Hastalarımdan birisi olan yetmiş küsur yaşlarındaki Fatma teyze, güngörmüş hâli ve vakur duruşu ile dikkatimi üzerine çekmişti. Diyeceğini deyip susan, fazladan izahata girmeyen bir üslubu vardı. Geliş gidişlerinde yanında bir refakatçi de göremiyordum. Bir gün yine tedavi sonrasında yapması gerekenleri dinleyip teşekkür ettikten sonra odadan çıkarken arkasından seslendim. Bir elindeki buz torbasını yüzüne bastırırken bana doğru döndü. Masanın önünde duran sandalyeye oturmasını rica ettim. Yanında kimsesi olup olmadığını, bu şekilde eve nasıl gideceğini sordum. Tavırlarından yola çıkarak bu konuda çok da konuşmak istemediğini anladım. Zoraki sarf ettiği birkaç cümleden, tedavi için tek başına gelip gittiğini ve şimdi de üç vâsıta ile eve döneceğini öğrendim. Bu hâliyle zorlanacağını düşünerek yardımcı olmak istiyordum fakat kendisini kırmaktan da korkuyordum. Biraz müsait zamanım olduğu için en azından metro durağına kadar arabamla götürmeyi teklif ettim. “Oğlum senin işin gücün vardır şimdi, engel olmak istemem.” dedi. Zaten o ara ben kapıya doğru yönelmiştim.
Arabada giderken yine teşekkürler ve dualarla bana iş çıkardığını söylüyordu. “Fatma teyze senin çoluk çocuk var mı?” diye sordum. Önce sessiz kaldı, başımı ona doğru çevirdiğimde gözyaşlarını silmeye çalıştığını gördüm. Ne diyeceğimi de bilemedim. “Fark etmeden yanlış bir şey mi dedim?” sorusuna cevap ararken ben de sessiz kalıp düşünmeye başladım. Derken kısık ve ağlamaklı bir sesle; “Evimi satıp, parasını paylaşmak için ölmemi bekliyorlar.” dedi. Soru sormadan dinlememin onun daha rahat konuşmasını sağladığını gördüm. Bu hâlimi korumaya devam ettim, o da istediği yerden belki de içinde bekletip artık taşan yerlerinden boşaltmaya başladı. Çocuklarının, miras için birbirlerine düştüklerini, kendisinin de bu duruma çok üzüldüğünü, elinde kalan bir evinin olduğunu ve vefat eden eşinden onlara muhtaç olmayacak kadar bir emekli maaşının kaldığını, şimdi de bunlara gözlerini diktiklerini anlattı. “Hiçbirine muhtaç olmak istemiyorum. Kendi ayaklarımın üzerinde durmaya çalışıyorum. Yoksa, söylesem çocuklarımdan birisi getirip götürür belki ama oğlana desem gelin mi bir şey der, kıza söylesem kocası ile arası mı bozulur bilemiyorum. Ben böyle iyiyim, bakıma muhtaç olmadan ayaktayken ölürsem başka bir şey istemem.” dedi.
Sözlerinin sonunu adeta mühürler gibi bitirdiğinde durağa gelmiştik. O mühürle sert bir vuruş da dinlediğim taraftaki kulağıma yapmıştı sanki. Bahsettiği konuya dair diyecek bir şey bulamıyordum. Gülümsemeye çalışarak, kendine iyi bakmasını, yapabileceğim bir şey olursa yardımcı olmaktan mutluluk duyacağımı söyledim. Ağzında dualarla indi arabadan. Kapıyı kapatırken “Allah çocuklarını sana bağışlasın.” dedi. “Benimkilerden bir hayır görmedim!” der gibiydi.
İşyerine dönerken kafam bu konuya takıldı haliyle. Nasıl bir işti bu? Hayat serüveninde artık ölümün gölgesi üzerine düşmüş bir anneye, kendi evlatları boykot uygulayabiliyordu. Koca binaların arasında, hızlı ve gürültülü akan trafikler içerisinde, onlara minnet etmemek için üç vâsıta ile gelip ve yine aynı yolu dönen bir anneydi Fatma teyze. Bir yönüyle artık çocuklaştığı ve şefkat görme sırasının evlatlarından ona geçtiği bir dönemde acı bir yalnızlık yaşıyordu. “Yaşlanınca yavruları tarafından dört bir yanı kuşatılıp, onlar tarafından yavaş yavaş yenilen, başka canlı türünde bir anne var mıdır?” sorusu aklımı zorluyordu.
