Hegemonya Her Yerde, Gramsci Nerede?

Amacım Gramsci’yi tiye almak ya da değersizleştirmek değil. Zaten buna ne müktesebatım ne de birikimim yeter. Düşünceleri uğruna kınanmış, baskı görmüş, sürgün edilmiş, hapsedilmiş, derisi yüzülmüş, yakılmış, darağacında elleri ayakları çapraz kesilerek idam edilmiş kimseleri hafife almak mümkün mü? 

Benim asıl saygı duymadığım, bu insanların düşüncelerinden çok mağduriyetlerinden ve itibarlarından beslenenlerdir. Bir düşünürü anlamak yerine kutsayan, eleştirmek yerine dokunulmazlaştıran, sonra da adı üzerinden prim ve promosyon devşirenler… İşte onlarla biraz eğlenmek istiyorum. Ya da gelin birlikte eğlenelim.

Çünkü Gramsci söz konusu olduğunda bazen Gramsci’den çok Gramsci’yi anlatanlarla karşılaşıyoruz. Bir düşünür düşünün: Hapiste oturup iktidar, kültür, toplum, aydınlar ve siyaset üzerine kafa yoruyor. Sonra aradan yıllar geçiyor; kendisine hayran olanlar bu düşünceleri alıp öyle bir akademik ambalaja sarıp sarmalıyorlar ki insan, bir süre sonra hapiste olanın Gramsci mi, yoksa okurun mu mahkûm edildiğini anlamakta zorluk çekiyor.

Mustafa Everdi’nin “vulgarize felsefe” dediği türden birkaç yazı daha yazmıştım. O yazılarda da ironik bir dille, felsefecilerin ileri sürdüklerinin birer nas gibi düşünülmemesi gerektiğini dile getirmeye çalışmıştım. Bu yazıda da biraz bunu yapmaya çalışacağım.

Bence Gramsci’nin hegemonya meselesi oldukça eğlenceli bir konu. Kavram, toplumsal iktidarın yalnızca zor yoluyla değil, rıza üreterek de kurulduğunu anlamak bakımından son derece önemli. Buraya kadar sorun yok.

Sorun, kavram bazı ellerde öylesine kullanışlı bir maymuncuğa dönüştü ki, dünyadaki bütün kapıları açmak için yeterli sanıldı. Olup biten her şeyi hegemonya ile açıklama kolaylığı…

Birisi farklı mı düşünüyor? Hımm, hegemonik söylem.

Birileri fikrinize katılmıyor mu? Tabii canım, içselleştirilmiş hegemonya.

Bir akademisyen makalenizi mi eleştirdi? Bu kesinlikle egemen epistemolojik paradigmanın yeniden üretimidir.

Garson kahveyi geç mi getirdi? Muhtemelen neoliberal hegemonyanın gündelik hayattaki tezahürüdür.

Teorik donanımınız yeterince gelişmişse, zaten dünyada hegemonik olmayan bir şey bulmak neredeyse imkânsız. İşin eğlenceli yanı, hegemonya kavramını kullanan kişinin kendisi de çoğu zaman içine düştüğü hegemonik tuzaktan habersizdir. Ya da farkındadır ama sorgulamaz.

Başkalarının iktidar ilişkilerini teşhir ve teşhis etmekte olağanüstü başarılıdır. Sıra kendi kürsüsüne, kendi çevresine, kendi akademik cemaatine geldiğinde ise nedense kavramsal gözlüklerin netliği kaybolur. Hatta bazen gözlüklerin rengi değişir.

Ve Gramsci’nin asıl ilginç taraflarından biri tam da burada başlıyor: İnsanların yalnızca başkalarının düşüncelerini değil, kendi düşüncelerinin hangi toplumsal koşullarda oluştuğunu da sorgulaması. Galiba bizim teorik dünyamızda bu iş biraz farklı işliyor.

Önce Gramsci okuyoruz. Sonra Gramsci üzerine yazılmış bir kitap veya birkaç makale. Ardından o kitabı eleştiren başka bir kitap okuyoruz. Sonra üçüncü bir kitap geliyor ve ilk iki kitabın aslında Gramsci’yi yeterince anlatmadığını, hatta onu anlamadığını söylüyor.

Derken bir makale çıkıyor:

“Gramsci’yi Yeniden Düşünmek.”

Bir başka makale:

“Gramsci’yi Yeniden Düşünmenin Ötesinde.”

Sonra:

“Gramsci Sonrası Gramsci.”

Ve nihayet birileri çıkıp:

“Gramsci’nin Gramsci’sini Aşan Gramsci”

diye bir başlık altında, Allah ne verdiyse sallıyor. Gramsci’nin bile muhtemelen şaşıracağı kadar geniş bir yorum faaliyetine girişiyor.

Bu durum sadece kahramanımızı kapsamıyor elbette. Bir figürle ilgili eleştirinin eleştirisinin eleştirisini okuyup durmuyor muyuz?

