Demir Özlü’nün 1982’de Berlin’de Litterorischen Colloquium’ de “Türk Yazarları Semineri”nde yaptığı konuşmanın tam metnidir. Metin LCB’nin yayımladığı “Sprache im technischen Zeitalter” (82/1982) dergisinde yayımlanmıştır. Bu metin konuşma sonrasında Demir Özlü tarafından Cezmi Doğaner’e verilmiş ve Doğaner’in arşivinde yer almaktadır.
*****************************************
Bazı kuşaklar, yazın alanına geleneksel edebiyatları ve kendilerinden önceki yazarların yazınsal dünyalarını yadsıyarak gelirler. Türk Edebiyatı’nda 1950 Kuşağı diye anılan benim kuşağım da -genel anlamda- böyle bir tavırla başladı yazmaya. Kendinden önceki edebiyatlara yani geleneğe sırtını döndüğünü, başlangıçta, öne sürdü; gençliğe özgü, o zararsız, bazen de sevimli görülebilecek olan o entelektüel nihilizmle. Bu tavrın anlamı, geçmişteki yazınlardan, o yazınları kuran ögelerden, sanatsal ve bu tavrın anlamı, düşünsel alanda, yararlanmayacağız anlamına geliyordu. Ama, bugün, bunca yıl sonra düşünüyorum da, geçmişi yadsırken, geçmişten -bilinçli ya da bilinçsiz olarak- ne kadar çok şey almış olduğumuza şaşıyorum. Geleneksel ögeler, çoklukla, kendiliğinden gelip oturmuştur yazınımıza.
Yazındaki, bu gençlik nihilizminin de, yararsız olduğunu, -bütünüyle- öne süremeyeceğim. Bu çeşitten bir entelektüel nihilizm, sırasında, gelişmek ve yeni olmak isteyen yazına, bazı yeni sanatsal değerler, bazen de yeni dünya görüşleri, insanı ve dünyayı algılayış biçimleri getiriyor.
Buradaki konuşmamın amacı, sadece, kendi kuşağımın kurduğu yazın anlayışını sergilemek değildir. Günümüz Türk Yazınının bütününde görülen bazı belirgin geleneksel ve çağdaş öğeleri -bir kısa konuşmanın çerçevesine sığacak ölçüde- gösterebilmektir. Bu çerçeveye de, gerçekten oldukça zengin ve birbirinden farklı eğilimler gösteren günümüz Türk Yazınının tümünü sığdırmak olanağı yoktur. Bu yüzden, ister istemez, örneklerin tümü değil, de, ancak bir bölümü ele alınabilecektir. Açıklamamın amacı, bütün örnekleri gözönüne sermek değil, günümüz Türk yazınında geleneksel ve çağdaş olarak nelerin varolduğunu ayırdedici özellikleriyle -bir ölçüde-belirtmektir.
İsterseniz Türk Yazınını ortalama 10. yüzyılda, Anadolu’nun doğusunda yaşayan masalcı Dede Korkut’tan başlatalım. Dede Korkut, Anadolu’da merkezi devlet düzeninin güçlü olarak başlamadığı bir dönemde Deli Dumrul gibi eşkıyalık eğilimleri gösteren bir kahramanı ve onun çevresinde örülen insansal ağı göstermişti. Dede Korkut’un anlatım üslubunun kendine özgü özellikleri vardır. Bu masallarda şiirle düzyazı, ardarda, birbirini izlemektedir.
Ardından Beylikler dönemi Anadolu’sunun 13. yy’daki “çoklukçu” kültürüne bakmak gerekir. Bu dönemde siyasal açıdan parça parça olan ve feodal ya da Asya tarzı egemenliği üzerinde çok fazla hissetmeyen Anadolu, siyasal bütünlük taşamamasının tersine, büyük bir insani-kültürel çoğulluk taşımaktaydı. Bir yanda, Konya’da, Moğol istilasından kaçarak gelmiş ve oraya yerleşmiş olan bilgin Bahaeddin Veled’in oğlu Mevlâna Celalettin Rumi’nin derin insancıl tasavvufî şiiri, Öte yanda öz Türk Dili ile yazan derin mistik şair Yunus Emre’nin bazen aruz, bazen halk şiiri ölçülerini kullanan şiiri vardı, Temelde Farsça yaz- sına karşın, zaman zaman Türkçe sözcükler de kullanan, bazen de Farsça-Türkçe karışık “mülemma” şiirler yazan Mevlâna, altı cilt- lik yirmi altı bin beyte yakın Mesnevi’sinde mistik-didaktik sembollerle dünya görüşünü açıklayan büyük bir yapıt bırakmıştı.
14 yy’da, sonra da 15. yy. da Osmanlı Devleti’nin siyasal bütünlüğü sağlanınca, dünyada benzeri olmayan bir yazın biçimi doğdu:
16. yy. şairi Taşlıcalı Yahya Bey (?-1582), Arnavutluk’tan gelmiş ve askerlik mesleğini seçmişti. Bu kişi, “Divan Edebiyatı” denilen ve biçimlerini Arap ve Fars şiirlerinden alan kapalı sembollerle, dile, benzetmelere dayanan şiirin ilk büyük temsilcisidir. Bu gelenek, İstanbul’da, Tünel’de bulunan Galip Baba dergâhının şeyhi Şeyh Galip (1757-1799) kadar büyük örneklerini verip durmuştur.
Arap ve Fars şiirinin biçimlerini ve birçok sözcüklerini kullanan bu şiir Arap ve Fars şiirinin bir taklidi değil, bugün yanına uzmanlarınca yaklaşılabilen Osmanlı süsleme sanatına benzeyen benzersiz bir şiirdir. Semboller, eğretilemeler (métaphore), benzetmeler (teşbih), aşk, şarap, yalnızlık, varlık ve yokluk temaları üzerine biçimsel söyleyişler… Divan Şiiri, zaman zaman Saray’ın emrine girmiş ve bazı temsilcilerinde Padişahın övgüsü için kullanılmış olmasına karşın, tekkelerde gelişen mistik kolu ile, aşkı ve şarabı konu alan “yaşama sevincine” dönük -Epikürcü- liberal kolu ile, benzersiz bir şiir oluşturmuştur.
***
Anadolu halk masalları da derlenmiştir. Bunların içinde, tâ eski Sümer mitologisine kadar uzanan, değişmiş motifleri bulmak olasılığı vardır. Fakat, öyle sanıyorum ki, Batılı meslektaşlarımdan bazılarını en çok şaşırtacak olan, 12. yy. dan sonra, özellikle de 14. yy. da Batıdaki “Şövalye Romanı”na benzeyen ürünlerin Anadolu’da ve Türk Yazınında da bulunuşudur. Bunların üzerinde Arap etkisinin bulunduğu söylenebilir. Hamza adlı bir Arap emirinin kahramanlıklarını anlatan “Hamzaname”: Yarı dinsel, yarı fantastik öğeler taşıyan bir kahramanlık ve şövalye romanıdır. Yirmi kitaptan oluşmuştur. Hamzaname’nin yazarı bir de büyük İskender üzerine bir kitap yazmıştır: “Kiss-ı İskender”. Bu öykü de 19. yy’a kadar çok tutulmuştur. İskender’in öyküsünün, kahvelerde meddahlar tarafından okunduğu biliniyor. Ayrıca “Battal Gazi Destanı” ile “Danişmentname”yi de bu arada anmak gerekir. Bu betiklerde olayların geçtiği kentler Anadolu kentleridir: Sivas, Malatya… Öykülerin temel konusu o dönemde Anadolu’da varolan Hıristiyanlarla-Müslümanların çatışmalarıdır. Bilindiği gibi, “Danişmentname, Irène Melikoff tarafından iki cilt olarak, Türkçesi ve Fransızcası bir arada yayınlanmıştır: “La Geste de Melik Daniamend”. Bu şövalye romanlarının dili bugün anlaşılacak gibidir.
Yazınımızda, bütünüyle Osmanlı kültürüne özgü olan, benzer söyleyiş biçimlerine, bazen de kafiyeye dayanan karmaşık üslubunun -kendi biçimsel yapısı içerisinde- ulaştığını da söyleyeceğim. Sayısız Divan düzyazı yazarı içinde en ünlülerinden bazılarını burada analım: Tarih yazarları: Aşıkpazade ile Neşri… Osmanlıların ilk tarihçileri olarak büyük önem taşırlar. Türkçeyi kullanışları olağanüstü güzelliktedir. Kaba denebilecek, somut bir Türk Dili görürüz bu yazarların anlatışında. Daha sonrakiler, süslemeci bir üsluba başvurmaya başlarlar. Dillerine Arapça ve Farsça sözcükleri doldururlar. Ağdalı yazış Saray çevresinin yazışıdır. Ama 17. yy’da Türkçenin sözdizimi ve sözcükleriyle yazan Evliya Çelebi gibi bir yazar çıkmıştır (1611-1682). Türkçenin, her biçimi onun yapıtında bulanabilir. Uydurma bir dil olarak “kuş dili”ne kadar… Görülüyor ki, uydurulan ve çağrışımlar yaratan bir dilin doğmasını beklemek için James Joyce’un Finnegans Wake’ını yazmasını beklemek gerekmemektedir. Aynı dönemde Kâtip Çelebi (1609-1657) öteki adıyla Hacı Halife, araştırmacılığının ötesinde, ilginç diliyle yazınsal örnekler koyar ortaya: “Mizan-ül hak fi ihtiyar-ul ahak” (En doğruyu seçme konusunda hak terazisi), dinsel bağnazlığa karşı hoşgörü savaşı acar. “Tuhfet-ül kibar fi esfar-ül bihar” (Deniz seferleri konusunda kibar kişilere armağan) yazınsal bir denizcilik tarihidir. Gene aynı yüzyılda, tarih yazarı Peçevi (1574-1649 ? ) ile “Kitab-ı Bahriye” yazarı denizci Piri Reis, “Varidat” yazarı, daha önce yaşamış Şeyh Bedrettin’i mutlaka anmak gerekir.