Oldum olası şu miras meselelerini dinlemekten haz etmem. İnsanın enerjisini emen karadelik gibi bir şey. Hassas şekilde tedavi edilmesi gereken kötü bir hastalığın iyi yönetilememesi ve kanserli dokunun tüm vücuda yayılmasına benzer bir durum. Bu konudaki kurallar ve izlenecek yollar belirlenmiş olsa da maalesef sınıfta kaldığımız bir alandır burası. Hemen herkes bu hastalıklı dokunun sıçrayıp farklı yerlerde ve farklı zamanlarda sirâyet ettiğini de bilir.
Bu hastalığın kendini gösterdiği bir yeri eski bir komşum anlatmıştı. Arkadaşı, babadan kalma taşlı bir tarlayı adam etmek ister. Kardeşlerinin rızâsını almadan da bu bayıra yaklaşmaz. Çünkü daha sonra aralarının bozulmasından korktuğunu ve öyle olacaksa böyle bir şeye kalkışmanın çok anlamsız olduğunu ifade eder. Kardeşlerini toplar. Meramını anlatır. “İsterseniz beraber yapalım, niyetiniz yoksa da bana müsaade edin. On yıllardır bakımsızlıktan bir dağın yamacına döndü, gelen yok giden yok. Babamın kemikleri sızlamasın.” der. Kardeşleri tam puan verirler adama, biraz da acırlar. Zaten şehirden uzak, kurak ve taşlı bir yamaca gelip de çatmaya kimsenin ne zamanı vardır ne de böyle boş bir işe saçacak parası. Kardeşlerinin tutumunu takdirle karşılayan adam işe girişmek için kolları sıvar. Evvela bayırın taşlarını ayıklar ve çıkıntılarını düzleştirir. Bakımı gören bu kıraç toprak parçası tarlaya benzemeye başlar. Geri çekilip uzaktan bakınca hevesini kamçılar bu manzara. Daha sonra ne ekeceğine karar vermeye çalışır ve nasıl sulayacağını düşünür. Zaman hızlı işler ve aradan da beş-altı yıl gibi bir süre geçer. Buz gibi kuyu suyuyla sulanan kocaman bir kiraz bahçesi olmuştur artık burası. Onca yıldır nadasa yattığından mıdır nedir, toprak da coşar ve ağaçları sanki yukarı itip durur.
Dikkatleri yakından ve uzaktan celbeden bu bahçenin haberi kardeşlerin kulağına da çalınır. Birlik olup bahçenin başına gelirler. O anda ağaçları sulayan kardeş üst-başı çamur şekilde bunları karşılar. Ve mâlum hastalık sıçradığı yerden artık kendini belli eder. “Bu tarla babamdan bize miras, burada bizim de hakkımız var.” derler. Adam neye uğradığını şaşırır. “Etmeyin, eylemeyin! Bu kararı hep beraber aldık. Daha en başından korktuğum şeyin bu olduğunu size söylemedim mi? Yıllarımı verdim ben buraya, çok emeğim var ve çok para döktüm.” der. Kardeşler uzun etmez. “Bizim de hakkımız.” deyip, kestirip atarlar.
Tabii zaman geçse de çözüm bulamazlar. Kardeşlerinin bu tutumu adamın içine dert olur. Bahçeye bakarken gözlerinin donuklaştığı bir anda, kardeşler arasında baş gösteren bu hastalıklı pis dokuyu kesip atmak istercesine, daha önce tarlasının adam etmek için kazmayla girdiği yerinden, bu kez eline aldığı baltayla dalar. Yemyeşil kökleri, içi sızlayaraktan doğrar. Sağa sola devrilen ağaçlar kesilen taze yerlerinden ağlar gibi damla damla su akıtır. Adam o gün sadece ağaçları değil, kardeşlik bağlarını da keser. Kendi susar ama baltanın ağzından konuşur gibi yüreğinden koparıp atar birer birer onları. En başta korktuğu hâdise nihâyetinde başına gelir. Araya giren bu soğukluk sürüp giderken, suyundan ve bakımından mahrum kalan tarlanın kıraç bayıra dönmesi de uzun sürmez. Câzibesini kaybedince de hazıra konacak bir şey kalmadığı için kardeşlerden ses çıkmaz olur.
Son yıllarda, belki de yaşım o çağlara geldiğindendir, çok farklı yerlerde bu mirasçı hikâyelerine hiç istemesem de fazlaca mâruz kalıyorum. Bunlardan birisinde, hızlı tren yolculuğu yaptığım bir seyahatte, arka koltuktaki konuşmalara istemeden kulak misafiri oldum. Bir amca yanında oturan gence; “Nerelisin, yolculuk ne tarafa, okuyor musun?” gibi olta denecek tarzda sorular sorduktan sonra, gelen cevaplardan genci kıskaca alacağını düşünmüş olacak ki başladı konuşmaya. ”Aldı sazı eline” de diyebiliriz. Yanındaki genç, kısa onay cümlelerinden başka bir şey söylemiyordu. Monolog dedikleri cinsten bir yöntemle amca kendinden, memleketinden ve ailesinden bahsettikten sonra mesele döndü dolaştı miras konusuna geldi. “İnanılır gibi değil” dedim içimden. Sabahın köründe hızlı trene dahi yetişen ve hemen yakınımda baş gösteren aynı dert. Tam da önümdeki defterime bu konu ile ilgili notlar almış ve düşünürken, oltaya kimin geldiğini anlamaya çalıştım bir süre. Amca mı, genç mi, yoksa ben mi?