Tarihsel bir figür olarak Enver Paşa’yı düşünün… Neyse, bu noktada artık ya Gramsci’nin kendisinin ne düşündüğünü merak etmeye başlıyoruz ya da “Onlar anlamadıysa biz hiç anlayamayız” deyip okumaktan vazgeçiyoruz. o da ne, birileri, tüm kafa karışıklığını ortadan kaldıracak iddialı bir metin koyuyor önünüze.

Günümüzün en büyük kolaylığı, bir düşünürün özgün metinlerini okumak yerine onun hakkında yazılmış üç makale, iki konferans bildirisi ve yeterince yoğun bir kavramsal terminolojiyle yetinmek. Bunlar size düşünür hakkında kanaat sahibi olmanız için fazlasıyla yeter. Üstelik böylece düşünürün kendisiyle karşılaşma riskini de ortadan kaldırmış olursunuz. Oysa düşünürler sizi ikna etmeyebilirler ya da yanılabilirler. Hatta bazı konularda, bugünden bakıldığında son derece problemli şeyler söylemiş olabilirler.

Oysa kutsanmış düşünürler daha kullanışlıdır.

Onları istediğiniz gibi konuşturabilirsiniz. Biraz “hegemonya”, biraz “rıza”, biraz “organik aydın”; araya birkaç “sınıfsal konumlanma” ve “tarihsel blok” serpiştirdiniz mi, tamamdır.

Gramsci hazır.

Hem de sizin istediğiniz gibi.

Düşünürleri sevmekte bir sakınca yok. Onlardan etkilenmekte de. Bir düşünürün hayatından, cesaretinden ve entelektüel direncinden etkilenmek son derece insani.

Ama düşünürü sevmekle düşünürü kutsamak arasında, önemsiz gibi görünen ama son derece önemli bir fark var.

Sevdiğiniz düşünürü eleştirebilirsiniz.

Kutsadığınız düşünürü ise asla.

Çünkü kutsallık başladığında düşünce biter ve tam da o boşluğa “Hegemonya” gibi kelimeler doluşur.

Zira kutsanan düşünürü tartışmak yerine onun jargonunu işletmek hem daha kolay hem daha kârlıdır. Ne düşünürle gerçekten hesaplaşma riski taşır ne de mağduriyetinden devşirilen itibarı sarsar.

Ve galiba benim derdim tam olarak burada başlıyor.

Gramsci’yi biraz rahat bıraksak fena olmayacak.

Onu hapishaneden çıkarıp akademik kürsülere taşıdık. Sonra kürsüden alıp sempozyumlara, sempozyumlardan makalelere, makalelerden dipnotlara, dipnotlardan kavramsal şemalara…

Şimdi bir de mümkünse yeniden düşünür hâline getirelim.

Çünkü Gramsci’nin bize ihtiyacı yok.

Bizim ona ihtiyacımız var.

Ben ona dört soru sordum. Cevabı da ondan bekledim; havarilerinden değil.

Hegemonya rızayla kurulur demişti. Peki bugün TikTok, Instagram, YouTube ve Reels bizim rızamızı gerçekten talep ediyor mu? Yoksa rıza dediğimiz şey, farkına bile varmadan alışkanlıklarımızın, tercihlerimizin ve algoritmaların içine mi yerleşiyor?

Organik aydından bahsediyordu Gramscı. Ama her şeyin sanallaştığı, dijitalleştiği ve her soruya cevap veren platformların bulunduğu bir dünyada hangi organik aydından söz edebiliriz?

Sol neden kaybediyor, diye sordum.

Cevabını kendim verdim.

Çünkü senin zamanındaki gibi görünür ve örgütlü bir işçi sınıfı yok; parçalanmış emek biçimleri var. İçerik üreticileri var, platform çalışanları var, yazılımcılar, bulut mimarları, algoritmalar, kripto paralar ve birbirinden kopuk yeni ekonomik dünyalar var.

Faşizmle nasıl baş edeceğiz, diye sordum.

Kültürel mücadeleyle mi?

Peki dijital kültürle ne yapacağız?

Çünkü kültür artık büyük ölçüde orada akıyor. Bu kültürü üreten ve yönlendirenler, kurdukları hegemonyayı niçin terk etsinler ki?

Şey diyesim geliyor:

Kalk ey atam Gramsci, kalk da bak ne oluyor.

Bu teknolojiler bizde ne fikir namusu bıraktı ne irade.

Düşünmek yerine düşünce hakkında yazılanları okuyoruz. Okumak yerine özetini çıkarıyoruz. Özet çıkarmak yerine birilerine sorduruyoruz.

“Düşünce” otlanmak isteyenler ise artık her şeyi önlerinde hazır buluyor.

Anladın? 

Hasan BOYNUKARA

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir