I
Din, deyince herkes kendi durumu, konumu, bilgisi, birikimi neyse ona göre konumlanıp konuşmaya başlıyor. Ben de öyle…
Ben dini bir sene hafızlık, altı sene imam-hatip, 4 sene ilahiyat, 2 sene yüksek lisans ve doktora eğitimi ile öğrendim. Psikoloji, felsefe, sosyoloji, edebiyat kitapları okudum. Matematik, fizik, kimya, biyolojiden lise bilgisinin yanında internetten eriştiğim makale ve yazıları da ekledim. Fizik ve matematiğe ayrı bir sevgim ilgim var. Son teorileri okumaya gayret ederim. Dillerinizin değişik olması Allah’ın ayetidir’i okuduktan sonra dil öğrenmek en büyük zevklerim arasında oldu. Allah’ın varlığını gösteren her şeyi incelemek istedim. Merakımın kaynağı budur.
Ben dinimi başkasından öğrenmiştim. 17 yaşında o güne kadar öğrendiğim her şeyi reddettim. Kendim bulacaktım. Aramaya, sormaya, düşünmeye, o zaman tam anlamıyla başladım.
İlahiyattaki hocalarım, medrese hocam, hafız molla dedem, diğer hafız dedem, bilmediği halde her şeyi bilirmiş gibi yapan babam, bildiğini sonuna kadar yaşayan annem ve bilginin ne olduğunu düşünüp sonuna kadar gitmeye kararlı ben. Silsilem budur.
Bu silsileden öğrendiğim şey şu. Din ve ed-din, altının sahtesi ve gerçeği kadar birbirinden ayrıdır, ayrılmalıdır. Allah insanı akılla yarattığında o onun dini olmuştur. Onunla Allah’ı aramış, bulmuş, bağlanmıştır. (Adem Rabbinden kelimeler aldı ve onunla döndü bkz. Bakara 2-37) Adem’in dini “haddi aşma” idi ve onu da aştı.
Adem’den sonra aklı ortadan kaldırıp, insanın duyargalarıyla oynayan aklı evvel zümreler türedi ve dediler ki “Biz size daha kısa yollar bulacağız. Şu şu sözleri on kere okuyun yüz sevap kazanın, milyar sevap kazanın…Hatta onları şu gecelerde okuyun daha sevap… Hatta onu şu adamın yanında okuyun onun yüzü suyu hürmetine daha çok ve çabuk sevap”
Bu retorikler, salih amelin yerine sevapla yürüyen, iyilik yerine yatırımla büyüyen bir din anlayışı ortaya koydu, dini metalaştırdı, kapitalleştirdi. Din ile parayı mecazlaştırdı. Bu anlayışa göre Allah para-sevap sayan-yazan bir muhasebeci, insan da Allah’a kulluk ile görevli bir köleydi.
II
Köleliği herkes işkence dolu bir hayat gibi bilir fakat çoğu köle özgürlük için hiçbir bedel ödemeyi göze almaz. İyi kötü bir evi, yemeği, yatağı vardır. Satılsa gideceği yer bir efendinin yanıdır. Geçim derdi yoktur. Özgür kalsa nasıl ayakta kalacağını düşünecek, okuma yazması, ilişkileri, tanıdıkları olmadığı için piyasada tutunamayacaktır. Bütün kötülüğüne rağmen kölelik mutluluktur köleler için, mecburi bir mutluluk.
Allah’ın kölesi olmak, köleleri yalnız filmlerde gören bizler için tiksindirici bir ifade. Ben neden Allah’ın kölesi olacakmışım ki. Tasavvufçular buna itiraz etti güya. Allah’a âşık olmayı, Allah ile sevgili olmayı gündeme getirdiler ama bir şartla, şeyhin kölesi olacaksın. Seyr-i süluk, fena fi’ş-şeyh, karınla-kocanla yatarken bile şeyhini düşüneceksin, saçmalıklarını onlar türettiler, sonra da “aman yani biz öyle diyoruz ama siz öyle anlamayın” dediler. Akılsızlığı erdem bilenler için saçmalık anlamlıdır. O yüzden onlar için normal ifadeler. Anlam akıldan doğar.
Ben duymadım ya da bana duyurmadılar. Hiç kimse Allah’a kul olmak deyince bunun kul olunabilecek hiç bir varlığın olmadığı anlamına geldiğini söylemediler. Düşünelim, şurada oturan bir Allah var, diyebilir miyiz. Evi şurası, şurada yemek yer, paraları şurada saklar, hükmünü oradan verir diyebileceğimiz somut bir mekân var mıdır, yok. Yok olan bir varlığa kulluk edin deyince bunun anlamı bir tek şeye çıkar, kul olmayın, hiç kimseye kul olmayın. Özgür olun insan olun. Akıllı erdemli olun. Allah’ın Âdem’i insanlaştıran değerlerine dönün. Sadeleşin. Haddi aşmayın.
III
Aslı ve faslı bilmeyen, görmeyen, Kuran’ı yalnız başkasının mealinden okuyabilen, anlam usul ve belagatinin açtığı derinliklerinden mahrum olan, onun indiği dönemde ve kıssaların anlatıldıkları dönemlerde insanların neden mustarip olduklarını ve nasıl kötüleştiklerini, iyileştiklerini tahlil edemeyen insanlar, ancak dizlerine kadar girebildikleri bu mana okyanusunda “A buralar çok sığmış ben de bir şey sanmıştım” diyerek küçümsemeye kalkışmaları yalnızca komik geliyor akıl çalıştıranlara.
Kuran sığ değil, din de sığ değil. Bazıları kitlenin din algısına, yaşayışına bakıp “din budur” demeyi ilim sahibi olmak zannediyor.
Temel’in Dursun’a “Güneşe gidelim ama ikindi serininde öğle sıcak olur” deyişindeki yüzeyselliğin aynısı belki daha fazlası bu ifadelerde. Sosyal yansıma hakikatin bir boyutu, görünümüdür sadece. Onun kaynağı Kuran önümüzdeyken ve indiği dönemde iddialarının tümünü yerine getirmiş, o toplumu adam ettiğini bütün tarih kaynakları teslim etmişken, biz ne hakla sonrasında onun üzerinden iktidar devşiren, güç toplayan, para kazanan insanların fikirlerini, görüşlerini hakikatin kendisi zannedip onun üzerinden fikir kanaat getirmeyi aydınlık belliyoruz anlamıyorum.
Anladığım ve gördüğüm ise şu. Allah açıkça seçikçe “eşşeğin bile anlayabileceği bir sadelikle” akledin dediği halde, birileri canım orada akıl bizim aklımız değil Allah’a inandıran akıl, sorgulayan akıl filan değil saçmalığını savunabiliyor.
Ben anlatayım….
IV
Mekke dönemi hakkında bilgisi olmayanlar hemen şimdi https://www.youtube.com buradan izleyebilirler. Ben herkes biliyor farz edip anlatıyorum.
Mekke bir kabileler oligarşisi ile yönetiliyordu. Her kabilenin en liyakatli, şerefli, cömert, zalim, kurnaz kişisi Mekke’nin darun’nedve denen yönetim komisyonunda görev alıyor, o göreve göre hacdaki konumu belirleniyordu. Evet, Mekke bir hac devletiydi. Çünkü orada gelir getiren tek şey hac’dı.