Bunların dışında sayısız Divan düzyazarı olduğunu sanıyorum. Bunların birçoğunun da kitapları yitmiş olsa gerektir. Bu noktada Divan düzyazısının “roman” türünü yaratamamış olduğunu belirtmek isterim. Bu da kültürel yapının iç yapısına ilişkin bir sorundur. Eski Çin ve Japon kültürleriyle, Ortaçağ Arap kültüründe roman diyebileceğimiz yapıtların olduğunu biliyoruz. Fakat Divan düzyazını romanı bulgulayamamıştır. Roman, bireyin ortaya çıktığı kültürlerin ve dönemlerin ürünüdür. Buna bağlı olarak, romanın özellikle klasik romanın baş öğesi olan kişi (personne), roman kahramanının, Eski Yunan’da doğan trajedinin kahramanlarıyla göbekbağı olduğu da kolayca tahmin edilebilir. Osmanlı düzyazısı ise, Yunan trajedisine kapalı olan bir alanda doğmuş ve yaşamıştı. Divan düzyazısında, yazarın “alaycı” ya da “mübalağacı” ya da “ince”, “ciddi” üslubundan başka kişi ya da kişiler pek görünmez. Evliya Çelebi’nin anlattığı kişiler, Batı romanlarındaki yaşayan kanlı-canlı kişiler gibi değillerdir. Bu yazarlar psikoloji ile ilinti kuramamışlardır. Onların kişileri, minyatürlerdeki, perspektiften uzak hareketsiz kişiler gibidirler, ya da bir süsleme parçasında, ya da kımıldamayan bir figürde yer alırlar. Öne çıkansa, yazarın üslubu ve kişiliğinin iç-gözlemden uzak bazı öğeleridir.
Türk dilinin, 13.yy. Anadolu öz-Türkçesinden, feodal egemen öz-Türkçe yazış ve söyleyiş sürmüş; dinsel görünen, aslında bütünüyle dünyaya dönük ve halkçı olan ayaklanmaların başını çeken, halk sevgisini dinsel coşkunun en yüce konusu haline getiren çok büyük şairler çıkmıştır. Bunların en yücesi, bir şiî ayaklanmasında idam edilen 16 yy. tasavvuf şairi Pir Sultan Abdal’dır.
Yüksek sınıf ve kültür dili olarak Türkçe, 13.yy. öz Türkçėsinden -çeşitli üsluplardan geçerek- 20. yy. Türkçesine varırken, halk bektaşî-alevi tekke edebiyatları da aslına bağlı dili sürdürmüştü.

Türkiye’de, gerçek bir “gizli” yazınında olduğunu burada belirtmek isterim. El yazması olan, bazen erotik minyatürlerle de süslü cinsel edebiyat “Bahnâmeler” adı altında hâlâ gizli tutulmaktadır. Bunun yanında, Devlet yönetimi öğreten betikler -Macciavelli’nin Prens’i gibi- ve yasa betikleri de, dil, üslup ve dilsel yapı bakımından alabildiğine ilginçtirler.
Bu arada -belki- eski Çin kültüründen gelen, gölge oyunu Karagöz’ün de, esas metinlerinin alaycı ve erotik olduğunu söylemek gerekir. Esas Karagöz metin örnekleri Mouton Yayınevi’nin, yılda bir çıkardığı Archivum Ottomanicum” adlı derginin ikinci sayısında, 1970’de yayınlanmıştır. Günümüz, saçma (absurde) tiyatrosunu da zaman zaman ansıtan bu metinler, sırasında büyük bir eğlenceye, cümbüşe, coşkuya dönüşmektedir.
Bence Türk Yazınının, geleneksel en temel eğilimleri “tasavvuf”la, bu erotik ve eğlenceli yazılardadır. Bu yazılarda, üslup, sözcük oyunları, esprit ile alay, söz sanatlarında yaratıcılığın en yüksek noktaları vardır. Bunun yanında ağdalı Divan düzyazısını, o dönemlerinin yüksek sınıf ruhunu anlamak isteyenler, yapısal açıdan inceleyebilirler.