Neyse, amca çevredeki en az on kişinin istemeden dinlediği hikâyesini, serzeniş diliyle anlatmaya başladı. Babadan kalma tarlalarını kardeşlerinden birisinin on iki senedir ekip biçtiğini, diğer kardeşlere hiçbir şey vermediğini ve bunun hiç adil olmadığını, kendisinin öncülük ederek verâset davası açtığını fakat Antalya’da yaşayan bir kız kardeşinin paylaşıma razı olmadığını, bunun da; eğer anlaşamazlarsa gidip mahkemeye imzalı kâğıt vereceğini ve araziyi devletin satıp paylaştırmasını isteyeceğini söylediğini uzun uzun anlattı. Daha önce dinlediğim tüm miras meselelerinde olduğu gibi burada da anlatan kişi; olgun, anlayışlı, arabulucu ve haklıydı! Ben daha kendini haksız gören hiçbir mirasçıya rastlamadım. Bu zamana kadarki anlatıcıların istisnâsız tamamı mağdur edilmişti (!) ve malı da elinden alınmaya çalışılıyordu (!).
Hızlı trende beni bulan şey, memlekete gittiğimde geride kalır mı? Ne mümkün? Orada da benzerlerinin türevleri var. Şöyle ki; hasta olan aile büyüklerinden birini ziyaret etmiştim. Fizikî hastanın yanında bir de bizim mâlum ayrık otu cinsinden olan hastalık hemen görünüverdi. Bunların tarlasının yanında tarla komşusu olan akrabaları varmış. Onların oğlu, getirip evini bunun tarlasının başına dikmiş. Dayanamayıp sordum: Kendi tarlası varken hemen yanındaki sizin tarlaya neden ev yapar ki? diye. Bununki henüz tapulanmamış miras malı olduğu için ev yaparak bu tarlaya çöküyorlarmış tabiri caizse. Bana bunun neresinin hak olduğunu soruyor. Ben de belki o tarlayı dünya gözüyle bir daha göremeyecek olan o kişiye bakarak, iç dünyamda “Sahi ben oraya hangi hasta ya da hastalık için gitmiştim?” sorusuna cevap arıyorum.
Bu kadarı ile kurtulmak ne mümkün. Başka birisini; “Babam evin en üst katını bana diyerekten yaptırmıştı. Ben de biraz destekte bulunmuştum. Evin benim olduğunu bilerekten eşya taşımaya başlayınca diğer kardeşlerim razı olmadılar. Ben de yüzümü dönmüyorum artık o tarafa. Bayramda dahi gitmiyorum.” derken dinliyorum. Bir ötekisi: “Baba evinin bana kaldığını tüm kardeşlerim biliyor. Onlara yerleri zamanında verilmişti. Fakat babamın vefatından sonra kardeşlerim gelip o evde haklarının olduğunu söylüyorlar. Kırk yıl düşünsem bunu yapacakları aklıma gelmezdi. Eski tadımız tuzumuz yok. Buralar bana çok dar geliyor artık, çocukları ve hanımı da getiremiyorum.” diyor.
“Bu kadar örnek yeterli” diye düşünüyorum. Eminim sizin de bunlara benzer veya daha ilginç dinlediğiniz ya da yaşadığınız miras hikâyeleriniz vardır.
Genellikle de bu konular ilgilileri ile konuşulmayıp, çözümü olmayan başka yerlerde zehir zemberek sözlerle kendi doğrusu üzerinden anlatılır. Dedikodu dilinden öteye geçmeyen ifadelerle, hakkını yemiş olan diğer aile bireyleri ya da akrabalar, tıpkı bir akrebin kancalı kuyruğu ile hızlı hızlı birkaç yerden sokup eğri eğri kaçması gibi, zehirlenir ve kaçılır. Tanıdığın ya da tanımadığın bir sürü insanla ilgili olumsuz şeylerin söylendiği bu konuşmalar zihinlerde olumsuz düşünceler ve ağızda kekremsi tatlar bırakır. Yani bu hastalıklı konu, kendini etrafa yayacak olan dedikodu gibi başka bir hastalığın da ateşini körükler.