Hacc deyince bugünkünü anlamayın, gerçi bugünkü ona çok benzedi ama hâlâ aynısı değil. Kabe’de her kabile için ayrı bir put var. Kabilenin en şanslısı, muhtemelen reisi, o sene hacca gidip mahsulünün kazancından bir payı putunun önüne koyuyor ki o put, Allah’a onun için şefaatçi olsun, onun dileklerini dualarını iletsin. Kutsal dua faslı bitince sıra yemeye içmeye, yükselen libidonun diğer arzularını teskin etmeye geliyor. Buraya da sermaye kadın-kız lazım bu nereden bulunuyor, hacca gelen zekatların satımından elde edilen paraların borç verilip, her sene vadeyle ikiye katlanan borçların yerine el konulan Mekke’nin kızlarından. Bu yüzden borçlu kesim kızlarının daha yeni regl olduğu dokuz on yaşlarında hacıların altına sermayel olmasındansa ölsün daha iyi deyip kızlarını diri diri gömüyorlar.
Buraya kadar net ise şimdi esas meselemize gelelim. Böyle bir ortamda akledin emrinin “Allah’a güvenin, o sizi gönderdiği peygamber ile bu ümitsiz çarkın içinden kurtaracak” manasına gelmesinden daha doğal ne olabilir? Bu garibanları felsefe yaparak mı zulme karşı gelecekti?
Bizim aklımız var diye biz hep felsefe mi yapıyoruz, düşünüyor muyuz? Bu kadar sığ düşünme olabilir mi? Ağrı dağı deyince sadece buzulla kaplı -o da artık ne kadar kaldı bilemiyorum- zirvesini mi kastederiz, ona kalırsa bütün dağların yüksekliği en az üç dört bin metre kısalır. Akıl da öyle. Aklın zirvesi de eteği de akıldır. Zirvesine erişen eteğini ondan saymazsa, kendisi oraya düştüğünde kendine yazık eder.
V
Aklı yalnız zirvesiyle tanımlayamıyorsak dini de yalnız tefekkür, hayret ve huşu ile tanımlayamayız. Dinin de etekleri vardır ve kitlenin çoğu zirveye erişecek gücü kendilerinde göremediği için dinin dibinde yaşarlar. Namaz kılarlar belki, oruç tutarlar ara sıra, iyilik yaparlar, haram yemezler böylece cennete gideceklerini umarlar. Peygamberimiz de kendine bu tür taleplerle gelen bedevilere hiçbir zaman “Hop, hemşerim din senin ahırın mı kendi istediğin listeye göre hizmet alacağını zannediyorsun” dememiştir. Tam aksine “Allah’ın elçisi bu dediklerini yaparım vallahi bir fazlasını yapmam” diyenlere tebessüm etmiş “aranızda cennetlik görmek isteyen şu giden adama baksın” diyerek arkadaşlarına örnek göstermiştir.
Biz doğaya çıktığımızda ovalar, dağlar, denizler hepsi bize huzur verir. Bazı insanlar denize ayaklarını uzatmayı, bazısı denizin derinlerine dalmayı, bazısı dağların zirvelerine çıkmayı tercih eder. Hepsinin gayesi aynıdır. Mutlu olmak. Din insana mutluluk verir ifadesinden kasıt tam da budur. Din doğadır, doğaldır. Namazla mutlu olan namaz kılar, oruçla tatmin olan oruç tutar, ama dine giren insan kötü olmaz. İyilik seçimlidir kötülük kesin yasak. Yasaklardan, yani ötekine zarar vermekten uzak durmak yeter mutlu olmak için. Dünyada ötekine zarar vermeyen insan mutluluğa erişir, ahirette o mutluluk daha farklı boyutlarda önüne serilir. Dil için mecaz olan her şey öte dünyada gerçekliğiyle karşısına çıkar.
Cennette insan mutluluktan uçar, kanatsız, gayretsiz. Din reel ve irreel alanın tümüne seslenerek insanı kucaklar. Bu kucaklanmanın hazzını ayrılamayanlar olduğu gibi, beni kucaklayan şey ne acaba diyerek merakla o enerjinin, saflığın, yüceliğin peşine düşenler de çıkacaktır. Din de hepsine yer vardır. Din hepsidir.
Ahmet BAYRAKTAR

Çok açıklayıcı öz, özet değerlendire olmuş, tşk ederim
Tşk