf değilseniz ‘32. Söz’ün 1. Mevkıfı’nı ‘kavrayamaz’sınız. Kant’ın Yargı Gücü’ndeki estetik tartışmalarına vakıf değilseniz, ‘32. Söz’ün 3. Mevkıf’ını ‘kavrayamaz’sınız. Yine Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi’nde ve Yargı Gücünün Eleştirisi’nde dile getirdiği iki farklı doğa tasarımı arasındaki çatışmadan haberdar değilseniz, Tabiat Risalesi’nin hakkını veremezsiniz. Nursi’nin Ene Risalesi’nde neyi tartıştığını ‘kavramak’ istiyorsanız Fichte’nin Ego hakkındaki görüşlerini, Schopenhauer’in bedenin fenomenolojisi yoluyla nasıl ontoloji yaptığını, Schelling’in negatif felsefe-pozitif felsefe ayrımını ve Saint Augustinus’un Tanrı Devleti kitabındaki tartışmalarını bilmek zorundasınız. Ya da Kant’ın Saf Aklın Kritiği’ndeki diyalektik tartışmalarında ‘biriciklik (ruh)-birlik (evren)-bütünlük (Tanrı)’ konularındaki düşüncelerinden haberdar değilseniz, Nursi’nin ‘ehadiyet-vahdet-vahdaniyet’ hakkındaki cümlelerini ‘kavrayamazsınız’  Spinoza’nın Batı felsefesine hediye ettiği ‘natura naturans’ düşüncesinin nasıl yepyeni bir ‘felsefi dil’e ihtiyacı doğurduğunu bilmezseniz; yani Hegel’in ‘diyalektik dili’nin, Heidegger’in ‘poetik dili’nin nasıl bir ihtiyaçtan doğduğunu etüt etmezseniz, Nursi’nin apodiktik ve nedensel argümantasyona dayanmayan; her paragrafı kendi içinde burhanı ve hakikati taşıyan, fakat aşama aşama yeni hakikatlere vardıran kendine has dilini ‘kavrayamaz’sınız. Vs. Her filozofta olduğu gibi Nursi’nin söyleminin derininde yatan bu ‘filozoflararası diyaloğu’ bilmeseniz de, pek çok Nurcu birey gibi Nursi’den ciddi olarak feyizlenirsiniz. Yaşamınız aydınlanır. Ve onu elinizden bırakamazsınız. Fakat Nursi’nin yaratmış olduğu ontolojinin hakkını asla veremezsiniz. Onun evrenselliğini asla yakalayamazsınız.

Nursi birinci sınıf bir ontolog ve metafizikçidir. Kendine çağına kadarki tüm metafizik geleneğe hâkimdir. Burada İslam filozoflarına olan temas noktalarını saymadım fakat büyük filozoflar arasındaki diyaloğu çok iyi bilir. Buna ek olarak kendine has bir felsefi söylem yaratmayı becerebilmiş orijinal bir düşünürdür. Ve Kant sonrası bir metafizikçi olarak felsefesini ‘kendinde şey’ hakkında ‘kendinde şey’den hareketle değil de; ‘fenomen’in tek bir adım ötesine gitmeden, doğadaki ‘fenomen’in öylece ‘deneyim’lenebilmek için hangi ‘temel ontolojik yapı’lara sahip olması gerektiğini etüt ederek ‘kendinde şey’e yönelmiştir.  

Benim Nursi’yi üçüncü keşfim ise 19 yaşımda bir toplum düşünürü olmaya karar verdiğimde cemaatimin ideolojisiyle ve toplumsal ve siyasal fikirleriyle çatışma yaşadığım yıllarda oldu. Bu sıralarda Nursi’nin Tarihçe-i Hayatı’nın başında söylediği fakat pek çok Nurcu’nun dikkatini çekmeyen şu cümlesi beni cezbetmişti: “Benim meselem İslam’ın hakikatleriyle Avrupa uygarlığının hakikatlerini barıştırmaktan ibarettir.” İşte bu sıralarda Nursi’nin en ağır metinlerinden olan Muhakemat’ını etüt etmeye başladım ve bu kitabın ‘8. Mukaddime’sini…  ‘8. Mukaddime’deki ‘modernite’ ve ‘ortaçağ’ı ele aldığı tarih vizyonu benim sonrasında tarihe bakışımı şekillendirecekti.