Onlara vermek istediğim cevap her zaman şu olmuştur: Eğer bu konuda diyecekleriniz varsa, yük olarak taşıyıp da olur olmaz yerde devirmeyin. Geçin muhatabınızın karşısına, gözlerinin içine bakarak söyleyin. Çare orada aranabilir. Hem böylesi herkes için daha iyidir. Çünkü çalkalanmış gazoz şişesi gibi ortalıkta gezinmenin kimseye bir faydası olmaz. Ne açana, ne de içene.
Ben burada haklı ya da haksız ayrımı değil, bir durum tespiti yapmaya çalışıyorum. Dinlemek zorunda kaldığım tüm miras hikâyelerinde de tarafsız bir yerde durmaya çalıştım. Bu tür anlaşmazlıklar, toprak meselelerinin sosyolojik zeminde meydana getirmiş olduğu hastalıklı yumrulardır bence. Sosyal metastazı/yayılımı çok tehlikeli olan, nice aileleri birbirine düşman eden ya da küstüren, nice bahçeleri kurutan ve nice yadigâr baba ocaklarını ayak basılmaz hale getiren onulmaz bir hastalıktan bahsediyorum.
Mesela kırk beş yaşına kadar iyi geçindiğin kardeşlerinle bir ev, arsa ya da tarla yüzünden tüm bağları kopartmak kimin işine yarar? Bundan kim fayda görür? Yayılmayı çok seven bu hastalık hemen çocuklarına da geçip sızacağı başka kanallar bulmaz mi? Dert daha da büyümez mi? Bu işin çözümü için belirlenmiş kurallar var. Bunlara tabii ki başvurulup, mutabakat sağlanabilir. Fakat her miras meselesi de kanun yoluyla çözülemeyebilir. Kanuna uyan fakat ahlaki ve vicdani olmayan durumlar da vardır. Bu kısım hukuki detaylar içeren ayrı bir alandır.
Ama asıl anlaşma; vicdanî zeminde gönül bağları ile yapılandır. Aile yapısını ve akrabalık ilişkilerini korumak için insanın bazen fedakârlık yapması, alttan alması gerekir. Bu kısır konu yüzünden meydana gelen hasmâne tutumlarla; ömrünün son yıllarındaki Fatma teyze evlatsızmış gibi, genç yaşında bir kadın kardeşsizmiş gibi, daha toy iken bir çocuk teyzesiz ve amcasızmış gibi kalmamalı. Bu yaşına kadar senin olmayan bir tarla parçasını elde etmek için belki bundan sonraki kalan yirmi yılını; mutsuz, kinli ve yalnız geçirmek ne kadar kârlı olur ki?
Bazen kol kırılınca, yen içinde kalmalı. Zaman merhemini iyice yedirerek, sabır sargısıyla üzerinden incitmeden sarmalı onu. Zorlayıp, kanatıp kırığı dışarıya çıkarmaya çalışarak, bağlandığı yerden koparmamalı. Mesela hemen şimdi çıkıp kapısını çalabileceği beş kardeşi varken, kurak bir tarlanın dikenli köşesini almak uğruna, o beş kapıya duvar örmemeli. Düşman askerinden cephe kurtarmak gibi bakmamalı hâdiseye. Evet, hakkı olanı almak için gerekli çabayı usulünce göstermeli fakat kendine doğru çektiği ip kopma gerilimine ulaştıysa da gevşetmeyi bilmeli. Sulha açık olmalı. Patronuna, hocasına, arkadaşına gösterdiği toleransın az bir kısmını da burada gösterebilmeli. Kardeş kardeşe, oğul babaya, yeğen amcaya düşman olmamalı.
Bir avuç büyüklüğündeki içi sıvı dolu kese içerisinde dokuz ay kalan ve aynı anne karnından dünyaya gelen iki kardeşe tüm dünyayı verseniz ve aralarına da bir çit çekseniz, sabah erken kalkan kardeş, o çiti bir adım karşı tarafa doğru genişletmeye çalışacaktır. Tarih buna benzer nice örneklere şahittir. Asıl mesele buradaki espriyi anlamaktır. Tamah duygusunun, kontrolden çıktığında, tüm değerler dâhil her şeyi yutan bir canavara dönüşebileceğini bilmektir.
Evet; daracık ve karanlık bir yerden meşakkatlerle ve ağlayarak doğan insan, yine karanlık ve ancak cüssesinin sığabileceği bir yere, bu kez ağlama vasfını dahi kaybetmiş olarak gidecektir. Hem kısa bir süre sonra da belki de kaderin bir cilvesi olarak, kefen bariyerini aşan topraktan bir avuç kadarı, şekli iyice bozulmuş ağzına dolaraktan fazlasıyla sus payı olacaktır.
O zaman, insan şunu sormadan edemiyor: Bu kadar tantana ne için?
Hüseyin AVANDAĞ

Son Yorumlar