Geleneksel Türk Yazını, Hıristiyan itirafçılığından kaynaklanan psikolojik çözümleme yöntemlerini kullanmasa da, insan -dünya- insanın dünyaya bakışı- alay ve ruhsal yücelme konularında benzersiz incelikte mısralar, beyitler, şiirler ve kafiyeli ya da kafiyesiz düz yazı metinleri getirmiştir insanlığın ortaklaşa kültürüne. Ama, başka kültürlerce, bugünün kuşaklarınca dahi, yanına yanaşılması, kavranması zor, kendine özgü bir yazındır bu.
***
Yazınımızın 19.yy’daki batılılaşmasından ve 20. yy’ın ilk yarısının şiir, roman ve eleştirisinden sözetmek ayrı, derin, uzmanlık isteyen bir konudur. Bu çalışmalar, bugün Fuat Köprülü ve Ahmet Hamdi Tanpınar’la başlayarak, genç kuşak yazarlarından Selim İleri’ye kadar yapılmakta, bu dönem edebiyatımızın özellikleri -üstü örtülmüş- özellikleri diyeceğim yeniden bulgulanmaktadır sanki. Bu dönemin yapıtları, gerçekten yalınkat edebiyat tarihçilerince karalanmış, üstü örtülmüş, içlerinde taşıdıkları özellikler gözlerden uzak tutulmuştu.
Bu dönemde, kendine özgü, bazen tasarladığı amaca ulaşmayan, romantizm, gerçekçilik (réalisme), doğalcılık (naturalisme) denemeleri vardır. Türk Yazını, bir kültür ortamından kültür ortamına geçerken -geleneğinden koparken- belki bir düşüş göstermiş, ancak yer yer olağanüstü yeteneklerin çabaları ile parıltılı yapıtlar ya da sayfalar ortaya koymuştur. Namık Kemal’in yaratmak istediği yaratmak istediği kişi, Ali Bey’i ilkel bir romantizm içinde bulsak da, Recaizâde Mahmut Ekrem’in, “Araba Sevdası”ndaki kişiyi, Türk Yazınında “kişi”nin ortaya çıkışı olarak selamlayabiliriz.
*****
Batılılaşma sürecinin tamamlanması açısından, 1940 yılı çevresi ve sonrasına, Türk Yazını açısından, çeşitli nedenlerle, çok özel bir değer veriyorum.
Daha önce Halit Ziya Uşaklıgil’in, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun, Mithat Cemal Kuntay’ın gene, özel üslup kullanan yazarlar olarak: Hüseyin Rahmi Gürpınar, Nahit Sırrı Örik, Ahmet Hamdi Tanpınar… romanlarından sonra, bunlar gibi çok özgün romanlar yazmış yazarlardan sonra, 1940 yılları çevresinden başlayarak günümüze kadar, yazınımız, çağdaş çeşitli ve derin bir düşünsel açılma göstermiştir. Açık bir söyleyişle: 1940’dan başlayarak Türk Yazını, 19. yy’dan bu yana oluşturulan, çağdaş düşünceye açılım eğilimini tamamlamış; çağdaş düşünce platformuna içinde yalpalayan düşünce artıklarını atarak ayak basmıştır. Bu ayak basmanın düşünsel kaynaklarını, yalın olarak, şöyle sıralayabilirim:
– Türk toplumunda 1940 yılı çevresinde oluşan gerçekten Marksçı yazın: Türk toplumunun sınıfsal çözümlenmesinin yapılmaya başlanması, gündelik yaşamın maddi gerçeklerinin sanatsal anlatılışı: daha öncesinde Nazım Hikmet’in şiiriyle başlayan, Sabahattin Ali’nin hikâye ve romanlarıyla kurulan -ama Doğu ülkelerinde görülen birçoklarından sıcak olan sosyalist-realizm.
Sabahattin Ali’nin gençlik yıllarında, bir süre Almanya’da kaldığını, Alman İdealist Romantizminin etkisiyle yazmaya başladığını burada belirtmeliyim. 1950’ye doğru yıllarda, Samim Kocagöz, Kemal Bilbaşar gibi gerçekçi yazarların, tarımda kapitalistleşme çevresinde dokunan ilk hikayelerinin önemini de burada noktalamak gerekir.
– Sait Faik’in hikâyeleriyle getirdiği, şiirsel, ütopyacı, derin ve özgün hümanizm. Gerçeküstücülüğün (surréalisme) öğelerini de hikâyeye Türk yazınında ilk sokan yazar odur: “Alemdağda Var Bir Yılan” (1954). Bu yapıttaki gerçeküstücü hikâyeleri, André Breton dönemi şairlerinin gerçeküstücü düzyazı örneklerinden daha çok benimsediğimi söyleyeceğim. Çünkü, André Breton dönemi düz yazı yazarları “otomatik yazı”nın rastlantısallığına gerek sözcük seçimi, gerekse imge bulunması açısından fazlaca yaslandıkları halde, Sait Faik’in gerçeküstücü hikâyelerinde, gerçeküstücü imgeler ve eğretilemeler (métophore) insana -1955 yıllarının İstanbul’unda yaşayan ve acı çeken insana (bu büyülü antik kentte acı çeken insana) ve yazarının öznel değerlerine, duygularına sağlıklıca bağlanmışlardır. Bu bence, Fransa’daki eski koşutundan, daha sıcak ve insancıl bir yazının işaretidir:
“Yani! Omonya meydanında akşam oluyor. Gökyüzünden sandallarla şarkılar geçiyor. Arabalarda ışıklar kayıyor, bir at kişnemesi duydun mu? Bir fayton geçti mi delicesine aklından… ve Omonya kahvelerinin camından? Bil ki ben Taksim meydanında, âbidenin önündeki çayırın kısa parmaklıklı demirlerine oturmuş seni düşünüyorum. Seni düşünüyorum. Seni düşünüyorum Yanaki. Gece oldu. Karlar sönmek üzere. Işıklı ilanlar sönüyor. Otlar kararıyor. Bir tavernadan üç gitar sesi geliyor. Mavrodafni kaldırımlarda kırılıyor. Sen oteline kadar yürümeyi düşünme; Atina ile Pire arasındaki metro çoktan işlemiyorsa işlemesin, hava güzel, yürürsün. Martılar Sivriada’da ayın ışığında dönüp duruyorlar. Barba Vasili paltosuna girdi uyudu. Ben seni düşünüyorum Yanaki. Sonra Aspesya’nın söylediği Kefalonya havasından çıkan rüzgâr Sivriada’nın denizini ürpertiyor. Yanaki, Omonya meydanında ışıklar sönüyor. Kahve kapanmak üzere. Yeşil zeytini ye. Şu düzü yuvarla. İşittin mi Pire’den gelen vapur düdüğünü? Ben Galata Köprüsü’ndeyim o dakka. Bir Hollanda şilebi Okmeydanı’nda dolaşan mapushane kaçağına sesleniyor acı acı. Üsküdar iskelesine iniyorum. Sen yeşil zeytini neden yemedin? Omonya meydanındaki Ekselsiyor kahvesinin garsonu: “Kalinikhta Kiryos” diyor bana. “Benden bir kalinikhta sana. Panco!”
Sait Faik, Kalinikhta
– Orhan Veli, Melih Cevdet, Oktay Rıfat şairler üçlüsünün “Garip” hareketi. Bu şairler, Orhan Veli’nin Garip adlı şiir kitabına yazılmış olan önsözde gerçeküstücülüğe yakın olduklarını bildirdikleri halde, şiirde başka bir şey yaptılar: ilk dönemlerinde şiiri, dili ve insansal ilişkileri sonsuz ölçüde demokratlaştırdılar. Melih Cevdet’in “Çocukluğumun Öğle Uykuları”, Oktay Rıfat’ın “Bursa Sokak Satıcıları” şiirleri ile o şiirsel düş yeni anlamıyla Türk şiirine girdi. Orhan Veli erken öldü (36 yaşında). Melih Cevdet özgür bir sosyalist anlayışa, ardından Yunan Mitolojisine, Oktay Rıfat’sa çağdaş Fransız şiirinde René Char’a kadar olan eğilimlere, kişilikli olarak, uzandı.
– Benim içinde bulunduğum kuşak, 1950 kuşağı da, o döneme kadar gelen Türk Yazınını kökten değiştirdi. Düz yazı alanında oldu bu değişiklik. 1960 ile 60 arasında, artık düzyazı gerçekten dümdüz yazılmaz oldu. Bu dönemin Türkiye’sinin kapitalist gelişmesi karşısında hegelci/markscı (özellikle, Marx’ın 1844 El Yazmaları (Manuscrit) ortaya çıkan temalara bağlı) yabancılaşma (aliénation) ve nesneleşme (réification) Şematiği içinde, gerçeküstücü ve varoluşçu eğilimler taşıyarak, “hiçlik”le karşılaşan insanı gündeme getiriyordu.
Bu dönemin düzyazısı içinde Ferit Edgü’nün hikâye kitaplarını, Bilge Karasu’nun hikâye denemelerini, Orhan Duru’nun -eski Osmanlı düzyazısından, Karagöz’den, Orta gerçeküstücülükten, varoluşculuktan ve doğalcılıktan öğelerle karışan özgün hikâyeciliğini çok tekil bir anlayış olarak saymak, Adnan Özyalçıner’in “hiçlikle karşılaşan insan üzerine metinlerini” -Sur- adlı kitabını da anmak isterim. Bu küçük kitap hiçliğin eğretilemeleriyle doludur. O dönem yazınının başkaca metinlerinde de rastlandığı gibi.