Orada kısaca şunu söylüyordu Nursi: Ortaçağ otoritenin ve taassubun hâkim olduğu bir çağdır. Modernite ise aklın, özgürlüğün ve hümanizmanın egemen olduğu bir çağdır. Ortaçağ meziyetleri olsa da esasta kötü, modernite kusurları olsa da özünde iyidir. Batı modernitesi 15. Asırla başlar. İslam’ın ilk beş asrı modernitedir. 12. Asır ile 19. Asır arasında İslam, ortaçağını yaşamıştır. Batı modernitesi hümanizmayı bir yere kadar getirdi. Gelecekte kurulacak muhteşem İslam uygarlığı ise ‘grand humanizm’ olacaktır. Yani hümanizmayı kemale erdirecektir. Yine aynı kitapta Nursi şunu ekleyecektir: Batı’da muazzam bir sınıf çatışması var. Bu çatışma Batı medeniyetini içeriden çürütüyor. Bu çatışma Batı’yı söndürecek. Faizi yasaklayan, zekatı farz kılan İslam ise bu çatışmayı aşmış olarak ‘grand humanizm’i inşa edecek. Nursi sonraki risalelerinde şunu ekleyecekti: İslam geleceğin uygarlığını kurmak istiyorsa müstebit SSCB ile değil, fakat özgürlükçü ve dine saygılı Batı Marksizmi ile diyaloğa geçmelidir.

Bizim geleneksel ve maneviyatçı Müslümanlarımız genellikle modernite ve Marksizm ile kavga halinde düşünce üretiyor. Fakat Nursi’nin bu beyanını okumak bir toplum düşünürü olarak beni bir anda Batı modernitesinden akacak tüm hikmet birikimine açacaktı. Eğer bugün İslam adına ürettiğim toplumsal ve siyasal düşüncelerin bir kıymeti olduğuna inanıyorsanız, bunların kökünde Nursi’den devşirdiğim bu toplumsal vizyon yatar. Sabancı Üniversitesi’nde Şerif Mardin ve Akşin Somel rehberliğinde yazdığım Bediüzzaman Said-i Kürdi’nin Toplumsal Ve Fıkhi Düşüncesi tezi Nursi’nin cumhuriyet öncesinde dile getirdiği toplumsal vizyona yaslanır. Ve sonrasında bu düşünceleri hayli geliştirmiş olsam da bu tezde “Nursi’nin temel toplumsal ve İslami felsefesidir” dediğim ve kendime mal ettiğim düşüncelerden asla uzaklaşmadım.

Bir psikolog olarak, bir metafizikçi ve ontolog olarak ve bir toplum düşünürü olarak Said Nursi yaşatılması ve geliştirilmesi gereken bir düşünürdür. Ve modernitenin Habermas’ın tedavi etmeye çalıştığı üzere ‘büyünün yitimi’, ‘meta fetişizmi’ ve ‘özgürleşme’ buhranlarına tam bir ilaçtır. Fakat Nursi’nin bazı hataları onun mirasının bugüne kadar çiçeklenememesine yol açtı. Bu hataların etüdünü uzun uzun yapmayacağım. Fakat sadece işaret etmek istiyorum:

(1) Nursi risalelerini bir sorgulamanın, tefekkürün ve ciddi bir okuma sürecinin ürünü olarak değil de, bir ‘ilham’ eseri olarak ortaya koyar. Düşünsel derinliği ve şairaneliği hesaba katıldığında eserlerinden ilham fışkırdığını reddedemem. Fakat bu ilham gökten gelen bir ilham değil, onun fikir çilesine hediye edilmiş bir ilhamdı. Hegel’in, Nietzsche’nin, Heidegger’in eserleri de pek çok zaman ilhamla yazılmıştır. Bunu kendileri de söylerler. Fakat İslami gelenekte ‘fikir çilesi’ni değil de, ‘ilham’ unsurunu öne çıkardığınızda bu sizi kutsal bir kişilik yapar ve artık düşünceleri ‘sorgulanamaz’ bir insan olursunuz. Nursi’nin kendi cemaatinde ‘istemeden’ yarattığı sonuç da budur. Çünkü onu sorgulamak ‘cemaatten kopmak’la eş anlama gelir.

(2) Bediüzzaman ‘müceddidlik’ kurumunu eskatalojik ve mitolojik bir şey olarak ele aldı. Peygamber’den gelen hadis eğer doğruysa, çağ ve koşullar değiştikçe o çağa uygun bir veya birkaç reformcunun ortaya çıkacağını ifade eder müceddidlik hadisi. Yoksa daha bin yıl öncesinden Hazret-i Ali, Abdülkadir Geylani gibi evliyalar tarafından bilinen ve işaret edilen bir insan değildir müceddid. Buradan bakınca Nursi’yle aynı çağda yaşayan Hasan el-Benna, Seyyid Kutup, Muhammed İkbal de birer müceddiddir. Sonrasında Ali Şeriati, Fazlurrahman da birer müceddid sayılmak zorundadır başardıklarına bakılınca. Yani çağ değiştikçe, toplumsal koşullar ve düşünsel iklim değiştikçe, o çağa uygun sahih bir dini yorumu ortaya her kim koyuyorsa, o kişi tecdid işini bir yerinden tutuyor demektir. Örneğin geleneksel Müslümanlar pek beğenmese de, Yaşar Nuri Öztürk de Kuran’ı insanların gündemine sokmasıyla tecdid binasının belki de en önemli taşını yerli yerine koyuyordu. Fakat Nursi tecdidi böylesine çoğul ve dinamik bir şey olarak ele almadı: Müceddidliği 20. Asır için kendi şahsına inhisar ettirdi. Böyle olunca talebeleri de Nursi’yi kutsadı ve farklı İslami söylemlere alabildiğine duyarsız yetişti.

Said Nursi

(3) Bediüzzaman Mustafa Kemal’in İslam Deccali, kendisinin de Mehdi değil ama Mehdi’nin müjdecisi olduğunu söyleyerek kendi cemaatindeki insanların toplumsal, tarihsel ve siyasal bilincini dumura uğrattı. Ben ‘Mehdi’nin insanlığın kolektif bir hezeyanı olduğuna inanıyorum. Yani ahirzamanda gelecek ve insanlığı kurtaracak ‘insanüstü fert’ sanıyorum insanlığın kolektif hezeyanıdır. Hıristiyanlar ve Yahudiler buna Mesih der, Hintliler ise Krişna. Fakat ‘mehdiyet’ diye çağlar üstü ve medeniyetler üstü bir kavramın, bir tümelin gerçekten de var olduğuna inanıyorum. Bu bir tümel ve bir kavram; ve her medeniyette ve her çağda bunun gölgesinde yaşayan ve insanlığa ışık tutan bireyler olabiliyor. Yani her çağda insanlığı ya da bir medeniyeti hakikate, adalete ve erdeme açan güzel kişilikler bulunur. Ve bunlar insanlık tarihinde çok güzel bir iz bırakırlar. Buradan bakınca Gandhi, Tolstoy, Lincoln gibi insanların da ‘mehdiyet’ kavramının gölgesinde olduğuna inanıyorum. Batılı filozoflar da Walter Benjamin’den beridir bu tartışmayı ‘mesihiyet’ kavramı adı altında sürdürüyorlar. Yani, diyorlar, insanlığın feraha erebilmesi için bizlerin birer birey olarak Mesih kavramının gölgesi altında yaşamamız gerekir. Yani eğer herbirimiz Mesih gibi yaşarsak ancak o zaman insanlık kurtulur. Fakat Mehdi ya da Müceddid adı altında seçilmiş ve kutsanmış ve asrının yeganesi olan insanlar olduğuna inanmıyorum. Ve özel insanlara tahsis edilen bu iki kavramın Müslümanların toplumsal bilincini alabildiğine dumur ettiğine inanıyorum. Nurcular da on yıllardır bunun ceremesini çekiyorlar. Yani sırf Nursi Mehdi’nin müjdecisi bir Müceddid olarak kavrandığı için kitapları ve görüşleri kutsanıyor, Nursi kritik edilemiyor. Nursi hataları olan, ama güzel fikirleri yaşatılması gereken ‘bizden biri’ muamelesi göremiyor.

(4) Nursi, Kemalist inkılaptan sonra içtihat kapısını bir süreliğine ama sımsıkı kapattı. Cumhuriyet öncesinde İslam’ın çağa yanıt vermesini sağlayan muhteşem içtihatları vardı. Fakat “şimdi içtihat edersek, Batı’yı taklide dayanan Kemalizm’in hegemonyası altında Batı’nın tüm kötü ahlakı içimizde kökleşir” diyerek kadını çarşafa sokmaya varıncaya kadar geleneğimizin en arkaik hükümlerini bile korumaya aldı. Haliyle kendi metafiziğinin ve toplumsal düşüncelerini mecburi parçası olan bir toplumsal reform potansiyeli, meyvesini hiç veremeden dumur oldu.

Nurcu geleneğin, Said Nursi’den sonra Zübeyr Gündüzalp’le beraber bir süre çevreye ışık saçabilmiş olan enerjisini bugün tamamen yitirmiş olmasının Nursi’den kaynaklanan sebeplerinin temelde bunlar olduğuna inanıyorum. Nur cemaatlerinin de bu süreçte ciddi payları var. Fakat öncelikle Nursi’nin hatalarının ele alınması gerekiyor. Nursi’yi kutsal bir figür olarak eserlerini de ilahi ilham olarak görmeye devam ettiğimiz sürece, Nursi bu ülkede tamamen kaybetmiştir. Fakat onu kutsal bir kişilik değil de, hataları kusurları olabilen fakat oldukça samimi ve davası için çile çekmesini bilen bizden bir kişilik olarak ya da bir cemaat lideri değil de oldukça ciddi bireysel bir mütefekkir olarak kavramayı öğrenirsek yukarıda saydığım üç sahada onun bizlere ve bir bütün olarak insanlığa öğretebileceği hâlâ çok fazla şey bulunduğuna inanıyorum.

Siz bu kitabınızda insanlığın, İslam ümmetinin ve Türkiye’nin sorunlarıyla beraber Kürt sorununa da çok vurgu yapıyorsunuz. Biraz önceki sorumla ilişki içinde soracak olursam onlarca Said Nursi var. Said Nursi mi Said-i Kurdi mi?

Said Nursi 1907’de İstanbul’a geldikten sonra “Neden İstanbul’a geldim?” başlığıyla dokuz maddelik bir yazı yazar Volkan gazetesinde. Bu yazının dokuzuncu maddesi şudur: “Kürtlerin fark edilmemiş kuvvetinden medeniyeti ve insanlığı faydalandırmak istiyorum.”

Kürt halkı bilebildiğim kadarıyla Med İmparatorluğundan beridir İbn-i Haldun’un deyimiyle bedevi umranı tercih etmiş bir millettir. Fakat bir kez hadari uygarlığa, yani şehir medeniyetine girdiklerinde de insanlığa ışık tutacak bireyler yetiştirebilmiştir.

Aristo’yu aşarak sufi metafiziğini ve epistemolojisini inşa eden ve Endülüslü İbn-i Arabi’ye ve Şii Molla Sadra’ya üstatlık yapan Maktul Sühreverdi bir Kürt’tür. Hâlâ tüm sufilerin piridir. İnsanlık tarihinde düşmanlarının saygısını kazanabilmiş nâdir devlet adamlarından olan Selahaddin-i Eyyubi bir Kürt’tür. Sadece 13. Asır Araplarına değil, düşünce yöntemiyle çağımız modernist Müslümanlarından Fazlurrahman ve Cabiri’lere de heyecan vermiş ve ışık tutmuş İbn-i Teymiye bir Kürt’tür. 19. Asrın başlarında Şeyh Şamillere varıncaya değin İslam topraklarında taze bir heyecan uyandıran Mevlana Halid-i Bağdadi bir Kürt’tür. Türk ülkücülerine fikir babalığı yapmış Ziya Gökalp bir Kürt’tür. Said Nursi de Kürt’tür. Ve Kürt olduğunun şuurunda bir Kürt’tür. Kürtlerin gerçekten de farkına varılmamış bir kuvvetleri var. Bu ırktan ve kandan kaynaklanan bir durum değil. Sanıyorum asırlarca bedevi umranda yaşamanın ve herhangi bir felsefi ve tarihsel bagajı ve miras yükünü taşımıyor olmanın verdiği bir esneklik, yaratıcılık ve inşa edicilik yeteneği bu. Ve insanlığın ve İslam ümmetinin bu kuvveti ezmeye çalışmasındansa bu kuvvetin kendini gerçekleştirmesine izin vermesi gerekiyor. Bunun hepimizin hayrına olacağına inanıyorum.

Nursi’nin Cumhuriyet öncesi eserlerini okuyun: orada şahsının gerek yazılarıyla, gerekse de Kürt kıyafetlerini koruyarak Osmanlı halkına vermek istediği mesaj şudur: “Ben İslam kardeşliği ve ortak Osmanlığı yurttaşlığı zemininde bir Kürt milliyetçisiyim. Ve kılık kıyafetimle de ulusumla gurur duyduğumu göstermek istiyorum.”

Cumhuriyet döneminde Kürdi adını bırakıp Nursi adını seçmesiyse bir zorunluluktan doğar: Kürt kimliğini koruyacak olsa, İslam’a hizmet edemeyecektir. Oysa İslam’ın ve Müslümanların mağduriyetlerinin giderilmesi, onun için Kürt halkının mağduriyetlerinin giderilmesinden çok daha önemlidir. İslam’ın mağduriyeti bir bütünün mağduriyetidir. Kürtlerin mağduriyeti ise bir parçanın. Ve bütün düzelirse parça da eninde sonunda huzura erecektir. Bu yüzden mecburen ‘Kürtlük’ sıfatından tecrid eder. Fakat ölmeden önce bile “‘Vatanım’da ölmek istiyorum” duygusuyla talebelerine “Beni ya Diyarbekir’e ya da Urfa’ya götürün. Orada ölmek istiyorum” talebini iletir. Barla, Kastamonu, Isparta onun için ‘vatan’ değil, ‘sürgün yeri’dir.

Kürt halkının insanlık ve uygarlık namına keşfedilmemiş muazzam bir kuvveti var. Bu kuvvetin etkinleşebilmesiyse, ancak ve ancak Kürt halkının hadari umrandan (şehirli uygarlık) nasiplenmesine izin verilmesi; yani en başta Kürdistan’daki maddi sefaletin sona erdirilmesi ve Kürt dilinin bir uygarlık dili olacak şekilde gelişebilmesine izin verilmesi ve Kürt gençlerinin sadece Kürt halkı için değil, tüm acı yaşanmışlıklara rağmen tarihsel komşularının ıstıraplarını da gözeterek ‘insanlık’ için düşünmeyi ve siyaset yapmayı öğrenebilmesiyle mümkün olacaktır. Diğer herkesi dışlayarak sadece Kürt halkının geleceğine kitlenen bir Kürt siyasetinin Kürtler dahil kimseye faydası olacağına inanmıyorum.

Said Nursi, Bediüzzaman ya da Molla Said-i Kurdi… Türklerin, Arapların ya da Farsların değil, Kürt halkının medar-ı iftiharlarındandır. Fakat bir ulusun değil, İslam ümmetinin ve insanlığın ortak değeridir.

Son olarak… Sizi daha yakından tanımak isteyecek okurlarımız için… Kişisel düşünce serüveniniz bağlamında hangi duraklara uğradınız? Biraz bahseder misiniz?