– Burada, bizden biraz daha önceki bir yazar kuşağını da özenle anacağım. Bu yazarlar çağdaş yazarların taşıdıkları birçok özellikleri kendilerinde taşıyan, sanatsal özelliklerle dolu yapıtlar koymuşlardır ortaya.
Oktay Akbal (doğ.1923), nostaljik bir geçmişi arayan hikâyeleri, küçük insanları bir Martin du Gard ölçüsünde bir gerçekçilikle anlatan “Garipler Sokağı” romanı, başkaca yapıtlarıyla, bu kuşağın yalın ama renkli, özgün yazarlarından biridir. Orhan Hançerlioğlu’nun (doğ.1916) “Büyük Balıklar” adlı, İstanbul kentinin genel yaşam panoramasını veren başarılı biçimsel roman denemesini; Necati Cumalı’nın (doğ, 1921) olgun, duygulu, yumuşak, Ege bölgesinin sorunlarını da gündeme getiren roman ve hikâyelerini, duygulu şiir dünyasını; Sabahattin Kudret Aksal’ın (doğ.1920) yalın, duyarlı şiiriyle, fantazist tiyatro oyunlarını; Salah Birsel’in (doğ.1919) biçimci, alaycı şiirini; geleneksel düzyazıdan, humour’dan beslenen, daha önceki İstanbullu yazarlara Ebüzziya Tevfik, Ahmet Rasim gibi, 20.yy. başındaki yerelci ve alaycı yazarları ardına alan düzyazısını ve okuru kesin sonuçlara götürmeyen olgun, humouriste denemeciliğini, çağdaş Türk Yazını’nın en özgün örnekleri arasındadır.
Tahsin Yücel’le yapısalcı (structuraliste) yazın eleştirisi maddeci dünya görüşüyle ilintisini yitirmeden, yeni yazına ağırlıkla girmiş, onun anlatı ve hikayelerine de yerleşmiştir. Anlatı Yerlemleri (Coordonnées narratives) önce Fransız dilinde, sonra da Türk Dilinde yayınlanmıştır. Tarık Buğra’nın, ağırbaşlı eleştirel sağ romancılığını da, burada, özel bir yere yerleştirmek gerekir. Türkiye’de, yirmi beş yıl boyunca oldukça yaygın olan, folklordan kaynaklanan popülist yazınıysa fazla benimseyemediğimi söyleyeceğim.
Örnekleri çoğaltmak öylesine olası ki: Felsefe profesörü Nermi Uygur’un yazınsal denemeleriyle Husserl’ci fenomenoloji ve onun güncel uzantılarını Türk Yazınına aktarması; genç kadın romancı Aysel Özakın’ın ilk roman denemeleriyle duygusal bir Akdeniz gerçekçiliğini, sınıf sorunlarını da görmeye çalışarak gerçekleştirmesi; Cemal, Süreya’nın, Edip Cansever’in, Turgut Uyar’ın, Sabri Altınal’in şiirleriyle, çağdaş insanın geniş duyarlıklı dünyasını öne çıkarmaları; Behçet Necatigil’in (1916-1979) uzun süreli şiiriyle küçük burjuva insanın gündelik çağdaş insanın sorunlarından, Divan şiirinin biçimsel denemelerinin modernize edilişine kadar koskoca bir dünya ortaya koyması; genç yaşta ölen kadın yazar Sevgi Soysal’ın hikâye ve romanlarıyla faşizme karşı gündelik mücadeleyi gündeme getirmesini, “Tante Roza” adlı evlilik kurumunu alaya alan özgün hikâye kitabını; Bekir Yıldız’ın biraz kaba ve abartmalı görünse de içinde gündelik bir gerçeğin kanıtlarını taşıyan, Almanya’daki Türk işçileri olgusunu Türk hikâyesine taşımasını, Güney Doğu Anadolu’nun sert gerçeklerini dile getirmesini; Necati Tosuner’in roman ve hikâyeleriyle gündelik gerçeklerin şiirleştirilmesini başardığını, sakat bir adamın Almanya sokaklarındaki aşk çığlığını (roman: “Sancı… Sancı…”; Güven Turan’ın “Dalyan” romanıyla Yeni Roman anlatıma yoluyla, 12 Mart siyasal baskı döneminin kuşkularını yaşayan ve cinselleğe sığınan genç kişinin suç ve duyarlık dünyası, gizli başkaldırışı… bugünkü Türk Yazınında yeralmıştır.
Örnekleri daha da çoğaltmak elde. Türk Yazınının ayrılmaz bir parçası olan Sürgün de oluşan yazın: Almanya’da Yüksel Pazarkaya, Aras Ören, Güney Dal’ın çalışmaları; uzun yıllardır Paris’ te yaşayan Nedim Gürsel’in çağdaş yazınla değinti noktaları araması; Londra’da yaşayan Feyyaz Kayacan’ın “hiç” ardına düşmüş çağdaş yazını; 1951’den bu yana Stockholm’da yaşayan Lütfi Özkök ün Fransız şiirini ardına almış, İskandinav şiirinin duyarlığından da beslenmiş ağırbaşlı şiiri ayrı inceleme konularıdır. Bu yazarların kimisinde toplumbilimsel gerçekler, toplumsal bilinç, azınlık başkaldırısı ağır basmakta, kiminde yazınsal biçim aramaları öne geçmekte, kimisinde de bireysel-modernist edebiyat öğeleri yeralmaktadır. Pazarkaya’da her ikisini de görmek mümkündür.
Konu o denli geniş ki, Türk Şiirinin çağdaşlaşması yolunda Türk Yazını açısından değerleri pek büyük olan: Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Haşim, Ahmet Muhip Dranas… gibi ustaları dahi anamadım. Romancı Abdülhak Şinaşı Hisar’ın özgünlüğünü belirtemedim. Tanzimat yazarlarının en özgünlerinden Beşir Fuat’ın önemini anlatamadım. Selahattin Enis gibi, onlarla, unutulmaya bırakılmış yazarı anlatamadım. Kenan Hulusi’den, Celâl Sılay’ın şiirinden söz açamadım.
Marksçı yazının büyük insancıl ustası Orhan Kemal’in büyük evrenini koyamadım ortaya. Ama günümüze gelince Attila İlhan’ın duygucu şiiri ile, Can Yücel’in siyasal alay ve hicivmiş gibi görünen, ama içinde çağdaş İngiliz şiirinin deneylerini biriktirmiş olan, imge gücüne ve zihinsel ögelere dayanan derin şiirini de ayrıca anmak gerekir. Genç kuşağın, Akdeniz duyarlığıyla, aşkın olanaksızlığını -çıkmazdaki çağdaş genç insanın sorunlarını- anlatan ve teknik açıdan “Bilinç Akımı”na yaklaşan roman denemelerini, günümüzün en ilginç ve Türk Yazınını zenginleştirici örnekleri arısında anmak isterim.
Günümüzde Türk Yazınında eleştirinin gerilemiş olduğuna inanmakla birlikte, önceki kuşaklardan Ataç’ın, Fransız Ansiklopedistlerinin hemen hemen bir yüzyıl boyunca yüklendikleri akılcı görevi yüklenen büyük yazısını; Sabahattin Eyüboğlu ile Vedat Günyol’un Eski Yunan Kültürü’ne, Aydınlanma Çağına Çağdaş Akılcı Akımlara, göndermelerde bulunan ve sertleşmiş yazın ortamına, toplumsala dönük bir hümanism yerleştirmeye çalışan, yazılarını çağdaş Türk Eleştirisinin doruk noktaları olarak öne sürmek isterim.
Kendimden sonra gelen kuşakların genç şairlerini bu araştırma çerçevesinde belirtememiş olduğumu bir eksiklik saydığımın bilincindeyim. Ama, amacım eski yazındaki ilginç yönsemeleri anmak ve çağdaş Türk Yazını’nın çağdaş düşünsel temellerini, herkesin anlayabileceği bir biçimde işaret etmekti sadece.
Romanın, bu büyük bilinç sanatının en yüceldiği yerin Avrupa kültürleri olduğunu düşünmekteyim. Balzac’ı, Stendhal’i Flaubert’i, Gogol, Dostoyevski ve Tolstoy’u bir yana bıraksak da, çağın ruhuna hâlâ çok yakın olan, Alman Dili yazarları Herrman Broch, Robert Musil, Franz Kafka’yı alsak gözönüne, çağdaş Türk Romanının biçim ile çözülmekte olan dil sorunu açısından taşıdığı bir küçük eksiklik olabileceğini öne süreceğim. Fakat, bir iki on yılda kapatılacak bir eksikliktir bu. Öyle ki, yazının merkezi belki, sanki de Türkiye gibi ülkelere kayar gibidir diyeceğim.
Türk Yazını, çoğu kez, demokrasi dışı baskılar altında gelişmek zorunda kaldı. Yukarıda da andığım yazarların, hayatta olanlarının bazıları, yeni ve özgün yeni yönsemeler ardındadır. Bütün bir Türk yaşamının zenginliğidir önlerindeki malzeme. Öyle sanıyorum ki, eski eşsiz dönemlerinin özgünlükleri bir yana, Batı yazınına katılan Türk Yazını da, artık, malzemeyi kullanacak bilinç düzeyine erişmiştir. Belki, kendi özgün deneyleriyle, bu düzeye yeni katkılar sunduğu dönemler, örnekler de olmuştur. Türk Yazını, orada ya da burada gelişmektedir. Hem tarihsel geçmişinin derinliği, hem de her çeşit baskı altında gelişme gücünü yitirmemesi, onun “yaşarlığının” yitmeyeceğinin en önemli kanıtıdır. Daha demokratik ortamlarda, Türk Yazınının daha da renkleneceğine, derinleşeceğine, eleştirinin -üzülerek de söyleyeyim- hedef şaşırtmalarının ve kıyıcılığının baskısından da büsbütün kurtulacağına inanıyorum.
Bu yazının başında, örneklerin “tümünün değil de”, “ancak bir bölümünün” “ele alınabileceği” belirtilmişti. Fakat, çerçeveyi, çok kaba taslak -ve tartışmaya açık olarak- biraz da olsa tamamlayabilmek için, şu bilgileri de eklemek gerekmektedir.
Sanayileşmiş Batı ülkelerinin tarihlerinde, bir “işçi edebiyatı” yer aldığı gibi, Türkiye’nin özgül koşullarından doğan ve adına “Köy Edebiyatı” denilen, bir edebiyat türü de Türk Yazını içinde, geniş ölçülerde yer almıştır. Bu yazının, salt köy çerçevesinde kalmayıp, genel anlamıyla Türk insanının sorunlarına açılan bir kolu da, Talip Apaydın’ın şiir ve hikâyeleriyle, Başaran’ın şiirlerinde bulunabilir. Mahmut Makal’ın, büyük ilgi uyandıran ve çeşitli Batı dillerine çevrilen “Bizim Köy”ü, bu yazın türünün geniş anlamıyla bir bildirisi gibidir. Aynı eğilimin en ünlü romancısı Fakir Baykurt’tur. Gene Dursun Akçam’ı, bu edebiyat eğiliminin örnekleri arasında saymak gerekir.
Ünlü yazar Aziz Nesin’in, mizahla yüklü hikâyelerini, öyle sanıyorum ki, toplumcu-gerçekçi edebiyatın yakınında, bir yere, eleştirel bir düzeye oturtmak gerekir. Yaşar Kemal’se epik ve folklorik ögelerle doludur.

1984 Cezmi Doğaner (askerlik dönüşü) – Demir Özlü Hollanda.
Bu denemede, şiir alanında 1950 kuşağından daha öteye geçilemedi. Geçildiğinde, kişiliğini kabul ettirmiş şairler arasında Ataol Behramoğlu’nu, şiirinin çağın içindeki insanın toplumsal ve bireysel yönsemelerini kapsaması bakımından mutlaka anmak gerekir.
Çok özgün olan hikâye alanında da günümüze yaklaşıldıkça, renklenme ve çeşitlenme artar. Leyla Erbil ile Tomris Uyar’ın hikâye yazarı olarak kişilikleri, çağdaş Türk Yazınının, bir başına kişilik taşıyan örnekleri arasındadır. Deneme alanında, felsefenin yanında, zaman zaman yazınsal sorunlara da yaklaşmak olanağını bulan Önay Sözer’i de anmak gereklidir.
Üniversite çevrelerinde dilbilimle, buna bağlı bilim dalları çevresinde yazınsal etkinliğe yaklaşma çabaları, son yılların en ilgi çekici etkinlikleri arasındadır. Üniversitenin bu katkısı, daha olgun ve başlangıçtan başlayarak daha çok boyutlu genç yazarların ortaya çıkmasına katkıda bulunabilir. Nihayet, çağdaş yapısalcı dilbilimle, buna bağlı yazın eleştirisine karşı uyanan ilgi, Türk Yazınının kazançları arasındadır.
Kolayca tahmin edilebilir ki, yazın alanında çok yeni örnekleri öne sürebilmek, öznelci bir yaklaşım yükü taşır. Bu bakımdan, en yeni örnekler üzerinde konuşmak güç olduğu gibi, bir dönemde -örneğin bu denemede- belirtilen bazı örnekleri, birkaç yıl sonra ele alındıkta, açıklama yapını başka yargılara sürüklemek olanağını da taşırlar içlerinde.
İşte sadece, Türk Yazınının zengin ama geleneği unutturulan kalıtına kısa bir yaklaşma denemesi. Geleneği, durmadan gözden geçirmek, bugüne bağlamak ve Batı Kültürünün verileriyle, çeşitli görüş açılarından, karşılaştırıp durmak zorunda orduğumuz ortada.
Demir ÖZLÜ
Cezmi Doğaner Arşivinden…

Son Yorumlar