Bu soruyu şöyle yanıtlayayım. 2006 yılında, 30 yaşımdayken çözmem gereken tek bir soru hariç tüm temel meselelerin sırrını çözmüş olduğuma inanıyordum. Bu tek sorunun o anki sistemim çerçevesinde kesin yanıtsızlığını fark etmem tüm entelektüel sistemimi paramparça etti. Ve dört yıl boyunca yeni bir düşünce sistemi geliştirmeye çabaladım. Nihayetinde 2010 yılında “Tamamlanmamış İslam Yazıları” adlı ilk kitabım yayınlandı. Bu kitabım yayınlanmadan hemen önce de temel ontolojiye ve İslam düşüncesinin esaslarına ait herşeyin sırrını çözmüş olduğuma inanıyordum. Fakat kitabım yayınlanacağı sırada yaşadığım ağır bir kişisel travma, inandığım ve kitabımda dile getirdiğim her cümleyi yeni baştan sorgulamak zorunda kalmama sebep oldu. Ve o tarihten itibaren ciddi bir okuma ve sorgulama sürecine girdim. Sonraki yedi yıl ilk kitabımın kusurlarını düzeltmek ve yeni bir düşünce sistemi geliştirmeye çabalamakla geçti. Bu serinin son kitabı olan “Jeopolitik Derinlik” kitabımın yayınlanmasıyla beraber âlemin sırrı yeniden çözülmüştü. Fakat bu dönemde tanıştığım ve bir buçuk yılımı beraberce geçirdiğim iki dostum, düşüncemin sınırları olduğunu ve eğer derdim hakikatse, varmış olduğum sistemin oldukça yetersiz olduğunu yeniden bana gösterdi. Hâlâ sorular soruyorum, yanıtlar arıyorum, temelleri bozuk da olsa sistem kurmaya çalışıyorum ama artık ıstırapla değil de, bir bulmaca çözer gibi, keyifle…

Sufilerin deyimiyle cemal-celal ya da mahv-isbat diyalektiği bu. Ya da Nietzsche, Derrida, Foucault gibi postmodernlerin çok sevdiği üzere sürekli bir form’dan başka bir form’a adım atan dizginlenemez formasyon süreci… Peki şimdiye kadarki tüm cümlelerim boş ve yanlış şeyler miydi? Hiçbiri değildi. Hegel’in Fenomenoloji’sine inanacaksak, Kuran’ın deyimiyle Allah’a giden bu yolculukta, Allah ve hakikatler bu sürecin her yerindeydi. Allah beni bir yapıyor, bir bozuyordu. Sanıyorum ömrüm boyunca bu formasyon bitmeyecek.

Bugün Türkiye’de gözlediğim kadarıyla gençlerin kafası çok karışık. Türkiye şu anda eski formlarını paramparça ediyor. Bu sürecin, benim bireysel olarak yaşadığım gibi tümden bir yok oluş değil de, bir yeniden yaratılışın, daha yüksek bir forma geçişin başlangıcı olduğunu kuvvetle ümit ediyorum ve her türlü iç karartıcı olaya rağmen geleceğe gülümseyerek bakıyorum. Ve nihayetinde bu mücadeleler içinde hiçbir şey başaramadan ölecek olsam da Allah’ın beni gülümseyerek karşılayacağına inanıyorum. Kant da on yıllık zorlu ihtiyarlık sürecinin sonunda tüm felsefesini özetleyerek ‘Güzellll!’ diyerek vefat etmişti. Böyle bir ölüm için çabalıyorum.

İlginiz için çok teşekkür ederim. 

Samimi yanıtlarınızdan dolayı biz teşekkür ederiz Esat Bey.

Gürgün Karaman

One Comment

  1. Mesut ÖZÜNLÜ Reply

    Müthiş derinlikli bir röportaj… İki defa okudum, iyice anlamak ve hazmetmek için birkaç defa daha okuyacağım. Özellikle Said Nursi hakkındaki eleştiriler çok orijinal, çok sıra dışı ve çok objektif. Tebrikler yolluyorum Şark’ın dolu ufuklu, yolu ışıklı evlatlarına. Gürgün Karaman’a, Esat Arslan’a.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir